Mehmet Metin Hülagü, Derhal İstifa Etmelidir!

Yoksa Mehmet Metin Hülagu da mı F tipi yapılanmanın adamı diye düşünmeye başladım! Malum kendileri her yeri ele geçirmeyi büyük görev addederler ve sızdıkları kurumları tahrif etmekle yükümlüdürler! Türk Tarih Kurumu Başkanı, Türk’ün kültürel ve manevi simgesi olan Çift başlı Kartal’ı Almanya ve Abd kullanıyor diye eleştirmiş ve dahi bu simge Türk’ün değildir demiş! Bak sen şu işe!! Şaşkınlığın veya densizliğin bu kadarı da fazla! Bu kurum bizzat Atatürk tarafından şekillendirildi ve O, en ince ayrıntısına kadar her şeyi araştırmış buna göre en uygun olan sembolü de Türk Tarih Kurumuna seçmişti! Çift başlı Kartal herkesten çok Türklerin hakkı ve her şeyden çok Türk’ün kullanım alanına uygun bir amaçla ortaya çıkmış ve tarih sahnesinde yer almış ve daha sonraları da bu yayılmış! Ne yani bugün ABD veya başkaları onu kullanıyor diye bu Türk’e ait değildir diye iteleyecek miyiz? Bu mudur milli şuur?! Daha pek çok sembol var bugün diğer milletlerle ve dinlerle özdeşleşmiş. Sen sahip çıkmazsan tabii ki başkaları kullanır, böyle! Artık evrensel bir hale gelmiş semboller üzerinden bile mi ayrışıyoruz. O simgeler ki birer köprü olması gerekirken, kaldırıp bir köşeye atmak kadar ahmaklık olamaz. Kaldı ki bunu bir Tarihçiye bizlerin hatırlatması da çok abes! Ben bunda art niyet ararım! Türk’ün tarihini ve değerlerini yok edemeyeceksiniz bunu böyle bilin! Çift başlı Kartal logosunu değiştirmeyi düşünmenizi esefle kınıyoruz!

Bu ırkçılık değildir ahmaklık yapmayın! Bu bir ilimdir! Bir Kürt, bir Ermeni, Bir Rum nasıl kendi geçmişine bağlı ise, içinde bulunduğu ve mensup olduğu milletin değerlerini koruyorsa bugün her duyarlı insan da Mehmet bey’e karşı çıkmalı ve yeterli argümanları öne sürerek Çift başlı Kartal’ı korumalıdır! Kaldı ki kendileri de biliyorlar, sadece Osmanlı ve Selçuklu değil, Orta Asya’dan itibaren, Sibiryadan ve bugün Anadolu’da Türklükleri kanıtlanmış pek çok uygarlığında simgesi idi! Hadi bunları çürütün de görelim! Karşı argümanları da yok! Bu kişiler bunları bilmez olamazlar da, farkında olarak konuyu saptırma ve Türk Tarihini daraltma operasyonu içinde bulunuyorlar. Merak ediyorum peki Türk Tarih Tezini nasıl savunuyor bunlar o zaman.?? Hele ki bugün pek çok yerli-yabancı kişi bunu anlatıyorken. Sadece çok yazık diyorum. Güneş, balçıkla sıvanmaz. Bir yerden kırpsanız, başka bir yerden hakikat kendini aşikar edecektir! ve bunlar önemsiz veya küçük şeyler değil! Bilakis özellikle ayrıntılar mühimdir! Bunları okuyarak bütüne varılır!

kartalınarmaganıBu Şamanın ve Kartalın bakışları hep üzerinde olsun Mehmet Hülagü, ola ki doğruyu bulursunuz!.. 

 

15-) Sembollerin Gizemi- Geyik -

gokgeyikpura Yandaki resimde şunlar yazılı: GÖK GEYİK PURA- Türklere Ergenekon’a girişte, Hunlara Batı’ya göçlerinde dişi bir geyik yol gösterir. Orta Asya sanatında, yarı insan- yarı geyik halinde gösterilmiş tasvirler vardır. Miterde dokuz boynuzlu ya da budaklı Sigun Geyikler görülür. Boynuzları iki kürekli olan Sigun Geyiğini, Altay Türkleri kutsarlar. Her şamanın bir ruhu vardır. Bunlardan biri de “bura” , “bur” , “pur” gibi çeşitli szöcüklerle ifade edilen ve kutlu kabul edilen PURADIR. Geyik anlamında da kullanılır. Geyik boynuzları Şamanların önemli sembollerindendir. Türk mit ve efsanelerinin bir çoğunda, geyiğin peşinden giden ve kutlu bakır, altın veya demir dağdaki mağaradan içeri giren yiğitler orada güzel bir kadınla karşılaşır. Çoğunlukla mit ve masallarda kahraman; dişi bir geyik tarafından maden dağa (demir-bakır-altın dağ) çekilir ve evleneceği güzel kadını burada bulur.!

deer

*****Bu konuyla ilgili wikipedia bilgisini de eklemek istiyrm. Gerçi zaman zaman pek güvenir br kaynak olmuyor fakat bazen de yol gösterici olabiliyor. Orada Şöyle yazıyor ki bu doğru: PURAHAN:  Pura Han, Türk ve Altay mitolojisinde At Tanrısı. Bura Han olarak da bilinir. Şamanların göğe çıkmak için kullandıkları atlara Pura (Bura) adı verilir. Sonraları İslamdaki Burak adlı binek ile özdeşleşmiştir. Bu hayvanlar kurt başlı olarak betimlenirler. Bu atları kendilerine Pura Han getirir. Pura Han ve Puralar şamanı kötü ruhlardan korurlar. Ülgen Han’ın oğludur. Şamanların gökyüzüne çıkmak için kullandıkları, kurt başlı atların adı. Bu atlar şamanları kötü ruhlardan korurdu. (Bur/Pur) kökünden türemiştir. Bu kök, at, geyik, deve gibi anlamlar içerir. Bura / burçın (geyik), burcu (parfüm) sözleriyle kökteştir. Buğra sözcüğüyle aynı kökten gelir. Buğra, erkek deve demektir. Porhan (şaman) sözcüğü ile de bağlantılıdır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİK KÜLTÜNÜN DE İLK TÜRKLER DE KULLANILDIĞINI VE DİĞER BÖLGELERE YAYILDIĞINI GÖRMÜŞ BULUNUYORUZ!

ulugeyik

Her beşikte bir mezarın tohumu vardır. (Platon)

Otçul bir hayvan olan geyiğin en belirgin özellikleri sürekli boynuz değiştirmesi, sıçrayıp atlaması, hızlılığı ve çevikliğidir. Bazı türleri her yıl boynuz değiştirir. Geyik sembolizmde ebediliğin, ölümsüzlüğün, ilk saflık halinin, ruhsal rehberliğin, yenilenmenin, yol göstericiliğin ve dönüşümün sembolüdür.

Asya tradisyonlarında ilâhî seçilme işareti olarak ve ağaç dallarını andıran boynuzlarıyla yaşam ağacının hayvani temsili olarak da görülür. Bazı geyik türlerinin boynuzları Alacahöyük güneş kursunda görüldüğü gibi, çift yay ve hilali andırdığından, geyik kimi tradisyonlarda bu sembollerle de ilişkilendirilir. Bazı Türk-Moğol tradisyonlarında dişi geyik Yer ve Gök birleşmesinde dişil olan Yer’i simgeler.

Geyik sembolünün kullanımına tradisyonlardan şu örnekler verilebilir:

- İrlandalı Tuan Mac Cairill öyküsünde, onun, reenkarnasyonu temsil etmek üzere dönüştüğü hayvanlardan biri olan geyik.

- Altay Türkleri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

- Maya tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

- Pueblo Kızılderilileri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

- Buryat şamanı başlığındaki üçlü geyik boynuzları.

- Budist tradisyonda bodhisattva halini temsil eden altın geyik

Anadolu uygarlıklarındaki geyik tasvirleri. Geyik figürlerine Hitit, Hurri, Alacahöyük eserlerinde de görüldüğü gibi, Anadolu’nun çeşitli uygarlıklarına ait eserlerde bolca rastlanır.

Grek tradisyonunda, yay-ok ve 50 köpekle ilişkilendirilen, Akteon’un mağarada geyiğe dönüşmesi. (Artemis tarafından geyiğe dönüşen Akteon inisiye adayını simgeler)

Kullanıldığı tradisyona göre farklı anlamlara gelen sembolün tradisyonlardaki başlıca anlamları şöyle açıklanabilir:

1 - Reenkarnasyonu simgeler. Sembolün bu anlamda kullanılmasının ana nedeni geyiğin sık sık boynuz değiştirmesidir.

2 -  Spirituel aydınlanmayı simgeler.

( NeoSpiritüalist Yaklaşımla, Ezoterik Bilgilerin Işığında Semboller – Alparslan Salt )

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

 Hitit kabartması (Boğazköy) Resim de bir Hitit kaya kabartması görülüyor. Kabartma başlığında boynuz bulunan ve elinde bir atmaca tutan yönetici/tanrı bir geyik üzerinde duruyor. Yani, boynuzlu bir hayvanın üzerinde durarak kendi gücünü ve boyunu da arttırmış oluyor. Eldivenli elinde kuş tutması da ayrı ve önemli bir simgedir. Çünkü uçan kuş daima güneşin simgesi olmuştur. Kuş ile avcılığın bir Asya geleneği olduğu ve özellikle Türk boyları tarafından uygulandığı biliniyor.

………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİKLİ BABA VE TEKKESİ: Türbesi Bursa İnegöl yolu üzerinde Baba sultan köyündedir. Horasan erenlerindendir. Gaziyan-ı Rum veya Abdalan-ı Rum dervişlerinden sayılır. İlkin Baba İlyas ve Ebul Vefa müridi olmuşsada daha sonra Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır. Asıl adı Mehmed veya Ulvi Baba’dır. Azerbaycan’ın Hoy şehrindendir. Bursa fethinde Orhan Gazi ile beraber bulunduktan sonra, Bursa İnegöl yolu üzerindeki, bugünkü adıyla, Baba Sultan Köyü’ne yerleşmiştir. Fetih esnasında Geyik üzerine binip savaştığı için kendisine “Geyikli” lakabı verilmiştir. Orhan Gazi, sağlığında onun adına bir tekke yaptırmış, Baba’nın vefatından sonra da buraya bir de türbe bina ettirmiştir.

……………………………………………………………………………………………………………………………………

ABDAL MUSA SULTAN VE KAYGUSUZ ABDAL:

Kaygusuz Abdal
Alâiye(Alanya)’de doğdu. Alâiye Beyi Hüsameddin Mahmud’un oğludur. Kaygusuz Abdal‘ın asıl adı Alaaddin Gaybi’dir.İyi bir öğ­renim görmüş, genç yaşta Abdal Musa’ya derviş olarak Kaygusuz adını almıştır.

Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz’a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş ve Kaygusuz da Pemençede elleri ve ayakları mühürlü olarak olarak tasvir edilir.

Gaybi’nin hakikatin peşinde olduğu ve bunu da Mürşidinde bulduğunu anlatan Bektaşi Menkıbesine göre ;

“Teke (Antalya) ilinin Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğlu Gaybi Bey, 18 yaşındayken arkadaşları ile ava çıkar. Avlanırken tepe üzerinde bir ahu(ceylan) görür beyzade. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Bey onu görünce hemen bir ok çıkarıp, ahuya fırlatır. Kirişten çıkan ok ahunun sol koltuğunun altına saplanır fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi bey de ardına düşer. Ahudan durmadan kan akar, Gaybi Bey de onun kaçışına bakar.

Ciddi bir şekilde onun izini sürer. Dağlar, vadiler geçip bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi de arkasından dergâha girerek, dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergâh, velayet erenlerinden

“Benim bir isteğim vardır Kerim’den
Yezit bilmez erenlerin sırrından
KAYGUSUZ’um cüda düştüm pirimden
Erler gelir şahım Abdal Musa’ya “

Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa Sultan, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürit ve muhip olup kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı ile hizmet ederlermiş. İşte geyiğin ve Gayi Bey’in girdikleri dergâh bu idi.

Dervişler Gaybi Bey’i görüp, karşıladılar ve atının dizginini

 tutup: ‘Buyrun, ziyarete geldiniz ise aşağı inin’ dediler. Gaybi Bey: ‘buraya oklanmış bir ahu geldi, o benim avımdır, onu bana verin’ dedi. Dervişler de: ‘Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedik’ dediler. Bunun üzerine Gaybi Bey: ‘Hiç

Abdal Musa ve

Kaygusuz Abdal

 dervişler yalan söyler mi, ne için inkâr ediyorsunuz? Ben ahuyu kendi gözümle gördüm, buraya gelip içeri girdi’ dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: ‘haberimiz yok, bilmiyoruz’ dediler. Gaybi Bey bu

 durum karşısında bir hayli öyle kaldı. Bey böyle düşüncelere dalmışken, dervişler: ‘sultanım, Alanya beyi oğlu gelmiş, bizden av talep ederler’ dediler. Sultan da onu bana gönderin dedi. Sultanın yanına varan Gaybi Bey halini anlattı ve neden orda bulunduğunu açıkladı. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o ahu neden senin avın oldu?’ diye sordu. Bey cevapladı: ‘sultanım, ben onu ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koştum. Çok menzil aldı, yoruldu, güç ile buraya geldi.’ cevabını verdi. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o oku görünce bilir misin, tanır mısın’ diye sordu. Bilirim cevabını alan Abdal Musa Sultan, kendi kolunu kaldırıp, koltuğunun altında saplı oku gösterdi. Okunu tanıyan Gaybi Bey kendinden geçti.”

XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni’nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan Kaygusuz, Anadolu ve Rumeli’nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Diger Bektaşi Şairleri gibi özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

“…Gönülde gizli mânâ yazılıdır, dile gelmez. Bu mânâ ancak gönülü yol bulana feth olur.
Gönül bahrinde yol bulan, ne inci isterse dalıp çıkarır.

Gönlü bırakıp sûrete bakanlar gaflet ipini boyunlarına takmış olurlar… “

XIV’üncü asrın sonlarında Mısır’a gi­derek bir tekke açmış, Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Ana­dolu’ya dönmüştür. Rumeli’nin Yanya, Filibe ve Manastır şehirlerinde de bulunmuş tahminen 1444 yılında Hakka yürümüştür.

Kaygusuz Abdal’in düsüncelerini, adina düzenlenen “divan”ında toplanan siirlerinin incelenmesinden çikarmak, anlamak kolaydır.

O, “abdallar” toplulugundandır, bir şiirinde söyledigi gibi saçını, sakalını, bıyıgını, kaşlarını kestirerek (car-darb) dolaşırmış.

Bu işlem abdallık yoluna girmenin özelliklerinden biridir.

Hem aruz ölçüsü hem de hece ölçüsü ile şiirler yazmıştır. Mensur eserleri, mesnevileri ve ilâhileri vardır.

Bu adem dedikleri
El ayakla baş değil
Adem manaya derler
Suret ile kaş değil

Nesri sâde Türkçe iledir.

Manzum eserleri:

1. Divan,

2. Gülistan,

3. Mesnevi-i Baba Kaygusuz (3. Cilt),

4. Gevher-nâme,

5. Minber-nâme.

Men­sur eserleri:

1. Budala-nâme,

2. Kitab-ı Mfglate,

3. Vücûd nâme.

Nazım-nesir karışık olan eserleri:

1. Saray-nâme, Dilgüşâ. 

ABDAL MUSA: 

Bütün Anadolu’da adı bilinen büyük mutasavvıf ve tekke şairi Kaygısız Abdal’ı da yetiştirmiş olan Abdal Musa aslında gerçek bir Bektaşi erenlerindendir.

Bir çok yerde makamı var ise asıl dergahı Elmalı’nın az güneyindeki Tekke Köyü’nde bulunmaktadır.

Babasının adı Seyyit Hasan Gazi, anasının adı Ana Sultan, kız kardeşi ise Hüsniye Bacı olarak kayıtlara geçmiştir.

Hazreti Peygamber soyundan olduğu, Hacı Bektaş-i  Veli’nin de amcasının oğlu olduğu bilinir.

Başka bir kaynağa göre de, aslen Horasanlı’dır. Fakat İran Azerbeycan’ındaki Hoy şehrine göç ederek, orada yerleşip yaşamış olduklarından oralı zannedilmiştir. Kendisi bir nefesinde (Neslimizi sorarsanız Hoy’danız) demektedir.

Abdal Musa, Hünkar Hacı Bektaş-i Veli ile birlikte Ruma yani Anadolu’ya yerleşmiş Yesevi fukarasındandır.

Bu zatın bir süre  Pir Evi’nde kaldığı, Orhan Gazi zamanında Bursa fethine katıldığı, yeniçerilerin Hacı Bektaş-ı Veli’yi Pir tanımalarında etkisi bulunduğu ve Abdal Musa adına Bursa’da bir makamı olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan büyük tarihçilerden Aşık Paşazade ve Hammer’in Abdal Musa, Abdal Murat ve Geyikli Baba’yı, Sultan Orhan zamanının tanınmış şahsiyetler arasında sayarlar.

XIV. asırda yaşadığı eldeki kayıtlardan tespit edilmiş bulunmaktadır. Bektaşi ve Alevilerin Abdal Musa’ya özel bir saygıları vardır.

Nerede olursa olsunlar, kışın Cuma geceleri ayin yaparlar ve ilkbaharda Abdal Musa Kurbanı tığlarlar.

Bektaşilikte bilinen ve ünlü olan dört halifelik makamlarından biri de Abdal Musa Sultan Dergahı’dır. Meydan odalarındaki on iki posttan on birincisi yani (Ayakçı Postu) Abdal Musa makamıdır.

Hacı Bektaş-ı Veli ile birlikte Abdal Musa’nın Anadolu’da ki en yakın yoldaşları Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak baba, Karadonlu Can Baba, Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli), Sarı Saltuk, Kolu Açık Hacım Sultan, karaca Ahmed Sultan, Tabduk Emre ve Ahi Evran gibi çok tanınmış erenlerdir.

ABDAL MUSA SULTAN TÜRBESİ: Abdal Musa Sultan Türbesi’ne sonradan ilave edilen bir revaktan geçilir. Türbe kapısında girince sağ köşede parmaklık içinde yeşil poşidelerle örtülü olan makam  Abdal Musa Sultan makamıdır.

Ayak ucu tarafında iki mezardan ortaya yakın olan babası Hasan Gazi, duvar tarafındaki ise Kanber’i olduğu söylenir, Keza sağ taraftaki diğer iki mezardan kapıya yakın olanın annesine, duvar tarafına yakın olanın ise kız kardeşin ait olduğu söylenmektedir. Bunların hiç birisi hakkında bir tarih kaydına rastlanmamıştır. Soldaki uzunca tabutun ise Kaygusuz Abdal’a ait olduğu bilinmektedir.

Abdal Musa türbesinin güneyinde tepe üstünde bit türbe daha vardır. Bu türbede (Gözcü Budala Sultan)’ a aittir. İçinde bir adet lahit bulunmaktadır. Çatısında güzel bir alem vardır. Bu türbenin hemen yanında yani güney tarafında genişçe bir alanda kırklar makamı mevcut olup, ortasında da sema meydanı vardır.

Eski bir yazma eserde (Pend-i Abdal Musa Sultan) başlıklı bir bölümde şöyle denilmektedir.

‘İmdi ol Sultanın sırrını sakla. Az söyle. Sadık ol. Mü’min ol. Kavgalı yerden kaç. Bilmediğin kişiye yar olma. Düşmanlığı sebkat etmiş ise (önceleri düşmanlık yapmış kişi ile) dost olma. Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme. Kendinden ulu kimse ile mücadele etme. Doğru ol. Musibete sabret. Sözü düşün sonra söyle. Her sırrı oğlana ve avrete söyleme. İbadete, malına güvenme. Halim selim ol. Münkire gönül verme. Evliyaullahın  kelamını münkire deme. Kimseye    hoşhuy deme. Dünya için gönlünü mahzun etme. Bir kimseye bir şey için dervişlik satma. Mevki sahibi kimselere yüzsuyu  dökme. Yalan söyleme. Şahid olma. Maslahat içün vezir ve ricalin kapısına varma. Bana eyi desinler diye sofuluk satma. Düşmanına yüz verme. Her bulunduğun hale şükreyle. Elden gelirse yalnız nimet yeme. Tarikat pirdaşından ve mürşidden gönlünü ayırma. Hak divanından ayrılma. Ahde vefa et. Vaktini ziya etme. Server-i kainat Efendimizi ve Ali Eshabı ve dahi İmameyn Efendilerimizi daima salavat ile yad et ki, Seyyid-i Kainat  Efendimizin şefaatına mazhar olasın. Ehlullah ile muhabbette iken ‘Eyvallah kerem ettiniz’’ eyip niyaz etmeli, Muhammed ve Ali’ye düşmanlık arzusunda bulunan kefere ile sohbet etme, Zira dostlukları zahirdedir. Onlara iyi demek olmaz. Ve  kendine ziynet verme, gönlüne ziynet ver. Kallaş pirsiz adamlar ile yoldaş olma. Zira yol erken bozulur. Yavuz ol. Zira yirmi dört saat içinde bin devre girersin. Ol devirlerin her hangisinde bulunur isen ol sıfatta bürünür haşrolursun. Baki, gerçekler demine hu, Dost Allah, eyvallah’’

ABDAL MUSA DERGAHINA KÖYDEN GELEN YOLDAN GİRİŞ KAPISINDAKİ SAĞ VE SOLDA YAZILI MERMER ÜZERİNDEKİ KİTABELER

Bu cilvegah-ı akdes-i Abdal Musa’ ya felek

Urmuş idi bir nice yıl kilid-i insidad

Teşmir-i sak-ı himmet ve gayret edince aşıkan

İlyasına emreyledi Sultan-ı Adl-ü Dad

Layık değildi vakıa seddi bu ali dergahın

Mümkin mü lakin etmemek hükm-ü kazaya inkıyad

Tekrar küşad-ı fethini müyesser kıldı hakk

Şad oldu dervişan, rakseyledi ehl-i reşad

Bu hankaah-ı nüh kubab oldukça daim ya ilah

Eyyam-ı ömrü eylesin Sultan-ı Dinin imtidad

Gelde erenlerden biri tarihin agah söyledi

Abdal Musa dergahın sah-ı ümem kıldı küşad

Hicri sene 1291

Edeple kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu

Füyuz-ı Hakk’a menba asitanı aşıkandır bu

Mubarek türbenin haki çekülür sürme-ves çeşm-e

Cenab Hazreti Abdal Musa’ya çün mekandır bu

Perişan kalb-i aşık gibi bir virane dönmüştü.

Çıkup Yusuf  Baba imarına lütfu girandır bu

Babanın himmtiyle Ravza-i Cennet gibi oldu

Sezadır ziynete bir aşiyanı arifandır bu

Gelib iki gözümden yaş dedim tarihini behçet

Makarr-ı arif-i billah metaf-ı kudsiyandır bu.

Hicri sene 1328

KAYGUSUZ ABDAL (devam)-

XIV. yüzyılda yaşayan Teke ili Alaiye sancağı beyinin oğlu olan Kaygusuz Abdal (Alaaddin Gaybi), tamamı ile bir tasavvuf şairi, bir tekke şairidir. O tasavvufi vecd ve heyecan bakımından en az Yunus Emre kadar başarılı şiirler vermiştir.

Yunus’un arkasından gelen, adeta onun takipçisi olan Kaygusuz Abdal, sanatında da geri kalmadığı gibi eser ve şiirlerinin miktarı itibariyle de Yunus’ unkilerden fazla olduğu bilinmektedir.

Onikibin beyti geçen muhtelif şiirleri ve on dört (manzum ve mensur) eserleri, ondan bizlere kalan en büyük mirastır.

Kaygusuz Abdal, çok iyi tahsil örmüş, zamanın maddi manevi ilimlerini öğrenmiş, Alaiye Sancağı beyinin oğlu ve asıl adı Gaybi’dir. Bir av sırasında kendisine geyik suretinde görünen Abdal Musa’nın peşine takılmış ve sonunda onu okla yaralamıştır.

Yaralı olarak dergahtan içeri giren geyiği takip eden Gaybi,  bu dergahın velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a ait olduğunu öğrenir ve yaralı avını ısrarla ister. Dervişlerden böyle bir avın buraya gelmediğini duyunca, dergahı aramak için direnir. Bu olayı izleyen Abdal Musa, Gaybi’ yi yanına çağırır ve şöyle söyler. O oku görünce bilir misin? Gaybi bey de bilirim sultanım, dedi. Abdal Musa ‘bak imi gör okunu’’ dedi. Ve kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Bey, gördü ki attığı ok o. Beyzade bu durumu görünce pişman oldu, utandı, özür diledi, niyaz edip hizmetinde kalmak istedi.

Abdal Musa, dergahın erkan ve adetlerine göre onu kendisine derviş yaptı. Abdal Musa Sultan’a yıllarca büyük sadakatla dervişlik yapan ve bir makamı da Mısır’da olduğu bilinen bu büyük şairi tanımayan pek yok gibidir.

Şairin, piri Abdal Musa’ya bağlılığını içeren şu nefesi çok bilinmektedir.

Beylerimiz çıktı avlan üstüne

O (n) lar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalları postun egnine

Bağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalalrı gelür dost diyu

Giydikleri nemed ile post diyu

Hastalar gelür derman isteyü

Sağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Talib oldur birün nefsün haklar

Pir oldular talibi hatadan saklar

Çalınır kudümler altun sancaklar

Tuğlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

El oğlunun ikrarıdır yuları

Muhannidi çeksen gelmez ileri

Ak pınarın Yeşil Gölün suları

Çağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Hindde bezirganlar gelür yayılur

Lokması çekilür aclar toyulur

Hakk’ a aşık olan canlar soyulur

Begler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Ali zülfikarın aldı destine

Batın saldı kafirlerin üstüne

Tümen tümen olur Gencel’i sütüne

Dağler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Aşura aylarında kanlar dökerler

Çarağlar uyarıb gülbang çekerler

Anlar bir olmuş birliğe biterler

Birler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Bir niyazım vardır gani keremden

Münkir bilmez evliyanın sırrından

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden

Onlar gelür Sultan Abdal Musa’ ya

ABDAL MUSA SULTAN’A AİT DİĞER ZİYARETLER VE KUTSAL EŞYALAR

1-    Solak  Değirmen

2-    Uçar Su

3-    Dur Dağ

4-    Çatal tepe

5-    Zemzem Kuyusu

KUTSAL EMANETLER: Hacı Bektaş-ı Veli Hakk’a yürümeden önce dervişlerine beni ararsanız Abdal Musa’da bulun, dört emaneti de ona teslime din dediği rivayet edilir.

alevilikkkkkkk  NOT:

(Hitit. Bizans, Selçuklu-Osmanlı. Agidius, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa. Ok geyik mızrak. Dergah takip intikap, taliplik, müridlik. 4 Farklı devir, 4 aynı kabul.)

Hacı Bektaş-ı Veli dergahından alınan emanetler şunlardır:

1-    KARA SANCAK: (Hazreti peygamberin sancağı olup 1970 yıllarına kadar mevcut iken şimdi bilinmiyor)

2-    MERMER ÇIRAK: (Hazreti Peygamberin,  kızı Fatıma Anaya çeyiz olarak verdiği çerağ halen türbededir.)

3-     BİAT DEĞNEYİ: (Hazreti İmam Hüseyin’ e ait olup özel bir ağaçtan yapılmıştır. Topuz gibi şimşir. Halen türbededir)

4-    HÜCCAT: (Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ nin Abdal Musa’ ya verdiği berat. Nerede olduğu bilinmiyor)

DİĞER BİLGİLER: Abdal Musa türbesi yıllarca bakımsız kalıp, harap hale gelmekte iken, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yeniden düzenlenmesi yapılmıştır. Ne var ki aradan uzun yılların geçmesi ve doğa şartlarının da tesiriyle türbe yeniden tamire ihtiyaç gösterir hale gelmiştir. Bunun üzerine Tekke köyündeki birkaç can arkadaşımız bir araya gelerek, Abdal Musa Manzumesini yaptırma ve yaşatma derneği adı altında bir dernek kurarak hizmet vermeye başlamışlardır.

Köy halkı tümü ile çok misafirperver olup, ayrıca köyde birkaç adet misafirhane, aş ocakları ve kurban kesme yeri gibi hizmet alanları da bulunmaktadır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

Alttaki makaleyi buraya ekledim fakat kullandıkları ve yazıyla bağlantılı olduğu için önemli olan resimler bloğuma kopyalanmadığından makalenin direk linkini de veriyorum: http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/arikan.pdf ki daha anlaşılır şekilde okunsun! 

***AYRICA HEMEN UNUTMADAN BİR KİTABI BURAYA NOT DÜŞEYİM. HENÜZ BEN DE OKUMADIM AMA BAŞLANGIÇ İÇİN GÜZEL BİR KAYNAK OLACAK  GİBİ: Türk Kozmolojisine Giriş- Emel Esin.-

-Bursa Halk Kültüründe Eski Türk İnançlarının İzleri ve Bunların Türk
Dünyası Sözlü Anlatmalarındaki Yansımaları-
*

cancan

Yard. Doç. Dr. Metin ARIKAN**
Bursa halk kültüründe gördüğümüz bazı pratikleri ve bunların özelliklerini
açıklamaya yarayacak teorik temeli oluşturmaya ve böylece bunların sembolik
anlamlarının ardındaki gerçek anlamları ortaya çıkarmaya çalışacağız.
Bazı Bursa evlerinin dış cephelerine geyik boynuzu asılmasının; özellikle
sonbaharda ve ilkbaharda, mezarların yanında değil de tam merkezde ölü aşı
verilmesinin ve türbelere kırmızı, sarı ve yeşil örtüler bağlanması gibi pratiklerin mitik
temellere dayandığını gösteren deliller Türk Dünyası anlatmalarından örneklerle
desteklenecektir.
Türk halklarının sosyal, kültürel, tarihî ve siyasî hayatından önemli ipuçları
barındıran sözlü gelenek ürünleri aynı zamanda bu ürünlerin yaratıcılarının dünya
görüşü, halk felsefesi ve davranış biçimini yansıtır. Bu özellikler Türk Dünyası
coğrafyasında yaşayan Türk halklarının sözlü geleneğinde de paralellik göstermektedir.
Ağzında çiğnediği ölümsüzlük otuyla uzun hayatın, ölümsüzlüğün sembolü
olan;(Esin1976: 151, Roux 2001:124) kutsal kişilerle ilişkisinin olduğu ve sürü halinde
geçtiği yörelerdeki insanlara hayır-dua ettiği ileri sürülen; yeryüzünün simgesi olarak
kabul edilen; boynuzları güçlü bir nazarlık olarak kapılara, duvarlara asılan (Roux
2001:197) boynuzunun fıtığa, uyuz hastalığına iyi geldiği düşünülen; boynuzlarından
hazırlanan kan iksirinin içinde yatanların beş günde gençleşeceğine inanılan;
boynuzlarından dolayı hayat ağacına benzetilen; yine tek bir boynuzdan yayılan
boğumları sayesinde verimliliğe, bolluğa işaret eden ve hatta çatallı boğumlarının yedi
başlı ejderhayı andırdığı da söylenen;(Serikbol:97) kürekkemiğine bakılarak kehanette
bulunulan, rehberlikte uzmanlaşmış, (Roux 2001:97); elimizdeki tarihî kayıtlara göre
Saka döneminden beri mezarlara ve her çeşit dokumaya nakış edilen bu “kut”lu
hayvanın kerameti acaba nereden kaynaklanıyordu?
Türklerde de aynı Çin Kozmolojisinde olduğu gibi Göğün Altın Kazık(Demir
Kazık) etrafında döndüğü, Yitiken (Yedi Hanlar) denen Büyük ayı yıldız takımının
Tanrının bindiği araba şeklinde resmedildiği ve Kutup yıldızına bağlı olarak mevsimler
*…………………………………………………………………………………………………………………..
(Uludağ Üniversitesi, II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur. II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri Kitabı Cilt II, Bursa 20-22 Ekim 2005, s. 401-413.
** Ege Üniversitesi, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.)

boyunca gökyüzünde dairesel şekilde hareket ettiği; böylece yıllık takvimi belirlediğini
biliyoruz. (Esin 2001: 40) Bu arabayı çeken hayvanın da geyik olduğu Göktürk mezarı
yanındaki resimde açık bir şekilde görülmektedir. Esin 2001 Demek ki Geyiğin dairesel

bir şekilde dönüşü bir yıllık bir zaman dilimine denk geliyordu; yani yıllık takvimi
simgeliyordu.1

Gök kubbenin Altın Kazık etrafında bir yıllık dolanımın yanında, ayrıca bir de
yıldızları taşıyan; Kaşgari’nin kök çığrısı ve felek dediği, Yusuf Has Hacib’in ise
tezginç(dönen) dediği gök çarkının döndüğü varsayılıyordu ve bu çarkı da bir çift
göksel ejderin çevirdiği düşünülmekteydi.
Öyleyse Türkler de zamanı belirleyen iki çark vardı ve bu çarklardan birini
geyikler, diğerini de ejderler çevirmekteydi. Geyiğin de ejder gibi hem yaruk hem de
kararıg ilkesine bağlı olarak iki şeklinin olduğu ve hem göksel mekânın hem de
zamanın simgesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Geyiğin hem yaruk hem de kararıg
özellikler taşıdığını gösteren başka örneklerle Kazaklar arasında geyikle ilgili anlatılan
efsanelerde, masallarda vb. oldukça sık karşılaşmaktayız. Bunlarda genellikle geyiğin
başının veya boynuzunun altın, kuyruğunun gümüş olduğu bildirilmektedir. (Ay
Altındaki Aybarşa Güzel ve Han Kızı vb. masallarda olduğu gibi) Biliyoruz ki altın
madeni gök unsuru, gümüş ise yer/su unsurudur. Ayrıca tarihî kaya resimlerinde
gördüğümüz hayvanların renklerinin genellikle alaca veya siyah benekli olmasını da
yeryüzünde dolaşan kutlu hayvanların hem yaruk(beyaz) hem kararıg(kara) özellikleri
taşımasına bağlamaktayız. (Resim 2)

(Geyikler tarafından gökyüzünde çekilen bir araba ve bu arabayı kullanan arabacı Hıristiyan kültürüne
mal edilmiş Noel Baba’yı çağrıştırmaktadır.)

(Resim 2) Esin 1976
Geyiğin gök ile yer arasında dönmesiyle birlikte aynı ejder gibi zaman çarkını
döndürdüğünü düşündüğümüzde; yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu dönüş aynı
zamanda yıllık dönüşümü-yıllık takvimi2
simgelemekteydi, çeşitli anlatmalarda
karşımıza çıkan geyiğin kurban edildikten sonra tekrar dirilmesini veya yırtıcı hayvanlar
tarafından parçalanmasını–“yılın sona ermesi veya yeni yılın geliş arifesi” (Serikbol:
97) olarak yorumlamanın mümkün olabileceğini söyleyebiliriz ve buna örnek olarak da
Kazakistan’da anlatılmakta olan şu hikâyeyi gösterebiliriz. “Temir Baba Beket Ata’nın
adını işitir ve onunla tanışıp kerametlerini görmek için onun yanına gider. Beket
Ata(1750–1813) öyle zengin birisi değildir. Temir Baba’yı misafir etek için bozkırda
dolaşıp duran arkarların

erkeklerinden birini dua ile yanına çağırır. Onu kesip
misafirini ağırlar. Daha sonra arkarın diş değmeyen kemiklerini toplayıp arkarın
derisine sarar ve “uvfuv” der. Arkar tekrar ayaklanır ve yürüyüp gider. “Kazaklar
arasında kurban edilen hayvanın 12 eşit parçaya bölünmesi adettir. Bu on iki eşit parça
12 aydır; arkarın kendisi ise bütün bir yıldır. Burada yenilen arkarın tekrar canlanması-
eski yılın yerine yeni yılın gelmesidir.” (Serikbol: 98) Buna benzer bir diğer Kazak

Kırgızlar arasında hâlâ kullanılan ve ay adlarının geyiğe bağlı olduğu bir takvimin olduğunu biliyoruz.
Bu takvimdeki ay adları geyiğin doğumu, ayaklanışı, çiftleşmesi gibi dönemlere göre düzenlenmiştir.
(Şubat-Calgan Kuran, Mart-Çın Kuran, Nisan-Bugu, Mayıs-Kulca, Haziran-Teke, Temmuz- Baş Oona,
Ağustos-Ayak Oona, Eylül-Toguzdun Ayı, Ekim-Cetinin Ayı, Kasım-Beştin Ayı, Aralık-Üçtün Ayı,
Ocak-Birdin Ayı vb. ) Ayrıntılı bilgi için bk. B. Soltonoev, “Neden Takvimdeki Ay Adları Hep
Geyiklerden Alınmıştır” Kırgızdar, Bişkek Basımevi, C. 1, s. 585. (Akt: Ulanbek Alimov)

Kazak geleneksel anlayışında kiyik ve bökenin düz arazide; arkar, bulan, elik, bugı ve maralın
ormanlık-dağlık arazide yaşadıklarına inanılmaktadır. (Serikbol:107) 4

anlatması da şöyledir: Bir avcı hamile bir geyiği vurur. Onu pişirip yerken arkasından
“hey” diye bir ses duyar. Aniden arkasına dönüp bakınca biraz önce vurduğu geyiği
görür. Geyik “Benim kim olduğumu Ormanbet’e sor” deyip ortadan kaybolur. “Avcı ve
Büyücü Kadın” masalı. (Serikbol: 98)
Bu şekildeki anlatmalarla, efsanelerle Anadolu’da ve Sibirya’da da
karşılaşıldığını belirten Jean Paul Roux, bunların Sibirya kökenli olduğunu belirttikten
sonra Muğla yöresinden bir örnek vermektedir: Bir geyiği vuran avcı; onun kaybolan
kaburga kemiklerinden birisinin yerine bir tahta parçası koyarak iskeleti eksiksiz olarak
oluşturur. Bir süre sonra avcı yine bir geyik vurur ve kendisinin koyduğu kemiği yeni
vurduğu geyikte bulur. ( Roux 2001: 172)
Şimdi de geyiğin bir başka özelliği üzerinde durmak istiyoruz. “Boynuz tacının
öncellikle sosyal bir sembol olduğunu ve önceleri baksının, duacının başındaki
başlığının bir aksesuarı olan boynuzun vakit geçtikçe makam ve beylik sahibinin
(hanın, asker başının) başlığının aksesuarı niteliğine dönüştüğünü” belirten Serikbol
(104) bu sembolün Güneş kültünün etkili olmaya başladığı dönemde aktüel olmaya
başladığını ve bu inanışın etkisiyle Kazaklar arasında “Başında boynuz çıkmak” diye bir
deyimin kullanılmaya başlamış olabileceğini ileri sürmüş ve buna örnek olarak
Kobılandı Batır destanından şu dizeleri vermiştir:

“Bitse bugün ömür sürem,
Allah bugün alsa da canımı razıyım.
Çıkıp boynuz tepemde,
Göğe erdi başım.” (Kıdırbayulı Kobılandı, Batırlar Jırı, C. 6, s. 35, 1989)
“Başta boynuzun çıkması belli bir üstünlüğe sahip olma, başarıya ulaşma,
dileğin yerine getirilmesi manasını bildirmektedir. Komutan olmayı da, han olmayı da
başında boynuz çıkmayla paralel olarak görmek mümkündür. Bu yerdeki boynuz- tacın
prototipi, beylik etmeye verilen ruhsat niteliğindedir…. boynuz tacı ayrıca güneşin
sembolik tasviridir” (Serikbol:104) Gök Türk Kağanlarının güneşe ve ateşe benzetildiği
ve Uygur Kağanlarından bazılarının da Gök Tanrıdan, diğerlerinin güneş ve aydan,
veya Kün-ay’dan kut almış olarak sayılmalarından”(Esin 2001:70) ve hatta Gök
tanrısının da güneşle somut olarak özdeş olduğu inancının Türkler arasında
bulunmasından dolayı boynuzla ilgili yukarıda bildirdiğimiz düşünceler akla yatkın
gelmektedir.

Masal kahramanlarının veya hanın geyiği kovalaması (boynuz tacını), geyiğin
rehberliğinde bir yerden bir yere gidilmesi – tan atarken nur saçan Güneş’e doğru
yürümeyi (Serikbol:106-111) bildirebileceği gibi aynı zamanda tabiat olaylarının taklit
edilerek tabiatla bütünleşileceğine inanan arkaik kültür insanının normal bir faaliyeti
olarak da düşünülebilir. Belki de bu olay doğrudan doğruya Gök Tanrının hana,
kahramana dolayısıyla halka gidilecek kutlu yeri veya memleketi göstermesi olarak
yorumlanabilir.
M.Ö. 4 yüzyılda Almatı yakınında Göktürk harflerinin kullanıldığı bir mezarda
bulunan altın adamın, zırhında ve kemerinde dağ keçisi veya geyik motiflerinin oldukça
çok bulunduğunu ve başındaki börkün de tüy ve nebati motiflerden mürekkep olduğunu
bildiren Emel Esin bu tarz tüye veya çam ağacına benzeyen nebati motiflerle süslü
taçların Batı Hunlarına atfedilen mezarlarda da çıktığını, ve bu taçlardaki motifin de
ağaç olduğunda şüphe olmadığını söylemekte ve sözlerine şöyle devam etmektedir:
“Batı Türk ongununda ve Oğuz Hanın sülale kurma merasiminde olduğu gibi ağacın
tepesinde bir kuş veya altında hayvanlar vardır. Hun taçlarında bunlar bir veya iki çift
dağ keçisi veya geyiktir. Bu taçlar münasebetiyle Werner, Hunlara yeni bir yurda doğru,
yol gösteren geyik efsanesini hatırlatmaktadır. Belki de bu taçlarda görülen motif,
geyiğin gösterdiği yeni yurtta kurulmuş sülalenin ağacı ve kutlu hayvanlardır.” (Esin
1976: 164-165) (Resim 3)
(Resim 3) Esin 1976 6
6
Şimdi de sizlere Türkiye’de farklı şekilde bilinen bir efsanenin yeni bir
varyantını vererek geyikle ilgili yeni çıkarımlarda bulunmaya çalışacağız:
“Türklerin ata babaları İymo-Şèli (Altın Boynuzlu) ve Deniz/Göl ruhu diye
adlandırılmaktaydı. Bunlar hayatlarını Aşidè mağarasının batı tarafında
sürdürmekteydiler. İymo bir olağanüstü durumla karşılaşmıştı; her gün güneş batınca
Deniz/Göl ruhunun kızı, ak geyik(buġı) şekline giren İymo’yu deniz altına götürüp,
sabah olunca denizden çıkarıyordu. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, günlerden bir
gün, boy büyük bir ava hazırlık yapmaktadır. Gece yarısı Deniz ruhunun kızı İymo’ya
şöyle der: “Yarın senin ata mağaranda Altın Boynuzlu ak geyik dünyaya gelecek. Eğer
o geyiği okunla vurup öldürürsen biz ebedî olarak birlikte yaşayabiliriz. Ama
vuramazsan bizim ilişkimiz de burada sona erecek” der. Sabahla birlikte avcılar ağları-
tuzakları kurarlar. Ata-babalarının mağarasından Altın boynuzlu ak-boz geyik dışarı
çıkar. İymo adamlarından çemberi daraltmalarını ve daha sağlam hale getirmelerini
ister. Geyik kurtulmak için bu çemberin üstünden zıplar. Ama bu sırada geyik başkası
tarafından öldürülür. Buna sinirlenen İymo, Aşi boyunun liderinin başını kesip öldürür
ve “Bundan sonra, Aşi boyunun liderini öldürmemle birlikte, Gök Tanrıya kurbanlık
vermek gerektiğinde, Aşi boyunun oğullarını ve torunlarını kurban edeceğiz” diye ant
içer. O zamandan itibaren Türkler kendi tuğlarının altında Aşi boyunun insanlarından
kurban vermeye başladılar. Akşama doğru İymo denize gider. Fakat deniz ruhunun kızı:
“Sen, ellerinle birini öldürdün. Kan kokuyorsun. Ben seninle ilişkimi kesiyorum” der.4
(Serikbol:105-106) Bu anlatmadan şu sonuçları çıkarabiliriz:
Anlatmada, Eski Türklerin ataları olarak boynuz taçlıların ve yılan/ejderin
(Deniz/Göl Ruhunun Kızı) adları geçmektedir. Ata olarak gösterilen boynuzluların
erkek olanları ile beraber, Ata mağarasında dünyaya gelen bir başka altın boynuz taçlı
erkek geyik vardır. Anlatmada belirtilmemesine rağmen mağarada bir dişi geyiğin (altın
boynuzlu ak bugının annesi) varlığı da anlaşılıyor. Öyleyse dişi geyik ile ejderha
arasında bir benzerlik/aynilik söz konusudur, diyebiliriz.(bk.Serikbol:106–107)
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi; geyik ve ejder takvimi belirleyen iki çarkın
çevirenleridir ve bunların da güneş ve ay gibi karşılıklı dönüp durduklarına inanılmış
olmalıdır. Çünkü eski Türkler arasında ejder ve geyiğin fiziksel olarak karışımı Fei-Lien
denen bir somut varlıktan bahsedilmekteydi. “Somutlaştırılmış tezahürüyle ejder kışın

Bu efsane hakkında bizlere daha önce Wolfram Eberhard “Çin’in Şimal Komşuları” adlı eserinde bilgi
vermişti. Ama orada bu efsane farklı şekildedir: “ Kök Türk Kağan sülalesinden bir avcı bir su
tanrıçasıyla ilişkide bulunmuştu. Kök-Türk avcısı bir ak geyiği vurduğu için su tanrıçası darılmış ve insan
kurbanlar istemişti.” (Esin 2001: 86’dan) 7

yer-suyun derinliklerinde yaşayan, baharda ise kanatlanıp uçan, böylece hem yer-su
hem gök ilkelerine bağlı bir efsanevî ruh olarak düşünülüyordu. Yer-su da yaşarken
ejderin kararıg yönleri galip geliyordu. Baharda ise ejder gökyüzüne uçmaya ve böylece
ateşli yönünü almaya hazırlanırken, vücudunda kanatlar, başının tepesinde uçmaya
yarayan bir çıkıntı, boynuzlar ve yaruk (erkek) cinsinin özelliği olan sakal çıkıyordu.
Kanatlı ejderin somut şekildeki görünüşlerinden biri, eski Çin’de kuzeyli göçebelerin
sınırındaki bölgede yaşayan tarihî bir kişilik olmakla beraber, rüzgar ejderi olarak
resmedilen Fei-lien’di. Fei-lien; geyik başlı, kırmızı saçlı, yılan vücutlu, kuş kanatlı,
insan elli ve ayaklı bir canavar olarak anlatılmaktadır.” (Esin 2001: 82)
Bütün bu anlattıklarımızı bir şema şeklinde gösterecek olursak; şu şekilde bir
tabloyla karşılaşmaktayız: (Serikbol 2004: 119)
Altın boynuzlu ak Bugı Gündüz Güneş Kağan
Yılan-Ejder Gece Ay Ana Kadın-Hatun
Bu tabloya bakılınca geyiğin her zaman erkeğin sembolü, ejderin ise dişi sembol
olarak kullanılması gerekecektir ki, bu sonuç bizi hataya götürür. Varlıkların gök ve yer
arasında her zaman döndüğü ve bunların doğuda göründükleri dönemin özelliklerine
göre adlandırıldıkları ve o dönemin özelliklerini taşıdığı unutulmamalıdır.
Şimdi de Yine Bursa’da Saruhanlar köyü, yatırlar çevresinde (mezarların
yanında değil, tam merkezde, özellikle sonbaharda ve ilkbaharda) (Cemiloğlu
2002:391) verilen ölü aşlarının nitelikleri ve Dede mezarlarına kırmızı-sarı-yeşil renkli
yaşmaklar bağlanması üzerinde durmak istiyoruz.
İlk önce neden bu tür pratiklerin özellikle sonbahar ve ilkbaharda yapıldığını
inceleyelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi iki türlü çark vardı ve bunların karşılıklı
dönmesi takvimi belirliyordu. Güneşin yıllık ve günlük, ayın ise aylık ve günlük (28
aşamalı) bir hareket içinde olduğu ve karşılıklı olarak döndükleri düşünülüyordu. Güneş
ve ayın birbirinin zıddı olarak düşünüldüğünü de söylemiştik. “Güneş doğuda belirirken
ayın batıda yeryüzünün altına battığı, güneş günlük hareketinde öğleyin ayın
yeryüzünün altındaki suların derinliğinde, hareketinin en aşağı noktasına varmış olduğu
sanılıyordu. Türkçe bir ırkta ise künli aylı körüşdi (görüştü) ifadesiyle ay ile güneşin bir
araya geldikleri dönem olarak düşünülen ekinoks dönemlerine (bahar ile sonbahar) ve
yeni aya karşılık geldiği anlaşılmaktadır. Biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki
parlaklık simgesinin böylece karşılaşması yüksek parlaklık işareti olarak Çu 8

döneminden itibaren hükümdara bağlanıyordu. Çu hükümdarının bayrağında yer alan
bu simge ay ve güneştopu şeklinde bir piktogramla temsil ediliyordu ve bugünkü Türk
bayrağının da şekli bu eski geleneğe bağlanmaktadır.” (Esin 2001) Resim 4
Resim 4 (Esin 2001)
Yani Eski Türkler kendilerini merkez olarak algılamışlar ve güneş ile ayın bu
merkez etrafında karşılıklı olarak döndüklerini düşünmüşlerdi. Herhalde gözlem sonucu
olacak ki güneş ve ayın da ilkbaharda 21 Mart’ta (gece ile gündüzün eşit olduğu gün),
sonbaharda ise 21 Eylül’de(gece ile gündüzün eşit olduğu gün) kavuştuklarına şahit
olmuşlardı ve bu güne Kün-ay kavuştu demekteydiler. Çulardan itibaren Köktürklerde,
Uygurlarda, Hakani Türklerinde ve daha da sonraki dönemlerde güneş ve ay
ayinlerinin;Gök, yer-su ve hükümdar atalarına verilen kurban ve tahta çıkış
merasimlerinin ve Kutaggu-Bilig’den öğrendiğimize göre cülus törenlerinin de
hükümdarlık simgesi olarak algılanan bu günlerde yapıldığını görmekteyiz. (bk. Esin
2001: 147, 149)
Böylelikle bu pratiklerin neden bu dönemlerde yapıldığını anlamış bulunuyoruz.
Şimdi de bu törenlerin neden mezarların veya türbelerin hemen yanında değil de merkez
olarak kabul edilebilecek açıklık bir yerde yapıldığı üzerinde durmak istiyoruz:
Çulardan itibaren Gök ayinlerin tepesinde bir gölü olan dağlarda, yer-su ayinlerinin ise
bu dağın eteğindeki bir ağaç altında veya göğe kurban verilen dağdan daha basık bir dağ
tepesinde ya da atalar tapınağının ortasındaki üstü açık avluda yapıldığın biliyoruz.
(Esin 2001: 161) Çuların ilk atası ve yer tanrısı Hou-chi’nin mezarı, bir göl içinde, bir
ağaç dibindeydi. Çulardan itibaren Hanların Gök- Tanrıya ve yer-su unsurlarına
ibadetlerini aynı buna benzer bir yerde; göl içinde toprak set önünde yaptıklarını da
biliyoruz5
(Esin 2001: 113-115)

Oğuz Han’ın ikinci eşini bulduğu yer de böyle bir yerdir. “Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde,
bir göl ortasında, bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız vardı, yalnız oturuyordu.” (Muharrem
Ergin; Oğuz Kağan Destanı, Hülbe Yayınevi, Ankara 1998, s 16) Yine Emel Esin’den öğrendiğimize
göre, Çu, Hsiung-nu ve Tabgaçların “gök göbeği” ve dağ gölleri gibi Kök Türklerin tepesinde derin su
olan dağları kutsal saydığı bilinmektedir. (Esin 2001: 113-115) 9
9
“Göl içinde görülen ağaç veya arazilerinin ortasında tek başına bulunan
ağaçların dünyanın merkezini belirlediği ve hükümdarların bu ağaçtan (hayat ağacı)
6
göğe çıktığı sanılıyordu.” (Esin 2001:160) “Bu yerler aynı zamanda hayatın başlayıp
bittiği bir merkez konumundadır ki bu yönüyle; kozmik bölgelerin yani gök, yer/yer
altının bir eksen üzerinde birleştiği noktadır. Kozmik dağın zirvesi hem dünyanın en
yüksek noktası, hem de dünyanın göbeği, yaratılışın başladığı yerdir.” (Eliade 1994:31)
Aslında Türklerde de, evrensel iki ilkeli kainat düşüncesinin yazılı işaretleri
olan Türklere ait ırklardan Tav/Dağ ırkında7
belirtildiği gibi, “hayat orada bitip, orada
başlamaktadır ve dağ; ölüme ve ölüm ötesinde düşünülen yeniden doğuma işaret
etmektedir. Tağ ırkında belirtilenler bu şekliyle tamamen Mircae Eliade’nin belirttiği
“merkez simgeciliğinin” özellikleriyle örtüşmektedir. Ona göre “merkez her şeyden
önce kutsal olanın, mutlak gerçekliğin bölgesidir. Benzer biçimde öteki bütün mutlak
gerçeklik simgeleri de (yaşam ve ölümsüzlük ağaçları, gençlik çeşmesi vb.) merkezde
bulunmaktadır. Merkeze giden yol zorlu bir yoldur: tapınağın zorlukla çıkılan katları,
kutsal mekânlara (Mekke, Hardwar, Yeruşalim) haç seferi; Altın Post, Altın Elmalar,
Hayat Otu’nu bulmak için girişilmiş kahramanca ve tehlike dolu yolculuklar; kendi
benliğine, varlığının merkezine giden yolu arayan kişinin karşılaştığı zorluklar ve diğer
birçokları. Yol zahmetlidir, tehlikelerle doludur, çünkü din dışı olandan kutsal olana,
geçici ve yanıltıcı olandan gerçeklik ve ebediyete, ölümden yaşama, insandan tanrıya
geçiş ayinidir. Merkeze ulaşmak kutsallaşmaya, erginleşmeye (inisiyasyon) hak
kazanmaya eşittir; dünün din dışı ve yanıltıcı varoluşunun yerini yeni bir varoluş,
gerçek kalıcı ve etkin olan yeni bir yaşam almaktadır. Ayin aracılığıyla (kurban etme,
6
Tabiat kültünün Türk inançlarındaki yeri için bk. Fikret Türkmen, “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat
Kültü”, E. Ü. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999, s. 175-181. Hayat Ağacı için bk.
..Yaşam ağacı, yani evrenin kendisi bu noktadan büyür…Aydınlanma ağacı (Bo Ağacı) altındaki Budha
ve kutsal ağaç üzerindeki İsa, çok eskilere uzanan arketip bir dünya kurtarıcısı, Dünya Ağacı motifi
çevresindeki benzer figürlerdir…(Joseph Campbell; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi:
162, İstanbul 1999, s. 44, 52. Şaman kozmogonisinde dünya ağacı veya hayat ağacı denilen ağaç
dünyanın merkezindedir ve yükselen dalları Bay Ülgen’in sarayına değer……(Bilge Seyidoğlu, Mitolojik
Dönemde “At” Prof. Dr. Umay Günay Armağanı, Ankara 1996, s.51-54.) … Kozı Körpeş Bayan Sulu
destanının hemen hemen bütün varyantlarında bayterek, şok terek, çuk tirek, suk terek, vs. adlarıyla yer
alan kutsal ve yalnız ağaçlar, kahramanların altına sığındıkları sevgili ya da sözlüleriyle buluştukları,
düşmanları tarafından altında öldürüldükleri ağaçlar olarak görülmektedir. (Mehmet Aça; Kozı Körpeş
Bayan Sulu Destanı Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.222 ve 678
numaralı dipnottaki kaynaklar) …Bazen bir sırık şeklinde tasarlanan dünya ağacı, kutup yıldızına kadar
uzanan dünyanın eksenidir…(Yaşar Çoruhlu; Türk Mitolojisinin ABC’si, Şamanist Mitoloji, Kabalcı
Yayınevi, s.72-73, 91) Mircae Eliade; “Evren Ağacı”, Şamanizm (Çev:İsmet Birkan) İmge Kitabevi,
Ankara 1999, s. 302. Babil Simyası ve Kozmolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002 s. 35-37. Ağaç-ana
ile ilgili olarak geniş bir yorum için bk. Özkul Çobanoğlu; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak
Edebiyatı -Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001 , s. 32-38.
7
Tav/Dağ ırkı için bk. Esin: 2001:33, 37-38. Kutsal Dağ’ın tapınakla eş tutulması için bk. Mircae Eliade;
Babil Simyası..…., s. 26 Kozmik Dağ için ayrıca bk. Mircae Eliade; Şamanizm.., s. 298-302. 10
10
kan dökme ki bazı arkaik kozmogonilerde dünya, kaosu simgeleyen bir ilk canavarın
veya kozmik bir devin kurban edilmesiyle varoluş kazanmıştır) kutsallaştırılmış her
mekan dünyanın merkezine dönüştürülmekte, her ritüelin zamanı da mitsel “başlangıç”
zamanına denk düşmekteydi. Yaratılış eylemi tezahür etmemiş olandan zahire, ya da,
kozmolojik terimlerle kaostan kozmosa geçişi gerçekleştiriyorsa; yaratılış bir merkezde
oluyorsa ve dolayısıyla cansızdan canlıya tüm varlık çeşitleri ancak esas olarak kutsal
bir alanda varoluşa kavuşabiliyorsa_bütün bunlar merkez simgeciliğinin önemini gözler
önüne sermektedir.” (Eliade 1994:31-33)
Şimdi de yatır başlarına neden kırmızı, yeşil, sarı yaşmakların, örtülerin
bağlandığı üzerinde durmak istiyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi eski Türklerde
sonbahar ve ilkbaharda yapılan törenlerde göğe, yer-suya kurbanlar verilmekteydi.
Göğe verilen kurbanların kızıl renkte (kızılımtrak, veya boyalı) olması gerekiyordu ve
bu törende şamanlar kızıl elbiseler giyerlerdi. Ayrıca ırklara göre, Gök unsurunun
renklerinden biri koyu kızıldır. Hükümdara benzetilen güneşin de ırklara göre rengi
ateş rengi kızıldı. Ayrıca isig öz’ün(sıcak ruh) göğe ulaşabilmesi içim mezar başına ışık
veya ateş çıkarabilecek nesneler konmaktaydı. (bk.Esin 2001:31,35, 107)
Yer ayinlerinde merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hakim olduğunu
biliyoruz. Yeşil rengi ise bu renkler arasında bize göre en anlamlısıdır. Bu törenlerin
biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki parlaklık simgesinin bir araya geldiği zamanda
yapılması aklımıza evrenselci dikotomi de denilen iki ilke düşüncesini; yani Emel
Esin’e göre, proto-Türk ve Türklerin en eski belki de öz kozmolojisini getirmektedir.
Bilindiği gibi bu düşünceye göre kâinatın bütün tezahürleri gök ve yer_sub/v’un (yer-su
yeryüzü) temsil ettiği birbirine zıt, fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten
oluşmaktaydılar. İki zıt ilkenin bir araya gelişi hayatın özünü oluşturmaktadır; yaşamın
kendisini formülüze etmektedir.8
Çin-Türk kâinat düşüncesinden esinlendiği iddia
edilen bir metinde(Esin 2001: 23) geçen “… bu yerli göklü, dişili erkekli(ilkeler
kavuşursa, bütün canlı ve cansız, iki türlü varlık doğar” şeklindeki cümleler bizler için
oldukça anlamlıdır.
Yeşil rengi, hayatın aslını, özünü temsil etmekle beraber, aynı zamanda yeniden
doğumu, yeni bir dönemi de sembolize etmektedir; bir nevi yaradılışın tekrarıdır, yeni
8
Çin geleneğinde iki zıt ilkenin bir araya gelişi ve birbirini tamamlaması Yin-Yang olarak
resmedilmektedir. Acaba Türklerdeki ay ile güneşin kavuşması “Kün-Ay” da aynı manaya mı
gelmekteydi? Bk. Resim 4. (Bu makaleyi hazırladıktan sonra gördüğüm bir kaynakta bu düşüncemizi
doğrular nitelikte bilgilere rastladık: Bk. C.A.S Williams; Encylopedia of Chinise Symbolism and Art
Motifs, New York 1960. Emel Esin; Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Sanatında İkonografik Motifler,
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 64’den) 11
11
bir doğumdur, yeni bir başlangıcı da9
temsil eder. “Hemen her toplumda genç erkeklerin
topluluğa katılma törenlerinin (erginlenme), günahların, ifritlerin kovulmasının veya
yeni bir hanın tahta oturuşunun da genellikle yılbaşına denk geldiği görülmekte ve
böylece eski dönemden birey ve toplum olarak bir bütün halinde saflaşarak yeni bir
başlangıca, yepyeni bir hayata geçiş amaçlanmaktadır. Bu sayede yaratılışın başladığı
zamanı bir anlık bile olsa yeniden kurmaya çalışmaktaydılar. Onlara yani arkaik kültür
insanlara göre her yeni yıl, zamanın yeniden başlaması;yani kozmogoninin
tekerrürüdür..”(Eliade 1994: 61-65)
Yeni bir dönemi, yeni bir başlangıcı bildirdiği düşünülen zamanlarda, eski
Türkler tarafından yapılan bu törenlerin belki de bir hatırası olarak Kazakistan’daki
Ahmet Yesevi hangahındaki taykazanın kulplarına yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış
sembolü olan lotus10 çiçeğinin(nevruz çiçeği?) işlendiğini düşünmekteyiz.(Resim 5)
Resim 5 (Yeni Avrasya Yayınları)
Mustafa Cemiloğlu’nun bizlere bildirdiği üzere; Domaniç Saruhanlar köyüne üç
kilometre mesafedeki Ebe Ana yatırında verilen aşlarda (Cemiloğlu 2002: 394) 12
kazanda et pişirilmektir. 12 kazanın kullanılması da belki de aynı manaya gelmekteydi;
yani 12 ayı simgelediğini düşündüğümüz kazanların kullanılmasıyla belki de bu törene
katılanlar eski yılın bittiğini, yeni bir dönemin başladığını sembolize ediyorlardı. Bu
yüzden 12 kazanın, hiç değilse ilk başlarda, ne 12 imamla, ne de 12 havariyle ilişkisinin
olmadığını düşünüyoruz.
9
Yeni Yıla (Yılbaşı) dair düşünceler için ayrıca bk. Dursun Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü
Bayramı”, Milli Folklor, S. 36, Ankara 1997, s. 2-4.
10 Lotus’un yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış sembolü olarak kullanılması hakkında bk. Yaşar Çoruhlu;
Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi
Bildirileri, 4-7 Eylül 1989. 12
12
Eski Türklerde ilkbaharda yapılan törenlerde gök gürültüsüne benzer sesler
çıkaran davulların çalınması ile birlikte yağmurun başlaması Gök tanrının törene
katılması olarak kabul ediliyordu. Ayrıca bu Gök tanrının kutunun alınabilmesi için gök
ile yerin de beraber sallanması gerekmekteydi. Gök, erkek, yer ise dişi olarak
düşünülüyordu. (Esin 2001: 108) Yine ırklardan öğrendiğimize göre; hayatın aslı
olarak gösterilen Gök gürültüsü (Chên) gök ve yer nefeslerinin ilk oğluydu,(Esin
2001:33) yani yeni bir varlığın doğumu, yeni bir hayat demekti ve bundan dolayı
olmalıdır ki bu ırkın unsuru ağaç, rengi ise kök(mavi-yeşil)tür. Bunu şu şekilde de
açıklayabiliriz: Gök unsurunun renklerinden birisinin koyu kızıl(kırmızı), yer-su
ayinlerinde de merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hâkim olduğunu söylemiştik.
Göğün erkek(kırmızı), yerin dişi(sarı) olduğunu hatırlayıp bunların birleşmesinden; yani
iki zıt unsurun birleşmesinden yeni bir unsur(yeşil) doğmaktadır. Yeşilin doğuşu; yeni
bir hayatın simgesi olarak, aynı gök ve yer nefeslerinin birleşmesinden doğan ilk oğul
(Chên) gök gürültüsü gibidir.
Eski Türklerin inançlarındaki tabiat kültü hakkında yazdığı bir makalesinde
Fikret Türkmen, gök ve yer/su ilkeleriyle ilgili görüşlerini bildirdikten sonra “Eski
Türklerin düşünce ve inanç sisteminde insan-tabiat bütünleşmesi hatta aynîleşmesine sık
sık rastlanmaktadır……Türkler de diğer insanlar gibi, evrenin bir parçası olarak yaşamak
ve öyle kalmak, tabiattaki olayları izlemek, ona saygılı olmak için kendi kozmik
sistemlerini kurmuşlardır” (Türkmen 1999:176-181) demektedir. Bizce Fikret
Türkmen’in vardığı bu sonuç yukarıdaki verdiğimiz örnekleri, gelenekleri çok iyi
açıklar bir niteliktedir.
“İnsanoğlu doğada gözlemlediği tüm farklılıklara karşın kendi doğasının bütün
evreninkiyle aynı olduğunu ve yetersizliklerinin sorumlusunun sadece insan olmasından
kaynaklandığını bilir. Bu zorlukları dinle, büyüyle, hayvanları ya da bitkileri taklit
ederek ve mümkünse bunlarla özdeşleşerek yenmesi tek şansıdır. Ve insan bu şansı
değerlendirmesini bilir.”(Roux 2005: 91)
Sonuç olarak; Türkler kozmik yaşantıyla uyum içinde olmak, onunla
bütünleşmek için kozmik yaşamı aynen tekrarlamaktadırlar. Çünkü bu onların öz
kozmolojilerin esasıdır ve onlar bu yüzden “doğanın her yönünü kutsal bilirler ve doğa
güçleriyle uyum içinde yaşayıp ve bu güçlerin kutunu kazanmakla iyilik haline
varacaklarına” (Esin 2001: 22) inanırlardı. 13
13
Kaynaklar
Aça, Mehmet; Kozı Körpeş –Bayan Sulu Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, 3
Cilt, Konya 1998. (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Campbell, Joseph; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul
1999.
Cemiloğlu, Mustafa; Bursa Yöresi Mistik Folkloru Kapsamında Atalar
Kültünden Yer-Su Kültüne Uzanan Bir Çizgi ve Saruhanlar Köyü Ebe Ana Yatırı
Çevresinde İnanç Oluşumu, 1. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, C. II, Bursa
2002
Çobanoğlu, Özkul; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı -Türk
Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001.
Çoruhlu Yaşar; Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası
Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, AKMB Yay.., 4-7 Eylül 1989.
Eliade, Mircae; Ebedî Dönüş Mitosu, (Çev: Ümit Altuğ), İmge Kitabevi,
İstanbul 1994.
Ergin, Muharrem; Oğuz Kağan Destanı (Tercüme-Metin-Sözlük), Hülbe
Yayınevi, Ankara 1988.
Esin,Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Esin,Emel; “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar)” Atsız
Armağanı, Ötüken Yay., İstanbul 1976.
Kondıbay, Serikbol; Argı Kazak Mifologiyası, C. 4, Dayk Yay., Almatı 2004.
Roux, J. Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini(Çev:Aykut Kazancıgil),
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Roux, J. Paul; Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, Kabalcı Yay.,
İstanbul 2005.
Seyidoğlu, Bilge; “Mitolojik Dönemde At”, Prof. Dr. Umay Günay Armağanı,
Feryal Matbaacılık, Ankara 1996.
Dursun, Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü Bayramı”, Millî Folklor,
S. 36, Ankara 1997.
Türkmen Fikret; “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat Kültü”, E. Ü. Türk
Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999.

*Eğer zahmet edip de buraya kadar geldiysen çok teşekkür ediyorum! http://www.youtube.com/watch?v=gAElM_w0vls ve son olarak; Şaşırdığın, kızdığın ve ezberini sarsan tüm bilgilere yürü! Kimbilir belki bir yerde cisim olarak karşılaşamasak da, engin umanların söz denizinde buluşuruz. Sevgiler. . .

14-) Sembollerin Gizemi – Çift başlı Kartal-

çiftbaşlıkartal

Bugün artık pek çok devletin bayrağında dalgalanan çift başlı kartalın geçmişine şöyle bir göz atmaya ne dersin? O halde doğru yerdesin! :)

ÇİFT BAŞLI KARTAL;

Ak Din’e (Ak Cang) göre kartal / bürküt / hotoy / kara kuş gibi adlarla anılan kuş, önemli bir dini semboldür. ”Yeryüzü’ndeki ‘Kurt’ neyin ongunuysa gökyüzündeki ”Kartal” da aynı ongunun karşılığıdır.”

Kartal da Kaf Dağı’nın kuşlarındandır ve kutsaldır, Tanrı’nın kuşudur. Kartal kültüyle ilgili geleneklerden anlaşıldığına göre, Kartal Tanrısal ışığın ve Gök Tanrı’ya yakınlığın simgesi sayılmıştır. O göğün en yüksek katlarına uçabilmesi özelliği ile Gök Tanrı’ya en yakın olma değerini üstünde taşımaktadır. Gök-Kartal göğün en üst katlarına kadar uçabilmektedir. En yüksek ruhlarla alâkası vardır. Kimse kahramanların, ataların yaşadığı gökyüzü sınırına onun kadar yaklaşamaz. kartal adeta Tanrı’nın habercisi olarak da görülür. Dokuz gün gökte, dokuz gün yeraltında yaşar.

Kam’ın ölüp dirilme deneyiminde kartal, dokunulmaz hale gelecek biçimde düzenlemek için kahramanı yutar ve kanlı canlı olarak tekrar hayata iade eder. Mitsel anlamda bu kartal iki başlıdır.

Bilinmektedir ki ”Tonyukuk”, başlığında gerçek bir Tanrısal damga olan iki başlı kartalı taşımaktadır. Bu kartal, kanatlarını gerdiği zaman yeryüzünü kaplayan, sol kanadı Ay’ı, sağ kanadı da Güneş’i örtebilecek kadar büyük bir kartaldır. Bakır tırnakları vardır. Kartal altın tüylüdür. İlkbahar ve güz mevsimleri kartalın ruhunun iradesine bağlıdır. Kartal bir defa kanatlarını sallarsa buzlar ve karlar erimeğe başlar. İkinci defa sallarsa ilkbahar gelir. ‘İlkbahar yılın gelişi’ adını verdikleri bahar türküsününün eski devirlerde kartal namına söylenen ilahilerin kalıntısı olduğu hakkında bilgiler vardır. Kartal göğün göbeği ile birleşen ekseni korumaktadır, bu sebeple de aynı zamanda koruyucu ruh niteliğini de taşır.

Eski Türkler’de Yasa ve töre, Tanrı’nın emri ile bir kartal şeklinde gelen ruhla iletilirdi. Bir Türk, evinin yanında kartalı görürse, eğer hazır et bulunmazsa derhal onun için bir kurban keser. Biri yanlışlıkla kartalı öldürürse, Kam çağırılarak dini tören ile kartalın cenazesi gömülür. Kısır kadınlar, çocuk vermesi için kartala baş vurup yalvarırlardı. Bundan sonra dünyaya gelen çocuğa ‘hotoy törüt-teh’ (yani kartaldan türemiş) denirdi. Grifonlar, göğü, tan ağarışını, ilim, irfan, kuvvet gibi kavramları ifade eder. Türk sanatında daha çok kartal başlı grifonlar yaygın olarak görülür. İmparatorluk ünvanı, seramik tasvirlerde ve Selçuklu taşlarında kartalın göğsünün üzerine yazılır.

Kartal, aklı, kahramanlığı, irfanı, keskin görüşü, ruhun aydınlanmasını, sağaltımı, yaratılışı, saklı manevi gerçekleri görmeyi, manevi olanı görmek için maddeden yukarı yükselmeyi, Kam’larla, manevi hocalarla birlikte olmayı, büyük denge gücü, vakar ve zerafeti, olayları yukarıdan görebilmeyi, resmin tamamına hakim olabilmeyi, yüksek gerçekliklerle bağlantıda olmayı temsil eder. ”Kartal aynı zamanda sadık bir muhafızdır. (Yaşar Kalafat, Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm, Şamanizm, Yeditepe Yayınları) Demircilerle, Kam’ların aynı kökten geldiklerine inanıldığı için Kam’ların kökeninin bağlandığı kartalın, demircilerle de yakın ilgisi görülmektedir. Kartal, merkezi devletin de simgesi olmuştur…….

Ayrıca biliyoruz ki, Tanrıcı Türklerde kahramanların, öldükten sonra göğe çıktıklarına inanılır. eskiden yeryüzündeki her insanın göğe istedikleri zaman çıkabildikleri bir altın çağın varlığını ve sonra insanlığın düşüşü ve yozlaşması ile artık bütün insanların göğe çıkmalarına izin verilmediğini hatırlarsak, bu olayın ölümden sonrasını da kapsadığını görürüz. Artık ölümden sonra bile herkes göğe çıkamamaktadır. Göğe çıkmak sırra ermedir, kemale ermenin bir göstergesidir. Bu sebepten ötürü göğe çıkanların sayısı, yer altına inenlerden oldukça azdır…..

Orhun yazıtlarında söylenen dua, edilen temenni ilginçtir:

”Halkınızı değerli evlâdınızdan, tay gibi oğullarınızdan daha iyi besliyor idiniz. Uçup gittiniz. Göklerde de hayattaki gibi olasınız. (Talat Tekin, Orhun Yazıtları, Simurg Kitabevi, s.53.)

Buradaki temenni, yukarıya, öteki âleme gittiğinizde de ulusu koruyan, yüceltenlerden olunuz anlamındadır ve göğe yükselen kahramanların, bu dünyadakileri korumaya devam edeceği inancını yansıtmaktadır.

Kaynak: (Antropolog Günnur Yücekal Ermetin, Mevlevilikte Şamanizm İzleri, s.123-124-125, Töre Yayınevi 2009 İstanbul)

 

Eski çağlarda Sümerler ve Hititlilerde rastlanır. Sümerler’de Lagaş kentinin simgesi çift başlı kartaldır. Aynı zamanda: Hititlilerde, Büyük krallık döneminde: Hattuşa, Alacahöyük ve Yazılıkaya’da ki kabartmalarda, yine çift başlı kartal görülür.
Anadolu’da durum böyle iken; Orta Asya’da: şamanizm’e göre: yer ile göğün arasındaki çelik kapıyı kartal tutar. İnsanlara gökyüzü ve yeryüzü yolculuklarında; refaket eden varlıklar, kuş şeklindedir. Kartal: kuşlar arasında, ululuk ve yükseklik timsalidir. Bu yüzden; Türkler; kılıç kabzalarında, çift başlı kartal figürü kullanmışlardır. Orta Asya inanışlarında ve şamanist eski Türkler de “Kartaldan türeme” inancı oldukça yaygın görülmektedir. Bu inanış efsanelerde de kendini gösterir ; Yakut Türklerinde rastladığımız bu efsane şamanın kartaldan türediğine dairdir. Yakutların, uzun direklerin tepesine çift başlı kartal yontusu koydukları biliniyor. Ayrıca Attila’nın ordusunun sancağı üzerinde Bozkurt ile beraber kartalında var olduğu biliniyor. Orta Asya Türklerinde koruyucu ruh olarak kabul edilen kartal motifinin, Şaman dini inanışından Yakut Türklerine geçtiği ve oradan da Orta Asya Türklerine kadar geldiği bilinmektedir. Şaman dini inanışında her insanın kuş şeklinde bir koruyucu ruhu olduğu ve insan öldüğünde bu ruhun da göğe yükseldiği inanışı hakimdir.Bunun Türk mitolojisindeki örneği, Orta Asya’nın ünlü Şaman destanı Er-Töşük’tür. Bu efsaneye göre, Gök Tanrı’nın simgesi olan Büyük Kartal, kötü güçlerin elinde tutsak olan destan kahramanı Er-Töşük’ü önce yutup sonra kusarak, daha dayanıklı ve güçlü bir insan olarak dünyaya getirir.Kartal, daha sonra, Er-Töşük’ü sırtına alıp, yeraltında günlerce uçurduktan sonra yeryüzüne çıkarır.

M.Ö. 3000 sonları ve 2000 başlangıcında, Mezopotamya’da görülür. Daha sonra ise, bütün Orta Asya’ya yayılmıştır. Anadolu’ya kadar uzanan evrede; çitf başlı kartal, Türk medeniyetleri tarafından, sevilerek kullanılmıştır. Bu kullanımında: pek çok sembolik anlamda yüklenmiştir. Orta Asya’da; çift başlı kartal: nazarlık, tılsım, aydınlık ve güneş sembolü olarak işlenir. Sikkeler üzerinde ise; bazı hükümdarlar arma-sembol, diğer bir kısım hükümdar ise, hükmetme gücünü destekleyen, pekiştiren bir motif olarak kullanılmıştır. Artuklu sikkelerinde ve Anadolu’daki Selçuklu yapılarında kullanılan çift kartal simgesi: surlarda, cami ve medreselerde, saraylarda; koruyucu ve hakimiyet sembolü olarak ve kötü güçlerden koruyucu olarak kullanılmıştır.

Bu arada; çift kartal motifinin, Bizans’lılar tarafından da kullanıldığını görüyoruz. Bu motif, Bizans’ta: devlet ve kilisenin, tek bedende, bir arada tutulup yönetildiğini simgelemekteydi. 14 ncü yüzyıldan itibaren ise, kutsal roma imparatorlarının; hanedan arması, daha sonra ise Avrupa’da soyluluk simgesi olarak benimsenir.

Amerika Metropolitan Müzesinde görülen, bir taş oyma çift başlı kartal kabartması; Konya İnce Minareli Medreseden çalınarak götürülmüştür. Çift başlı kartalın kökeni Türklere aittir.

Gevher Nesibe Sultan, Selçuklu Devleti’nin bayrağında da yer alan çift başlı kartal çiziminin önünde betimlenmiş.;

image0075.jpg

 

 

 

 

 

 Kubadabad Sarayı yıldız Çinisi Üzerinde gövdesinde “Es Sultanié yazan Çift başlı Kartal.

 Hace Bektaş Veli Türbesi Çift başlı kartal kabartması.

 

Çift başlı kartalların en iyi açıklamalarını Yakut Türklerinin efsanelerinde buluyoruz. Yakutlar, Sibirya’nın Tundraları arasında uzun süre, dış arlâlemle ilgilerini kesmişler bu sebeple de, Eski Türk kültürü ile dil yadigârlarını muhafaza ederek, geçen yüzyıla kadar getirebilmişlerdir. Yukarıdaki resimlerde Yakutların komşuları olan Dolganlardan derlenmiş çift başlı kartal resmi verilmiştir. bu çift başlı kartal, göğün katlarını temsil eden basamak şeklinde yan tahtalar çakılmış bir direk üzerinde oturuyordu. Gökle yerin bağlandığı kapının üzerinde tüneyen bu çift başlı kartal, göğün bekçiliğini yapıyordu. Bu kartallar bazen tek başlı da olur ve beş direk üzerinde duran bir tahta üzerine de oturtulurdu. Bu konu ile ilgili efsaneler çok geniş ve yaygındır.

Prof.Dr. Bahaettin Ögel
Türk Kültürü Dergisi Sayı: 118

Fransa Lascaux Mağarası ve Türk Kartal Damgası

 

Geyik sürülerini izleyen kartallı Türk avcıları, karşılarında bazan korkunç rakipler de buluyorlardı. Avcıların vurdukları geyiklere bazan kurtlar, bazan da kurtların yakaladıkları geyiklere, avcılar ortak olmak istiyorlardı. Seyyah Atkinson, kurtlar ile avcıların kartalları arasında geçen kanlı savaş sahnelerine de tanık olmuştu. Bir ağacın yanında ve üzerinde saklanan avcı, kendi kartalları ile kurtlar arasında geçen bu korkunç savaşı büyük bir zevkle seyrediyordu. En sonunda kartallar, kurtları kaçırmayı ve avı almayı başarabiliyorlardı. Atkinson, böyle bir sahneyi kendi gözü ve kalemi ile çizmiştir (yukarıdaki resim).

Türkler, kendilerine arkadaşlık eden, evinin yiyeceğini veren ve heyecanlı av sahneleri yaşatan av kartallarına büyük bir önem vermişler ve bu sahneleri, çok eski san’at eserleri üzerinde de canlandırmışlardı. Buna örnek olarak, Hun büyüklerinin gömüldükleri Pazırık kurganlarında ele geçmiş olan bir keçe süsünün resmini aşağıda görebilirsiniz.

Türkün kartalı artık burada tanrılaşmış ve kutsal bir şekle bürünmüştür. Kartal, diğer bir Hun keçesi süsünde ise, kaplana benzer korkunç bir mahluk haline gelmiştir (bakınız aşağıdaki ilk resim.)


Hun Keçe Süsü

Prof. Dr. Bahaettin Ögel
Türk Kültürü Dergisi Sayı : 118

 

SONUÇ: Evrensel bir hale gelen bu sembolleri elimden geldiğince bloğumda yer vermeye çalışacağım. Aslında bu semboller enerjilerin akışını sağlayan anahtarlardır. Evren de tesadüf diye bir şey yoktur. Ve her şeyin bir açıklaması vardır. Bu semboller insanların, kültürlerin ve inançların arasında bir köprü oluşturabilir. Tabii eğer istenirse! Bana göre ortak paydalar çok önemli! Sevgiyle,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

0

13-) Sembollerin Gizemi- Tengri Damgalı Hatti Güneşi ♥ Oz Damgası, Svastika- Gamalı Haç-

                                                     

Dünkü paylaşımım da, Altı köşeli yıldızı (ED TAMGASI) ve dünü-bugününü tartışmış. Nerede-nasıl kullanıldığını anlatmaya çalışmıştım, bulabildiğim kaynaklarla. Şimdi ise bir başka sembol olan ve dünyada genel olarak Hıristiyanlıkla özdeşleşen Haç sembolünü ele alacağım. Bu sembolü Türkler “OZ DAMGASI” olarak adlandırmışlar ve doğrudan Tanrı ile irtibatlandırmışlar. Buna göre; bu damga, ruhun Tanrı’dan dönerek ayrılması, can bulup bedenleşmesini temsil ediyor ve sonra yine bedenden ayrılıp Tanrı ile BİR’leşmeyi temsil ediyor. (aleviliğe uyuyor bu tanım) Ve keza yine Tanrı= IŞIK olarak düşünüldüğünden buradan hareketle Güneş-Ay ile de bir bağlantı kurmuşlar fakat bu güneşe veya ateşe tapma değil tam tersi bu öğelere birer kutsiyet atfederek, Yaratıcı kaynağın gök yüzündeki bir yansıması, hayatın sürdürülebilirliği açısından saygı duymuşlar. Oz Tamgası, çok sık bir şekilde alevilerin mezar taşlarında yer alır. (özellikle eski, köy mezarlarında) Böyle yazınca neyi farkediyorum biliyor musunuz? Haluk Tarcan’ın; “Anadoluya M.Ö. 13 bin yılında geldiğimizin bölgede bulunan mağara yazılarıyla ortaya çıktığını söyledi. Tarcan atalarımız 13 bin yılında geldiğine göre demek ki buzullar nedeniyle göç ettiler. 1071 tarihi Batı tarafından Anadoludaki Türk varlığını yok etmek için icat edilmiştir. En son geliş tarihimizi ilk geliş gibi göstermişlerdir dedi. Anadoluya göçebe değil, göçmen olarak geldik. Geldiğimizde yazıya ve bir kültüre zaten sahiptik diyen Araştırmacı-Yazar Tarcan, Türklerin Anadoluya ve oradan da Avrupaya yaydığı kültürünü şu şekilde anlattı: Sümerler yazıyı 5 bin yılında buldu. Biz 12 binlerde yazı elemanı içeren figürlere sahiptik. İlk okul ve üniversite bu nedenle Öntürklerde görüldü. Anadoluya ışık getirdik. Türkler, Batıya demokrasiyi, seçimi götürdüler.” Evet! Haluk Tarcan’a hak veriyorum! Farkındalık kazanıyorum. Yani birilerinin dediği gibi aslında Türkler, geldiler ve burada diğer halklarla karışmadılar! Efendim zaten Anadolu’da var olanlar da kültür ve inançlarına baktığımızda, dillerine vs Türk! Sümer-Hitit-Luvi. E! o zaman bizi kendi ülkemizde mürteci konumuna sokan, azınlık yapanlar ne yapmaya çalışıyor bir daha düşünsünler! Sözü kısa kesiyor tekrardan uzmanların görüşlerine bırakıyorum;

Atatürk Üniversitesi (AÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd.Doç. Dr. Tahsin Parlak, Hristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koydu. 

Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından 2007 yılı Türk Dünyası Hizmet dölüne layık görülen Parlak’ın, AÜ’nün 50′nci yılı nedeniyle yayınlanan ve 5.5 yıllık bir çalışma sonucu hazırladığı “Tur-An Yolunda Aral’ın Sırları” adlı eserinde Türk kültür tarihi hakkında önemli bulgulara yer veriliyor.

Parlak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi İpek Yolu’nun bilinenden yüzyıllarca önce Tur-An Yolu olarak kullanıldığını belirterek, “Kıpçak Türkçesine göre hayvanların turlatıldığı yol anlamına gelen Tur-An Yolu ipeğin bulunmasıyla İpek Yolu’na daha sonra Baharat Yolu’na dönüşmüştür. Günümüzde ise bu yol Enerji Yolu olarak adlandırılıyor” dedi.

Kıpçak Türklerinin, tarih boyunca hakim oldukları Tur-An Yolu’nda hayvanlarını pazarladıklarını anlatan Parlak, Türkistan’ın Bayındır bölgesinden başlayan yolun İzmir’in Bayındır ilçesine kadar uzandığını buradan da deniz yoluyla İtalya’ya ulaştığını ifade ederek şunları söyledi:

“Üniversitemizin TİKA ile ortaklaşa yürüttüğü ve 1999 yılında başlattığı Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi kapsamında gittiğim Kazakistan’da Aral bölgesindeki halı ve kilim motiflerini araştırırken, bu motiflerin her birinin damga olduğunu fark ettim.

Bu damgaların binlerce yıl öncesinden kayalara işlendiğini de görünce araştırmamı derinleştirdim. Bu araştırmalarım sonucu insanların son buzul döneminden sonra tekrar yeniden hayata başladığını ve evcilleştirdikleri hayvanları ile büyük tufanla dünyaya dağılan nesillerini ararken Tur-An Yolu’nu kurduklarını saptadım.”

Araştırmalarında halı ve kilimlerde kullanılan Dış Oğuzların Ok damgası ile İç Oğuzların Oğ damgasını kullanıldığını ayrıca ikisinin karışımından olan Oğuz damgasının kullanıldığını tespit ettiğini kaydeden Parlak, şöyle devam etti:

“İç Oğuzların damgasını çadır evlerin kubbelerinde kullanılan motif olduğunu, Dış Oğuzlar’ın ise dünyanın 4 bir yanını turlanıp gittikleri için ok şekli damga kullandıklarını belirledim.

Dış Oğuzlar’ın ayrıca Kıpçaklar olduğunu da belirledim. Kıpçaklar’ın tarih boyunca İpek Yolu’na hakim olduklarını ve gittikleri yerlere bu motifleri götürdüklerini kültürel ve etnografik bulgularla tespit ettim.

Bu motiflerden özellikle Oğ damgası yani çarkı felek olarak adlandırılan damganın, Avrupa’da binlerce yıl sonra gamalı haç olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Dış Oğuz’un yani 3. asırda Hristiyan olan Kıpçakların kullandıkları damganın daha sonra Hristiyanların simgesi olan Haç olarak kullanılmaya başladığını etnografik ve arkeolojik bulgularla ortaya koyduk.”

BEREKET TANRIÇASI

Avrupa’da bereket tanrıçası olarak kabul edilen pars ve kartal karışım hayvan figürünün yüzlerce yıl öncesinde Oğuzların kullandığı Simurg Kuşu olduğunu da iddia eden Parlak, bu kuş figürünün Hunlar’da da kullanıldığına dikkat çekerek, “İpek Yolu’nun her bölgesinde bu figür kullanılmıştır” dedi.

Roma İmparatorluğu’nu kuran tarihteki Tur ve Sakaların birleşimiyle ortaya çıkan Tursaklar veya Ertüskler olarak adlandırılan Türkler olduğunu da ileri süren Parlak, “Simurg kuşu Roma’nın kuruluşuyla birlikte Avrupa’da da görülmeye başlanmıştır. Bu motifi de Avrupa’ya taşıyan Türklerdir” dedi.

Orta Asya’da Turan Denizi ismiyle Tiran Denizi isminin benzerliklerine dikkat çeken Parlak,“Tur-An yani İpek Yolu üzerindeki tespit ettiğimiz etnografik malzemeleri yan yana koyduğumuzda bu yolun sırlarını yazdığım kitapta ortaya koymaya çalıştım” dedi.

MENZİL KİLİSELERİ

Orta Asya’dan başlayan Avrupa’ya uzanan hatta Amerika yerlilerine götüren yolun sırlarını kitabında ortaya koymaya çalıştığını ifade eden Parlak, Aral Gölü’nün kuruyan bölümlerinde ortaya çıkan Kelderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntıların benzerlerinin Anadolu’da bulunmasının bir tesadüf olmadığını söyledi.

Parlak, yaptığımız çalışmada Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bulanan kiliselerin de Kıpçak Türklerinin menzil kiliseleri olduğunu ortaya çıkardıklarını belirtip “Kıpçaklar 1570′li yıllarda mektupla Müslüman olduktan sonra menzil kiliseleri yerini menzil külliyelerine bırakıyor” dedi.

“Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir”

Orta Asya’daki kaya resimleriyle Alpler’deki kaya resimlerin benzerliğinin nedeninin Tur-An Yolu olduğuna işaret eden Parlak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Oğuzların damgası Azerbaycan’da ortaya çıkarılan Tunç devrinden kalma kap kaçaklarda, Erzurum’un Oltu ilçesindeki koç heykellerinde de ortaya çıkıyor.

Oğuzların Ok damgası Ahmet Yesevi Türbesi’nde, binlerce yıldır dokunan halı ve kilim motiflerinde görülürken Avrupa’da ise haç olarak karşımıza çıkıyor. Simurg Kuşu Erzurum’daki Hahulu Kilisesi’nde İshak Paşa Sarayı’nda görülürken Avrupa’da bereket tanrıçası olarak yine karşımıza çıkıyor.

Bunlar tesadüf değildir. Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir, ama gerçekler bilimsel olarak ortadadır. Hatta bu konuları üniversitemiz öğretim elemanlarından Doç.Dr. Cengiz Alyılmaz’ın çalışmalarında da teferruatlı olarak görmemiz mümkündür.”

“Batı hep çoban millet olarak tanıttı”

Batı toplumlarının Türkleri çoban bir millet olarak tanıttığını, ancak bunun gerçekle ilgisi olmadığını kaydeden Parlak, Osmanlı’daki 3 hilalli bayrağın Türklerin 3 kültürün mensubu olduğunu gösterdiğini kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkler 3 kültürün mensubudur. Birincisi (Ak Kır) yani göçebe ve yarı göçebe hayatı, ikincisi (Ak Yol) ise Turan Yolu’nu, sonuncusu (Ak Kurgan) ise şehir hayatını içine alıyor. Türkler ve Orta Asya kültür ve medeniyetinin beşiğidir. Batı maalesef bu 3 kültürden sadece göçebe olanı ön plana çıkarıyor. Oysa biz gemici bir milletiz.

Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey bir salcı çocuğuydu. Turlar çok iyi
salcıydı. Osmanlı’yı kuran Kayı boyunun salcılık özelliği biliniyor. Bunların ışığında Piri Reis’in dünya haritasını nasıl çizdiğini anlayabiliriz.

Orta Asya’daki kaya resimler derinlemesine araştırılıp incelenirse Türk milletinin binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı nasıl aştığını daha rahat görebiliriz. Bu konuda yapılan çalışmaları artırmalıyız. Türk kültürü, Avrupa’yı hatta tüm dünyayı etkilemiştir.”

Parlak, yazdığı kitabın Azeri Türkçesine de çevrilerek yayımlandığını kaydetti.

KIPÇAKLAR:

Tengri Damgalı Hatti Güneşi ♥

Türkler, Han-Tengri’nin sembolü olarak, dört kolu eşit uzunlukta (eşkenar) haç seçtiler ve buna “aci” adını verdiler. Belirtmek gerekir ki, eskiden Türk kültürü haça âşinâ idi; “eğik” haç da cehennemin ve eski yer-altı tanrılarının sembolüydü.
Önceleri, haçın yapılışı basitti; sonra gerçek bir sanat eseri oldu; bunları kuyumcular yaptılar: Rûhu parlatması ve güldürmesi için, haçın üzerini altınla kapladılar, değerli taşlarla süslediler.
Eğik haçlar, Altay’da yaklaşık üç-dört bin yıl önce ortaya çıktılar. Ancak, kesin olarak söylenirse, bunlar yine de haç değillerdi. Onları haç olarak, Tengri’ye inanç hakkında bilgi sâhibi olan Avrupalılar adlandırdılar.
Haç, yâni iki çizginin kesişmesi. Tengri sembolünde hiçbir kesişme yoktur; burada başka bir mânâ vardır. Burada güneşin yuvarlaklığı tasvir edilmiştir ki, ondan dört ışın dağılıyor. İşte Tengri böyle sembolize edildi.
Güneşin ışınları!.. Daha doğrusu, aynı merkezden gelen ilâhî nîmetlerin ışıkları. Onlar, ebedî olarak Türk rûhî-mânevî kültürünü işâret eden Semâvî tabiatın sembolleridir. Sonsuz Mâvi Gök’e inanan bir millette, başka türlüsü olamazdı.
Bâzan Tengri’nin sembolüne hilâli de eklediler. Bu ise, tamâmen başka bir mânâya geliyor, zamânı (bu dünyâyı) ve sonsuzluğu (öteki dünyâyı) hatırlatmaya hizmet ediyordu. Zîrâ eski Türkler, zamânı, ayın ve güneşin birliği olarak anlıyorlardı. (Onların on iki yıl esaslı takvimleri de buradan geliyor.)
Tengri’nin sembolünü savaş sancaklarının üzerine işlediler. Onu zincirlere takarak göğüslerde taşıdılar. Alına dövme yaptırdılar. Sanatkârlar, onu bezeklere ve motiflere işlediler… Başka türlü nasıl olsun ki? Millî gelenekler, işte buradan geliyor.
…..
Her yerde Türklerin mânevî/rûhî kültüründe Tengri’nin eşkenar (dört kolu aynı uzunlukta) haçı vardı. Ona Şark’ta “vadjra” dediler…

Han Erke, inançların yayılmaları için güç kullanmaktan kaçınmadı. Şark kavimlerinin anılarında kalan hâdiseler… Büyük hâdiseler. Tengri’-nin haçları, o zamânın “Kuşan” hanlığı döneminin Türk şehirlerinin ve mâbetlerinin yıkıntıları, arkeologların gözlerinden kaçmadı, bunlar biliniyor.

Güneşli geyik de Tengri’nin bir işâreti idi; demek oluyor ki, Türk rûhî/mânevî kültürünün bir alâmet-i fârikası. O, Türklerde haçların ortaya çıkmalarından çok önceye işaret etmektedir.
….
Ermeniler, o sırada, haçın kurtarıcı gücüne henüz inanmıyorlardı; pagan idiler. Ama, buna karşılık, herkes, altında Kıpçakların savaştıkları haçlı bayrakları çok iyi hatırlıyordu. Hayret içerisinde kalmışlardı. Grigoriy, gök yüzünde tıpatıp böyle bir haç görmüştü! İlâhî bir işâret.
Onlar, “Türklere Gök Tanrı’ları yardım ediyor” diye düşündüler.
Hristiyanlar haçın gücünü bilmedikleri gibi, istavroz çıkarmayı da bilmiyorlardı. Bunu da Kıpçaklardan aldılar.

Ermenistan, Avrupa’daki ilk kilisenin, kendisindeki yeni Hristiyan kilisesi olduğunu iddiâ etti. Bu, 301 yılında olmuştu. Orada Tengri’yi ve onun haçını kabûl ettiler. Ermeniler, Türklerin âyin törenini benimsediler. (Hristiyanların kendi törenleri bile yoktu; onlar Yahûdî dîninin sinagoglarındaki kâidelere göre duâ ediyorlardı.)

………………………………………………………………………………………………………………………….

Hemen buraya bir not düşeyim. Yani bir Kıpçak videosu ekleyeyim; http://www.youtube.com/watch?v=K8m8iRYiwUo Bu bir savaş sahnesi. Ayrıca bir başka not; Bir ara Ermeniler ve Gregoryan Kıpçaklar hakkında yazmak istiyorum. Kaynak bulabilirsem. Bunu gerçekten istiyorum. 

…………………………………………………………………………………………………………………………..

TENGRİ SİMGESİ

Buraya kadar anlattıklarıma görsel destekler vererek devam etmek istiyorum. Zira tüm dünyada dağınık olarak bulunan ve her kültürün kendi anlayışı içinde yansıttığı ortak simgeleri bir bütün olarak bir arada görebilmek hem önemlidir hem de inandırıcıdır. Zaten bilimin de amacı farklı gibi sanılan olayları, olguları ve oluşumları
inceleyip tümel bir bakış sunabilmektir. Bu bakımdan size burada anlattıklarımı sadece sözel değil, aynı zamanda görsel görüntülerle destekleyince yaklaşımım daha tutarlı ve bilimsel olmaktadır.

İlk şekilde Hitit kültüründeki Tengri damgasını sundum. İlk anda çarpıcı ve şaşırtıcı gibi görünen bu yaklaşım ilginizi çekip ilerdeki açılımları beklemenizi sağlamak içindi. Şimdi artık 7. yazıda bu açılımlara girebiliriz. Hitit güneşinin kendisi Tengri simgesi olduğu gibi, 3 adet küçük boy Tengri damgası da Hitit kralını, kraliçesini ve baş rahibi simgeliyorlar. Onların da kutsal özelliklere sahip olduklarını belirtiyorlar.
Hitit inancında Tengri damgası o kadar önemli bir yer tutuyor ki duvarlara bu damgaların farklı görüntülerini defalarca çizmişlerdir.

                             Hitit Tengri Damgaları 
  Yandaki şekilde Anadolu Çatalhöyük bölgesinde bulunan bir Hitit tapınak duvarındaki Tengri damgaları görülüyor. İlk yazıda Amerika halklarının ürettikleri Tengri simgelerinden örnekler sundum. Hem kuzey Amerika halkları, hem de orta ve Güney Amerika halklarında Tengri simgelerini bulmak mümkündür. Maya kültüründe daire içindeki artı (+) işareti hem dört yönü hem de yönetici kutsal kişiyi simgeler. Böylece 
“dört yöne hakim olan yönetici” kavramı ortaya çıkar.

  Tengriden Türeyenler
Dördüncü yazımızın şeklinde Tengri damgasından T harfinin ortaya çıkışını ve Tengri’deki T harfi ile Teo’daki T harfinin ortak bir kök damgadan (kavramdan) türediğini görmekteyiz. Ayrıca Orhon abecesindeki T1 harfi ile kalın seslilerle birleşerek bir anlamlı hece oluşturan işaret olduğundan söz ettim. Böylece Ön-Türklerin neden at ile bütünleştiklerini ve neden bu hayvanla birlikte mezara girdiklerini daha iyi anlayabilmekteyiz.
Ayrıca, T1 işaretinin bir kare üzerinde veya bir daire üzerinde duran bir ok olması tesadüf değildir. Bununla anlatılmak istenen at üzerine binmiş yönetici kişi. Ok ile yönetici ve altındaki yuvarlak ile at simgeleniyor. Zira, eskiden Türklerin inandığı bir atasözü vardı: 
“Atı olmayanın adı da olamaz.” Yani, yönetici at sahibi olduğuna göre aynı zamanda adı ve sanı vardır. Burada “sanı” olmak saygın olmak anlamını taşır. Japonların saygın kişilere “san” dediklerini hatırlatırım.

  Tengri ile Ateş ilişkisi

  Yukarıdaki şekilde Tengri damgasından türeyen diğer simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.
Aynı şeklin sağ alt köşesinde OT yazdım. Çünkü hem O harfi hem de T harfi Tenri damgasından türemiştir. Üstelik bu iki harfin yan yana gelişi bir kök sözcük oluşturmaktadır. OT, Ön-Türkçe 
“ateş” demektir. Odun, sözü de “ateşe ait” anlamını taşır. Zamanla yanan küçük bitkilere ot denmiştir. Bu sadece bir anlam kaymasıdır. Böylece Tengri kavramının /ateş, güneş/ kavramları ile ilişkisi de ortaya çıkmış oluyor.

  Dünyadan Tengri Örnekleri
Şekilde dünyadan çeşitli Tengri örneklerini görmekteyiz. Budist gelenekte Tengri simgelerine Mandala denmiştir. Sol üst köşede görülen mağara resminde insan ve elinde kalkana benzer bir Tengri damgası görülüyor. Bu mağara resminin, kesin bir tarih olmasa da, yaklaşık 6,000 yıl önce, M.Ö. 4,000 yıllarında çizildiği tahmin ediliyor.

Sağda görülen Çin damgası da çok eskidir. M.Ö. 2,000 civarı olabilir. Dairesel bir güneş ve ortasındaki ok-yay tutan savaşçı Tengri’nin yer yüzündeki elçisi olarak düşünülmüş olabilir.
Sol alt köşedeki resim bir Tibet mandalasıdır. Küçük renkli taşlardan yapılmış olan bu Tengri simgesi mutluluk ve barış için oluşturulmuştur
Sağ alt köşedeki pişmiş topraktan yapılmış çömlek üzerindeki şekiller de aynı kavramı simgeliyorlar. Spiraller güneşi veya yıldızları, artı işareti ise kollarını iki yana açmış insanı simgeliyor. Böylece güneşe tapan veya gökteki yıldızlara bakan insan kavramı ortaya çıkmış oluyor. Bu çömlek yukarı Nil (bugünkü Sudan) bölgesinde bulunmuştur.

Görüyoruz ki, kadim kültürlerde sanat asla süs olarak algılanmamış ve dekor olarak görülmemiştir. Bugün sanat eseri olarak tanımladığımız örnekler aslında dini öğeler taşıyan mistik simgelerdi. İnsanlar sanat için sanat yapmıyorlardı,“inanç dünyalarını simgeleştirmek için” sanat yapıyorlardı. Yani, toplum için sanat yapıyorlardı. 

YAZI KAYNAK; http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k7.htm Bu sayfanın devamı var, bir kaç bölüm devam ediyor. İlgilenen olursa siteye uğrayıp baksın derim. Çünkü bir biriyle bağlantılı!

HALUK TARCAN ANLATIMIYLA; 

  • Ön-Türkçe tersine (L) harfı ÖG damgasıdır, anlamı felsefi- yüksek düşünce yani Tanrıya erişmek için gerekli düşünce demektir
  • Ön-atalarımız adet ÖG damgasını uçlarından bir haç şekli oluşturacak  şekilde birleştirmişlerdir.. 4 sayısı, Dört cihan demektir ki, bu şekil 4 cihanda Tanrıya erişme düşüncesine sahip olma demektir.
  • HAÇ diye görülen şekil ise, Ön-Türkçede, OQ damasıdır Günahsız olmayı ifade eder. İ.S.4’ncü yılda Vatikan tarafından kabul edilmiştir.
  • Aslında meydan gelen şekil HAÇ değil, UÇ damgasıdır, El işlerinde bu şekil  genelde 5 kollu olarak geçer ve adı yanar/ döner’dir. Çünkü şekil , dönme hissi  verir. Bu UÇ damgası Ruh’un dönerek Tanrıya erişmesini ifade eder.
  • Bu ön-Türkçe damgayı Kandıra hazinesindeki 123 parça Sikke üzerinde buluruz (prof.M.Tekin , Bizans  Sikkeleri, Yapı Kredi bankası) Araştırmacılarımız bu damganın “yeldeğirmeni” diye değerlendirmişlerdir.
  • İstanbul Arkeoloji müzesinde Bizans sikkesi denen ve 1numara ile kayıtlı olan sikke gene bu damgayı taşır(Prof. A.Alpay, İst. Archeo. Mus. A Turizm, 1995)
  • İ.Ö. 500 tarihi verilen bu sikkeler bu tarihte, İstanbul’da  Bizanslıların değil , Ön-Atalarımızın bulunduklarını gösterir.
  • Bu sikkelerin öteki yüzünde Ön-Türkçe OY-ÖGÜY ; yani düşünme yeteneği yazılıdır (K.Mirşan)
  • UÇ damgası şeklinde düzenlenmiş olan bu ÖG damgaları, Kilim, Hallarımızda mevcutturlar. Antalya Yat limanında bir evin tahta penceresi bu UÇ damgasıyla r.bir sanat şaheseri olarak süslenmiştir.( eğer ,hâlâ duruyorsa?)

Bizans Sikkesi üzerinde ÖG Tamgası ve “Düşünme Yeteneği” yazan ÖnTürkçe bir cümle. (Kazım Mirşan)

Sn. Haluk TARCAN

Dipçe:

Kişiler Tengri katında, Kozmoz da, renksiz, kokusuz, hareketsiz ve şekilsiz olarak  uyu usuq (uyuşuk) halde bulunurlar. Kişi Tengri’nin buyruğu ile OZ laşıp (Mana dan Maddeye geçip, şekil değiştirerek – Metamorfoz) AT ılıp UÇ arak (döne döne) yeryüzüne iner. VAR olur, CAN olur, KİŞİ olur. (CANlanır) Ön Türkler de > OK Kişisi olur ON Kişisi olur.  Öldüğünde ise kişi tekrar “OZ” laşarak, “AT” ılır, “UÇ” ar ve ” Tengri” ye geri döner.

OZ (sözde svastika ve gamalı haç) Tamgası’nın tarih öncesinden MU kökenli ve MU alametlerinden biri olduğuna, dünyaya da buradan yayıldığına dair bir düşünce de mevcuttur.

Kaşgar Türk Kilimi

Moğolistan Kubilay Han Heykeli

Grek Miğferi diye adlandırılan ve Yunanistandaki bir müzede bulunan miğfer

Roma’da bir mozaik

Günümüz Kamları

Camii ve Klise

Japon Samuray Giysisi

VE YİNE KONUYLA ALAKALI BİR VİDEO HAZIRLAMIŞLARhttps://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=NOXNQmXkP7s

sonuç; Şu an da kullanılan simgelerin geçmişte nerelerde, nasıl bir hâl alarak bugüne geldiğini okumak gerçekten çok heyecan verici ve güzel bir şey! En azından Simgelere “ÖCÜ” muamelesi yapanların yargıları kırılsa bile “kârdır.” Sevgiler…

12-) Sembollerin Gizemi- Mu Kozmik Diyagram- Ed Tamgası- Çolpan Yıldızı- Davud’un Kalkanı- Mühr-ü Süleyman-

looooooo Hemen tüm inançlarda ve kültürde bu sembole rastlarız. Her toplum kendi meşrebince yorumlayıp, tabiatlarına göre bir anlam vermiş. Peki bu sembolün ilk kullanım alanına çıktığı yer neresi?  Görselde ki mühür, İslam ve Yahudî dünyasına göre Davud mührüdür. Davud’un MÖ.1000-MÖ.962 yılları arasında yaşadığı düşünülmektedir. Genelkurmay Başkanlığına göre ise 7000 yıllık kaya çizimlerinde bulunan bir Türk tamgasıdır. Moğolistan devletine göre de bir Türk tamgasıdır ve bu nedenle Moğol meclisi bahçesinde Türk tamga anıtında bulunmaktadır. Tarihçilere göre ise Museviliği benimsemiş Hazar Türkleri tarafından Yahudî, İslâm dinini benimsemiş Türkler tarafından da İslam dünyasına geçmiştir. Keza bir diğer görüş; “Altı kollu yıldız motifinin daha tunç devrinden itibaren Ortadoğu coğrafyasında sıklıkla kullanıldığı arkeolojik kalıntılardan bilinmektedir. Roma, İbrani, Asur, Bizans gibi eski medeniyetlerden kalan eserler üzerinde de göze çarpmaktadır.” (peki buralara nereden gelmiştir?) Mitoloji de ve Pagan dönemlerinde de kendisine bereket ve güç atfedilmiş bir sembol olmuş bunu da belirteyim. Öncelikle klasik olarak günümüzde nasıl adlandırılıyor ona bir bakalım;

1-) DAVUD’UN KALKANI= İsrail bayrağında bu simge dalgalanır. ve Yahudiler adeta kendi kimlikleriyle  özdeşleştirmişlerdir. Davud’un Yıldızı veya İbranice adıyla Davud’un Kalkanı (מָגֵן דָּוִד veya מגן דוד: Magen David), ismini tarih öncesi İsrail’in kralı Davud’dan alır. Davud’un oğlu Süleyman’ın adıyla, Süleyman’ın Mührü olarak da anılır. Genel olarak Museviliğin ve Yahudi kimliğinin bir sembolü olarak kabul edilir. Aslen kalkanı sembolize etmekle beraber Orta Çağ’dan beri Yahudi Yıldızı olarak bilinmiş ve daha eski bir sembol olan Menora (Yedi Kollu Şamdan) ile birlikte adı Yahudilikle beraber anılmıştır.

 İbranice’de magen sözcüğü, savunma anlamındaki “lehagen” veya “hagana” sözcükleriyle aynı köke sahiptir ve “savunucu, koruyucu” anlamını taşır. Ayrıca İbranice’de askeri bir savunma aracı olan “kalkan” için de magen kelimesi kullanılır.
 
İsrail Devleti’nin 1948 yılında kurulmasıyla beraber, Davud’un Kalkanı İsrail bayrağında yer almıştır. Hıristiyan ve Yahudiler arasında mühr-i Süleyman’a “Davud Yıldızı” denilmektedir. Onlar altıgen mührün üzerindeki yıldızın her bir köşesinde sıra ile İbrahim, İshak, Yakup, Musa, Harun ve Davud isimlerinin yazılı olduğuna inanırlar. Bugünkü İsrail devletinin bayrağı üzerinde de hexagram bulunmasının sebebi budur. Mühr-i Süleyman’ın önemi Yahudilerce bir amblem olarak kullanılmaya başladıktan sonra artmıştır. Mührün, İlahî himayeyi sembolize ettiğine inanan Yahudiler sonraki dönemlerde bu şekli sancak ve flamalara, muskalara nakşetmişler, büyücülük tılsımı olarak sıklıkla kullanmaya başlamışlar, zamanla ona kudsiyet atfedilmiş ve özellikle dinî ikbal uğrunda kullanmışlardır.

 2-) MÜHR-Ü SÜLEYMAN= İslamiyette de bu sembole önem verilir. Hz. Süleyman hürmet görür.Yüce ALLAH’ın CELÂL ve CEMÂL sıfatlarını sembolize eder. Bu yüzden Gök ikilisi, yani iki ilahi vasıf açıklaması son derece yerindedir. Kur’an’da anlatıldığına göre, Hz. Süleyman bu MÜHÜR’ü yüzüğünde taşırmış. O yüzüğe sahip olduğu sürece de kuşların, Karıncaların dilini anlar, cinlere hükmedermiş. Bir gün cinlerden biri bu yüzüğü çalmış, SÜLEYMAN da bu kudretini kaybetmiş.  Mühr-i Süleyman, İslam tezyini sanatlarının metal, ahşap, mimari, dokuma gibi pek çok dalında da nakış amaçlı kullanılmıştır. Birinin tepesi diğerinin tabanına geçirilmiş iki eşkenar üçgenin figüratif birleşimindeki kontrast, özellikle yapı süslemelerinin göbek motifi olarak çok cazip görülmüştür. Mühr-i Süleyman’ın bulunduğu yere şeytanın giremediğine dair halk inancından dolayı da taş, ağaç, cam, kağıt vb. satıhlarda merkezî motif niyetine kullanılmıştır. Yine bu inanıştan dolayı Cami,  Alevi-Bektaşi tekkeleri vb. mekanların kubbe veya tavan nakışlarında  mühr-ü Süleyman desenleri bulunur. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları ve İlhanlıların eserlerinde bilhassa kubbelerin kilit taşlarında sık rastlanır. Osmanlılar da ise başta hamam kubbe delikleri olmak üzere mezar taşları, cami tezyinatları, anıtlar ve kemer kilit taşlarıyla; çini, seramik gibi mimariyi ilgilendiren hususlarda şeytanı uzaklaştırma amacıyla; mutfak eşyalarında, çeşmelerde, sebillerde zehirlenmeye karşı tılsım niyetine; serpuş, tolga vb. başlıklarda güç sembolü olarak; giyim eşyaları ve takılarda hırz ve vefk olsun diye kullanılmıştır. Nitekim Barbaros Hayreddin Paşa’nın, rüzgara hükmedebilmek maksadıyla sancağına Mühr-ü Süleyman motifi nakşettirmesi bu geleneğin bir neticesidir. Aynı motif “Ön Türk” devletlerinin sancaklarında da kullanılmıştır. Yine Karamanoğlu Beyliği, Teke Beyliği Sancağı ve Candaroğulları Beyliğinin bayraklarında bu arma vardır… Safevi-Kaçar-Afşar-Akkoyunlu-Karakoyunlu Türkmen devletlerinde de görülür. Hindistanda ki Babür İmparatorluğunda da…

3-) ÇOLPAN YILDIZI=  Hilal simgeli bayraklar Ön Türk boylarında da kullanılmış. Mührü Süleyman olarak adlandırılan yıldızın kökeni Orta Asya’ya uzanıyor. 

SUNA-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü’nce ortaya çıkarılan Mührü Süleyman amblemli eski Türk bayrakları, Antalya’da günün konusu olurken, bu çalışmaya bir destek de, Türkoğuz Oluşumu’ndan geldi. Türkoğuz Oluşumu adına bilgi veren İpekyolu Orta Asya Devran Grubu Başkanı Yazar Serhat Kunar, Mührü Süleyman ve Hilal simgeleri taşıyan bayrakların, sadece Antalya ve Alanya’da değil, Orta Asya’da Ön Türk boylarında da kullanıldığını açıkladı. Serhat Kunar, açıklamasında, Mührü Süleyman diye adlandırılan bu yıldız simgesinin, Türk boylarında ‘‘Çolpan Yıldızı’’ olarak tanımlandığını söyledi. 

Ön Türk boylarında, iç içe geçmiş iki üçgenden oluşan altıgen yıldız şeklinin ‘‘Tamga’’ olarak kullanıldığını ifade eden Tarih Araştırmacısı Serhat Kunar, şunları söyledi: 

Yaratan ve Yaratılan= ‘‘Ön Türk Tarihinde iç içe geçmiş iki üçgenden oluşan bu altıgen yıldızın ‘‘Yaratan ve yaratılan’’ı ifade ettiği belirtilmektedir. Ön Türk boylarında bu yıldız ‘‘Temur Kazık’’ yani Kuzey yıldızını simgelemektedir. Daha sonra bu yıldızın adı, bazı Türk boylarınca ‘‘Çolpan Yıldızı’’ olarak adlandırılmıştır. Çolpan Yıldızı, tüm Türk boylarınca, Yaradan Tanrı’nın bir lütfu ve kendilerinin yıl göstericisi olarak kabul edilmiş ve ‘‘Temuk Kazık’’ yani kırmızı renkli sabit yıldız olarak isimlendirmişlerdir.’’ Kutsal Işık Salamon= İç içe geçmiş iki ters üçgenden oluşlan altı köşeli bir yıldız olarak betimlenen bu yıldızın, M.Ö. 4 binlerden itibaren, Orta Avrupa’da İdil-Ural ve Alplerde, Anadolu ve Mezopotamya’da görülmüş çeşitli Gök-Kög Türklerinin damgalarında kullanıldığını ifade eden Kunar, bu simgenin Mezopotamya’da da kutsal ışığı ifade ettiğini söyledi. ‘‘Isolaman-Salamon’’ denen kutsal ışığın Arap dilinde fonetik söylenişle ‘‘Süleyman’’a dönüştüğünü ifade eden yazar Kunar, açıklamasına şöyle devam etti: ‘‘Zamanla, Mezopotamya kavimlerince bu yıldız, ‘‘Süleyman’ın Yıldızı’’ olarak anılmıştır. Daha sonraları ise, 6. Yüzyıl’dan itibaren Hazar Denizi’nin kuzeyi ile Ural Dağları arasındaki steplerde imparatorluk kuran ve Musevi inancı kabul eden Hazar Türk İmparatorluğu’nun bayrağı oldu. Ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde, Antalya’da Hazar Türklerinin torunları olan Karaylar’a rastladığını ve onların eski Antalya’da, 200 hanelik bir topluluk oluşturduklarını anlatır. Evliya Çelebi, Alanya’da çok miktarda Musevi Karay Türkleri’nin bulunduğunu bildirmektedir. Nitekim Antalya ve çevresine yerleşen Teke Türkmenleri’nden dolayı bu bölgenin adı Teke Sancağı olarak isimlendirilmiş ve 14 Mayıs 1373′te Teke Beyi Mehmet Bey, Antalya burçlarına beyaz zemin üzerine kırmızı altı köşeli yıldız ve uçlarında Müslüman Türk’leri de betimleyen altı adet hilal ekleyerek ve bayrak ucunda kutsallığı ve göksel ışığı betimleyen çift şerit eklenmiş Hazar Bayrağı’nı asmıştır.

4-) ÇOLPAN YILDIZININ TÜRK MİTOLOJİSİNDEKİ YERİ= Çolpan – Türk, Altay, Moğol ve Buryat mitolojilerinde Gezegenler Tanrısıdır. Colman, Çolbun, Çolmun, Çulban, Çolman ve Moğolcada Solbon, Solbun, Sulban olarak da bilinir.

Özellikleri
Gezegenleri yönetir ve birbirleriyle çarpışmadan hareket etmelerini sağlar. Adı gökyüzündeki en parlak gezegenlerden birine verilmiştir (Venüs). Türklerde Dişil olarak algılanmıştır. Esege Han’ın oğludur. Bir kelime benzerliği nedeniyle yanlış olarak “Çoban Yıldızı” dendiği de olur. Bir başka görüşe göre de Çobanların bu yıldızı yön bulmakta kullandığı ve bu nedenle de Çolpan’ın aynı zamanda bir Çoban Tanrısı olduğudur. Çoban kılığında dağlarda gezdiği söylenir.

Tançulpan
Tançulpan Hanım – Türk ve Altay mitolojisinde Orman Tanrıçası. Çolpan ile alakalı bir ruhtur. Orman Tanrısının kızı veya torunu olarak bilinir. Omzuna yeşil şal örter. Rüzgardan daha hafif bir elbisesi vardır ve tüm vücudu görünür. Başında çiçeklerden bir çelenk vardır. Neşeli bir genç kızdır. Şafak sökerken gezer ve Çolpan ile de akrabadır. Macarların şafak Tanrıçası Hajnal Anyácska’yı akla getirmektedir. Sözcük, Tan ve Çulpan kelimelerinin bileşik halidir. Türkçede Venüs gezegenine yaygın olarak “Tan Çulpanı (Tan Çolpanı)” denmektedir, dolayısıyla bu Tanrıça aslında Moğollarda erkek olan Çolpanın, Türk kültüründe dişil olarak algılanmasının bir sonucudur.

Etimoloji
(Çol/Çul/Sol/Sul) kökünden türemiştir. Eski Moğolca Solbun (gök cismi) sözcüğü ile bağlantılıdır.
Kaynak: Deniz Karakurt, Türk Söylence Sözlüğü)

5-) ED TAMGASI= 

ED tamgası Ön-Türkçe’de “ Var Etme, yaratma” anlamına gelir. KÜN-EKİ ( GÜN-AY, Güneş ve Ay ) sembolü içiçe, tersyüz iki üçgendir. Altı köşeli yıldız ( Hexagram ) olarak da bilinir.Bu şekli İdil-Oral ve Alplerde Kamunlar vadisinde, şu şekillerde görürüz.
 

 

EDİN-ER, EDİN-İR, DİNGİR, TENGİR, TENGRİ, TENRİ ve TANRI değişiminden geçmiştir. EDİN-ER, Sümercede TANRI demekti. Sonraki bin yıllarda DİNGİR de aynı anlamda kullanılmıştır.
EDİS kelimesi, M.Ö.3000’lerde Ege bölgemize ve Yunanistan’da varlık gösteren ve Ön-Türk olan Pelasglar’da Tanrı anlamına gelirdi. I O = ED IS ONG = Yaratma Başarısı = Yaratan demekti.
 
Ön-Türkçe’de UÇU-EKİ tanımlanır. “Gök İkilisi” anlamına gelir. M.Ö.3000 yıllarında Ortadoğu’ya indiği sanılmaktadır. Aslı bilinmediği fakat kutsal sayıldığı için İslamiyet’te Mühr-ü Süleyman, Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta Davud’un Yıldızı ( Star of David ) olarak bilinir. Selçuk ve Osmanlı sanatında, çiniler, tabaklar, sahan ve siniler üzerinde, tahta ve tavan süsleri arasında çok sık kullanılmıştır…
 
 
6-) MU KOZMİK DİYAGRAM=  Mu kıtası ile Alevilik arasındaki benzeşmeye belki başka bir zaman değineceğim fakat Atatürk Türkler’in kökenin Mu’da olduğuna inanıyordu. Bu konuda araştırma yapmış, raporlar hazırlatmıştı fakat ömrü yetmedi, çalışmalarını tamamlamaya. Bugün yerli ve yabancı pek çok kişi ve Türkolog, tarihçiler Türk Tarih Tezi üzerinde duruyorlar. Dayanak olarak da; Anadolu da yaşamış ve medeniyetler kurmuş insanların Orta Asya da ki Türkler ile inanç kültür-dil benzeşmeleri. Benim şu an ki konum farklı olduğundan eğer vaktim olursa ve kaynaklar da elime geçerse bir zaman oralara da değinirim. Yani umarım, söz vermeyeyim.!! Sonuçta ben uzman değilim. Anlattıkça, kavrıyorum, ilgilenen olursa da “okur” diye paylaşıyorum. Her neyse şimdi tekrar Mu kozmik diyagrama dönelim…
 
 

  Mu dini sembollerinin en önde geleni, “Mu Kozmik Diyagramı”dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, “Ra” nın, yani tek Tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, iç içe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir.
Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü simgeler. Her ikisinin bir arada oluşturduğu 
altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın her bir ucu bir fazileti sembolle anlatı ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.
Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan’a, Kozmik İnsan’a, ulaşmak zorundadır.
  Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay’dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler.

  Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini simgeler. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis’e buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Yunanistan’a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.
  Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiyasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiyasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır’ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacal’ lerin uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bu törenin ayrıntıları Mısır uygarlığının incelenmesi ile netleşebilir.

 Mu dininin dört temel kavramı vardır;

1-Tanrı tektir. Her şey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.
2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.

3- Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
4- Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.

  Şimdi Mu ve Atlantis döneminden kalan bazı kutsal sembollerin incelemesini yapalım. Özellikle zamanımızda kullanılan bazı sembollerin aslında ne kadar eski kökene dayandığını ve anlamlarını ne kadar hatalı bildiğimizi görelim.
Önce Mu Kraliyet Armasını inceleyelim. Bu armadaki şekillerin büyük bir bölümü, Hintliler, Maoriler, Nevada ve Meksika yerlileri, Guatamalılar ve Gobi çölünde yaşamış bazı topluluklar tarafından kullanılmıştır. Aşağıda Mu Kraliyet Arması görülmektedir. Bu armayı bölüm bölüm incelersek;  En dışta yer alan bölüm, Mu alfabesindeki M şeklidir ve ayrıca bu kıtanın simgesel harfidir. Harfin Mu dilindeki okunuşu da “Mu” olarak söylenir. Bu şekil aynı zamanda yedi rakamındaki şeklin benzeridir ve tekamül yasalarını hatırlatır. M harfinin Maya ve Mısır alfabesinde Ma olarak okunduğu ve Maya kökenli olduğu da söylenir.

  Armanın merkezindeki hiyeroglif şekil “U-lu-mil” olarak okunur, ki “ ….. İmparatorluğu” demektir. Bu şekil aynı zamanda dört sayısını ve dört gücü de ifade etmektedir.

Hiyeroglif şekli çevreleyen daire, güneşi temsil eder. Bu hiyeroglif ile birlikte “Güneş İmparatorluğu”denebilir. En dıştaki şekil ile üçü bir arada “Mu güneş İmparatorluğu” anlamına gelir.

  Armanın içindeki sekiz köşeli yıldız, sekiz temel noktayı simgeler ve Mu’nun dünyanın her yanına hakim olduğunu gösterir. Çevresindeki daire ise, bir evren sembolüdür. Bu evren insanındır. Mu’nun ışınları, etkisi bütün insanlığa ulaşmıştır denilmektedir.

  Mu Kraliyet Arması’ndaki şekillerin halen pek çok yaşayan kültürde, üstelik aynı anlam bütünlüğünde kullanılması ilginçtir. İşte bu gördüğümüz sembollerin kökeninde yatan gerçek anlamlar Mu Kıtasından bu yana pek çok uygarlığa ve günümüze uzanmaktadır.
Bugün özellikle Japonya’nın bayrağındaki güneş şekli ve kendilerini “Güneş İmparatoru” olarak anmalarının kökeninde bu nedenler yatmaktadır. Büyük ve eski bir uygarlığın kültür kalıntılarıdır bunlar.

Şimdi de yine Mu’dan kalan “Mu Kozmik Diyagramı” nı inceleyelim. Bunu önce bir bütün olarak gördükten sonra, parça parça anlamlarına değinelim.

  Önce aşağı doğru inen mavi renk tonlarıyla verilen sekiz şerit ile başlayalım. Bu sekiz şeridin her biri ruhun tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaları ifade eder. Ruh en alt kademeden, yani cansız varlıktan mükemmele, yani kamil-olgun insana ulaşmak zorundadır. Bu bölümde ruhun ölümsüzlüğü ve tekamülü için yeniden doğuşu anlatılmak istenmektedir. Bu sekiz yol, Buda’nın öğrettiği sekiz bilgeliğin hemen hemen aynısıdır.
Altı köşeli yıldızın çevresindeki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu dünyasal 12 kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Bu 12 kötü eğilim iğvanın simgeleştirilmiş halidir.

  Çemberin içinde daha önce de bahsetmiş olduğumuz çok önemli bir sembol olan altı köşeli yıldız vardır. Bunu Yahudi dinine mensup kişiler kendilerine aitmiş gibi göstermekle birlikte sembolün kökeni kadim uygarlıklara dayanır. Bu Adalet Yıldızı’dır ve iyilik ile kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yanı tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü anlatır. Ayrıca yıldızın altı köşesi, insanın tanrıya ulaşması için sahip olması gereken faziletlerini gösterir. Yıldızın ortasındaki daire güneşin, “Ra” nın, yani tek tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun simgesidir. Üçgen içindeki daire yerine göz sembolünün de kullanıldığını söylemiştik. Bu sembol, Osiris ile Atlantis’e, buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Pisagor ile Yunanistan’a ve nihayet günümüze ulaşmıştır.

Görüldüğü gibi Mu’nun en önemli sembolü olan Mu Kozmik Diyagramı bize, kamil insan olma, tanrıyla bir olma yolunu çizmekte. Bütün dinlerin esasında olan genel yaklaşımları ve tanrının tekliğini bir sembolde anlatılabilmektedir Bize Mu’dan kalan bir sembolünde, dört temel gücü simgeleyen haç olduğunu görüyoruz. Yapılan kazılarda çok değişik haç sembollerine rastlanmıştır. Bu haçlardan bazılarının uçlarının sağa, bazılarının ise sola kıvrık olduğunu görüyoruz.

  Tarihte ‘Gamalı Haç’ olarak da bilinen Hitler’in uçları sağa kıvrık haçı rasgele seçilmiş bir sembol değildir. Zira uçları sola kıvrık haç mutluluğun, iyiliğin gücünü simgelerken, uçları sağa kıvrık haç ise mutsuzluğu ve kötülüğü simgelemektedir. Haç sembolü daha sonra Hıristiyanlar tarafından kullanılmış fakat dört gücü simgelediği unutulmuş ve yerine ikincil sembol olan İsa’nın çarmıha gerilmesini kutsanmak için kullanılmıştır. Görüldüğü gibi bu sembol de asıl anlamının dışında kullanılmakta veya bizler onu bu şekilde öğrenmekteyiz. Bunun dışında birleşik semboller üzerinde oynamalar ile iyi veya kötü amaçlı etkilemeler yapmanın mümkün olduğunu tüm ezoterik metinlerde hep söylüyoruz.

Örneğin beş köşeli yıldız ki bizim de bayrağımızda bulunan çok değerli bir semboldür, etrafına çizilen bir çember ile şeytana tapanların simgesi olarak kullanılır. Aynı şekilde altı köşeli yıldızın içine konulan ters duran haç ve bunların yine bir çember içine alınmasıyla şeytana tapanların simgelerinden birini elde ederiz. Bu nedenle sembolleri doğru tanımlamak ve iyi tanımak gerekir. Aynı sembolü küçük nüans çeşitliliği ile  pozitif ve negatif kutuplar günümüzde de kullanmaktadır. Bu gözlemi yaparsak iyi ve kötüyü çok rahat ayırabiliriz.

  Sembollere ilgi duyanların bu bilgilerini arttırmaları ezoterizm araştırmaları için çok gerekli, çünkü yaşamın içinde bazen öyle ilginç olaylar, rüyalar, vizyonlar görülüyor ki, bunların asıl nedenini anlamak için sembolleri ve bize iletilmek istenen mesajları anlamak gerekiyor. Sembol dilinden anlayanlar için yaşam farklı bir boyut, farklı bir tat kazanır. Çünkü herkesin göremediğini görebilir, yaşamın o an size vermek istediğini ve olayların arkasında yatan gerçeklerin neler olduğunu bulabilirsiniz. Eşzamanlılıkların ve paralel evrenin sembollerini iyi anlamanın başka hiçbir yolu yok ki!. Kaynak= Batık Ülke Mu Uygarlığı- Hans Stephan Santesson- Ruh ve Madde Yay http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k_u8.htm

 7-) SONUÇ=  Görüldüğü üzere semboller zamanla asıl kullanım alanı dışına kaymış ve her millet kendi görüşleri çerçevesinde bir yol oluşturup ona göre anlamlar yüklemiştir. Bugün hangi değerleri taşırsa taşısın. Geçmişin izleri hep üzerinde olacaktır. Her kesimin yaklaşımına saygı duyarak ve atfettikleri duyguları önemseyerek bir karşılaştırma yaptığımızda açıkça ortaya çıkan şu ki; bu sembol ve ona benzer daha niceleri hep aynı yerden coğrafyalara yayılmış. Bunun artık bir önemi olsun veya olmasın, herkes ne amaçla sahiplenirse o derece güzel bir bakış açısı çıkmış. Tabii art niyetle kullananlar da var onu ayrı tutuyorum.
 
En iyisi bu makaleyi bir deyişle bitireyim. Hem içinde barındırdığı görsel sembolleri, hem de gayet batini sözler içeriyor;
 
Özlem Taner- Lamekandan İçeri ; http://www.youtube.com/watch?v=WHcvzpBwyEs Burada Yaratıcı’nın betimlemesi yapılmış. Yani O’ sanki kendini anlatıyormuş gibi yazılmış. Hem her şeyle bir ve bütün olduğunu, hem de din-iman, küfr-mümin ayrımının kendisinde olmadığını anlatmışlar. Velhasıl kelam çok güzel bir deyiş,. Aşk ola. Hû… 
 
NOT= Her zaman, her türlü öneri, görüş ve eleştirilerinize açığım. Görüşmek üzere…
 

11-) Tarih Boyunca Türklerde Astronomi Doç. Dr. Yavuz Unat

astro Tüm bilim tarihine baktığımızda hem Batı’daki hem de Doğu’daki uygarlıkların bilimlerin gelişmesine önemli katkılar yaptıklarını biliyoruz. Bu uygarlıklar arasında Türkler de yer almaktadır. Türklerin ilgilendiği ve katkı yaptığı bilimler arasında astronomi de bulunmaktadır. Türklerin astronomi bilimine hem kuramsal hem de kılgısal düzeyde katkı yaptıklarına ilişkin elimizde yeterli kanıtlar vardır. Örneğin, astronomi tarihinin en önemli gelişmelerinden biri olarak kabul edilen gözlemevlerinin kurumsallaşmasındaki çabaları oldukça önemlidir. Türkler, bilim ve astronomi tarihi açısından oldukça önemli gözlemevleri kurmuşlar ve bu gözlemevlerinde dönemin ünlü astronomları çalışmıştır. Bu bildiride Türklerin tarih boyunca astronomi bilimine yaptıkları katkıları ve önemi anlatılacak ve modern astronomiye etkileri tartışılacaktır.

Eski Türklerde Astronomi ve Kozmoloji

Orta Asya Türk tarihi M.Ö. 8000’lere ve hatta çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, taş devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak taşından ve taştan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır. Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir. Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir. Evrenin çeşitli görünüşlerini, mekan ve zaman içinde tüm evreni kapsayan bir düzen olarak açıklama girişimi proto Türk sanılan Çular’a (M.Ö. 1059–249) atfedilmektedir. Çular’a göre evren ve evrenin görünüşleri, gök ve yeryüzünü temsil eden ve birbirini tamamlayan iki zıttan, iki evrensel nefesten oluşmuştur. Çular’ın bu kozmolojine evrensel olma iddiasında bulunduğundan “Evrenselcilik” ya da “Evrencilik” adı verilmektedir. Çular’a göre evren, silindirik gövdeli ve kubbeli bir otağa ya da üstünde otağ şeklinde şemsiye bulunan iki tekerlekli bir arabaya benzer. Şemsiye 28 bölümdür ve bunlar 28 burcu; arabanın iki tekerleği
ise Güneş ve Ay’ı temsil eder. Gök bir kubbe biçiminde; yeryüzü ise dört veya sekiz köşelidir ve deniz içinde yüzer. Kutup Yıldızı (AltunKazguk – Altın Kazık ya da Demir-Kazguk – Demir Kazık) gök kubbenin merkezidir. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup Yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla döner. Kutup Yıldızı göğün hükümdarıdır; göksel tanrının sarayıdır. Etrafındaki yıldızlar hükümdarın ailesine ve etrafındakilere benzer. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmiştir. Hükümdarın arabası Yitiken (Yedi Hanlar, Büyük Ayı Takımyıldızı), Kutup Yıldızı’na bağlı olarak dairesel hareket yapmaktadır. Bu yıllık takvimi belirler. Yıllık dolanımın yanında yıldızları taşıyan gök çarkının da dolanımı vardır. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştır. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunur. Ordug adı verilen bu kentin plânı da göksel düzeni yansıtır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki işler de hükümdarın çevresinde dönmektedir.

Semerkand Gözlemevi ve Uluğ Bey

15. yüzyıl Türkistan için parlak bir dönemdi. Bu yüzyılda burada bilimsel faaliyetler Timur’un (1369-1405) çabalar›yla yoğunlaşmış, bir entellektüel canlanma bafllam›flt›. Timur bilimi desteklemiş, biliminsanlarını etrafında toplamaya bafllamış ve bu amaçla çeflitli kurumlar inşa ettirmişti. Özellikle kendi başkenti olan Semerkand’a büyük önem veriyordu. Semerkand şehri, daha çok Timur’un torunu Uluğ Bey’in (1394-1449) çabalarıyla bir bilim ve kültür merkezi haline geldi. Uluğ Bey, hem hükümdar hem de çağını aşmış bir bilim insanıydı. Özellikle gökbilim ve matematiğe e yoğun ilgi göstermiş ve hayatı boyunca bu bilimlerle uğraşmıştı. Ününü de bu alandaki çalışmalarına borçludur. Uluğ Bey’in, hükümdarlığı sırasında Semerkand’da kurduğu medrese ve gözlemevi de bilim tarihi açısından oldukça büyük önem taşır. Bu gözlemevinde yapılan çalışmaların sonuçlarını içeren Uluğ Bey Zîc adlı eseri Doğu’da ve Batı’da uzun yıllar bir başvuru kaynağı olarak kullanıldı. Bu gözlemevinde, Matematiğin Anahtarı adlı eserinde ondalık kesirleri kuramsal yönden inceleyen Gıyasüddin Cemşid el-Kafli (?-1437), Uluğ Bey Zîci’nin hazırlanması na katkıda bulunan Kadızâde-i Rûmî (1337-1412) ve Fatih Sultan Mehmet’in isteğiyle İstanbul’a yerleşen Ali Kuşçu (ölümü
1474) çalışmalar yaptılar.

http://80.251.40.59/humanity.ankara.edu.tr/unat/yu/T27.pdf

0

BİR BAŞKA ANLATIMLA HAYAT AĞACI 11-)

Kadim kültürlerin hemen hepsinde Hayat Ağacı simgesini bulmaktayız. Bu ağaç, bizim bildiğimiz ve ‘ağaç’ olarak tanımladığımız bitkiden çok farklı kutsal anlamlarla yüklüdür. Altta solda görülen Amerikan Navajo halkına ait bir çizimde kutsal ağaç merkezde bir kare içinde ve kareyi çevreleyen küçük boyda çizilmiş olan insanlar bulunuyor. İnsanlardan büyük boyda olan ve parmakları dal şeklinde olan dört varlık doğa tanrıçalarıdır. Örgülü saçlarından ve etek giymelerinden onların birer koruyucu  tanrıça oldukları anlaşılıyor. Benzer bir yorumla, bunların şaman kadınlar olduklarını ve tüm insanlığa tedavi için bitkiler sunduklarını söyleyebiliriz.

  Sağdaki resimde ise bir Asya (Türk) halısı görülüyor. Yine merkez yeri kaplayan geniş ve yüksek bir ağaç ve etrafında uçuşan kuşlar görülüyor. Bu ifade şeklinde kuşlar insanları ve yerden göğe doğru yükselen ağaç da tüm canlılara hayat veren  kutsal enerjiyi simgeliyor.

 

  Anadolu’ya geldiğimizde kutsal hayat ağacının önemli bir simge olarak devam ettiğini görüyoruz. Alttaki resimde solda (1) görülen Hitit kabartmasında iki boğa-insanın arasında hayat ağacı görülüyor. Başları üzerinde de kanatlı Tengri simgesi bulunuyor. Kabartmanın çizimi ayrıca belirtilmiştir. (Kaynak: Hitit Güneşi, Sedat Alp, Tübitak yayını, 2002, sayfa 27)

 Ortada (2) görülen hayat ağacı bir Selçuk kabartması olup, Erzurum’daki çifte minareli medresenin duvarını süslüyor. (Kaynak: Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, Semra Ögel, Akbank yayını, 1994, sayfa 113)

 Sağda ise (3), doğu Anadolu’da ileri bir kültür geliştirmiş olan Urartu inancında hayat ağacından meyve toplayan iki kişi görülüyor. (Kaynak: Anadolu Arkeolojisi, Veli Sevin, Der yayını, 2003 sayfa 221)

 Her üç resimde hayat ağacının iki yana uzanan dalları ile bütünleşen çifte varlıklar dikkat çekicidir. Bu konuya daha önce değindim. (Bkz. 37 sayılı Şaman Kadınlar başlıklı yazım)

  Fuzuli Bayat’ın Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı başlıklı kitabının 92. sayfasında hayat ağacının aynı zamanda birşaman ağacı olduğundan söz eder:
  “Cennette yerleşen iyi ve kötüyü idrak etme ağacının meyvesini yemekle insan, yasağı bozmuş ve ölümsüzlükten ölüme terk edilmiştir. Şaman ağacı ilk mükemelliği simgeleyen cennet ağacıdır ki, inisyasyonda başlangıç bilgiye sahiplenmek anlamı içerir.”

  Hayat ağacının Osmanlılardaki anlamını anlatan Nevill Drury (Kaynak: Shamanism, Element yayını, 1996, sayfa 39) şöyle der:

  “Osmanlı Türkleri bir-milyon yapraklı hayat ağacından söz ederler. Her bir yaprakta bir insanın kaderi kayıtlıdır. Bir insan öldüğünde bu ağaçtan bir yaprak düşer”

KAYNAK: Doç. Dr. Haluk Berkmen : http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k71.htm