15-) Sembollerin Gizemi- Geyik –

gokgeyikpura Yandaki resimde şunlar yazılı: GÖK GEYİK PURA- Türklere Ergenekon’a girişte, Hunlara Batı’ya göçlerinde dişi bir geyik yol gösterir. Orta Asya sanatında, yarı insan- yarı geyik halinde gösterilmiş tasvirler vardır. Miterde dokuz boynuzlu ya da budaklı Sigun Geyikler görülür. Boynuzları iki kürekli olan Sigun Geyiğini, Altay Türkleri kutsarlar. Her şamanın bir ruhu vardır. Bunlardan biri de “bura” , “bur” , “pur” gibi çeşitli szöcüklerle ifade edilen ve kutlu kabul edilen PURADIR. Geyik anlamında da kullanılır. Geyik boynuzları Şamanların önemli sembollerindendir. Türk mit ve efsanelerinin bir çoğunda, geyiğin peşinden giden ve kutlu bakır, altın veya demir dağdaki mağaradan içeri giren yiğitler orada güzel bir kadınla karşılaşır. Çoğunlukla mit ve masallarda kahraman; dişi bir geyik tarafından maden dağa (demir-bakır-altın dağ) çekilir ve evleneceği güzel kadını burada bulur.!

deer

*****Bu konuyla ilgili wikipedia bilgisini de eklemek istiyrm. Gerçi zaman zaman pek güvenir br kaynak olmuyor fakat bazen de yol gösterici olabiliyor. Orada Şöyle yazıyor ki bu doğru: PURAHAN:  Pura Han, Türk ve Altay mitolojisinde At Tanrısı. Bura Han olarak da bilinir. Şamanların göğe çıkmak için kullandıkları atlara Pura (Bura) adı verilir. Sonraları İslamdaki Burak adlı binek ile özdeşleşmiştir. Bu hayvanlar kurt başlı olarak betimlenirler. Bu atları kendilerine Pura Han getirir. Pura Han ve Puralar şamanı kötü ruhlardan korurlar. Ülgen Han’ın oğludur. Şamanların gökyüzüne çıkmak için kullandıkları, kurt başlı atların adı. Bu atlar şamanları kötü ruhlardan korurdu. (Bur/Pur) kökünden türemiştir. Bu kök, at, geyik, deve gibi anlamlar içerir. Bura / burçın (geyik), burcu (parfüm) sözleriyle kökteştir. Buğra sözcüğüyle aynı kökten gelir. Buğra, erkek deve demektir. Porhan (şaman) sözcüğü ile de bağlantılıdır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİK KÜLTÜNÜN DE İLK TÜRKLER DE KULLANILDIĞINI VE DİĞER BÖLGELERE YAYILDIĞINI GÖRMÜŞ BULUNUYORUZ!

ulugeyik

Her beşikte bir mezarın tohumu vardır. (Platon)

Otçul bir hayvan olan geyiğin en belirgin özellikleri sürekli boynuz değiştirmesi, sıçrayıp atlaması, hızlılığı ve çevikliğidir. Bazı türleri her yıl boynuz değiştirir. Geyik sembolizmde ebediliğin, ölümsüzlüğün, ilk saflık halinin, ruhsal rehberliğin, yenilenmenin, yol göstericiliğin ve dönüşümün sembolüdür.

Asya tradisyonlarında ilâhî seçilme işareti olarak ve ağaç dallarını andıran boynuzlarıyla yaşam ağacının hayvani temsili olarak da görülür. Bazı geyik türlerinin boynuzları Alacahöyük güneş kursunda görüldüğü gibi, çift yay ve hilali andırdığından, geyik kimi tradisyonlarda bu sembollerle de ilişkilendirilir. Bazı Türk-Moğol tradisyonlarında dişi geyik Yer ve Gök birleşmesinde dişil olan Yer’i simgeler.

Geyik sembolünün kullanımına tradisyonlardan şu örnekler verilebilir:

– İrlandalı Tuan Mac Cairill öyküsünde, onun, reenkarnasyonu temsil etmek üzere dönüştüğü hayvanlardan biri olan geyik.

– Altay Türkleri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Maya tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Pueblo Kızılderilileri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Buryat şamanı başlığındaki üçlü geyik boynuzları.

– Budist tradisyonda bodhisattva halini temsil eden altın geyik

Anadolu uygarlıklarındaki geyik tasvirleri. Geyik figürlerine Hitit, Hurri, Alacahöyük eserlerinde de görüldüğü gibi, Anadolu’nun çeşitli uygarlıklarına ait eserlerde bolca rastlanır.

Grek tradisyonunda, yay-ok ve 50 köpekle ilişkilendirilen, Akteon’un mağarada geyiğe dönüşmesi. (Artemis tarafından geyiğe dönüşen Akteon inisiye adayını simgeler)

Kullanıldığı tradisyona göre farklı anlamlara gelen sembolün tradisyonlardaki başlıca anlamları şöyle açıklanabilir:

1 – Reenkarnasyonu simgeler. Sembolün bu anlamda kullanılmasının ana nedeni geyiğin sık sık boynuz değiştirmesidir.

2 –  Spirituel aydınlanmayı simgeler.

( NeoSpiritüalist Yaklaşımla, Ezoterik Bilgilerin Işığında Semboller – Alparslan Salt )

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

 Hitit kabartması (Boğazköy) Resim de bir Hitit kaya kabartması görülüyor. Kabartma başlığında boynuz bulunan ve elinde bir atmaca tutan yönetici/tanrı bir geyik üzerinde duruyor. Yani, boynuzlu bir hayvanın üzerinde durarak kendi gücünü ve boyunu da arttırmış oluyor. Eldivenli elinde kuş tutması da ayrı ve önemli bir simgedir. Çünkü uçan kuş daima güneşin simgesi olmuştur. Kuş ile avcılığın bir Asya geleneği olduğu ve özellikle Türk boyları tarafından uygulandığı biliniyor.

………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİKLİ BABA VE TEKKESİ: Türbesi Bursa İnegöl yolu üzerinde Baba sultan köyündedir. Horasan erenlerindendir. Gaziyan-ı Rum veya Abdalan-ı Rum dervişlerinden sayılır. İlkin Baba İlyas ve Ebul Vefa müridi olmuşsada daha sonra Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır. Asıl adı Mehmed veya Ulvi Baba’dır. Azerbaycan’ın Hoy şehrindendir. Bursa fethinde Orhan Gazi ile beraber bulunduktan sonra, Bursa İnegöl yolu üzerindeki, bugünkü adıyla, Baba Sultan Köyü’ne yerleşmiştir. Fetih esnasında Geyik üzerine binip savaştığı için kendisine “Geyikli” lakabı verilmiştir. Orhan Gazi, sağlığında onun adına bir tekke yaptırmış, Baba’nın vefatından sonra da buraya bir de türbe bina ettirmiştir.

……………………………………………………………………………………………………………………………………

ABDAL MUSA SULTAN VE KAYGUSUZ ABDAL:

Kaygusuz Abdal
Alâiye(Alanya)’de doğdu. Alâiye Beyi Hüsameddin Mahmud’un oğludur. Kaygusuz Abdal‘ın asıl adı Alaaddin Gaybi’dir.İyi bir öğ­renim görmüş, genç yaşta Abdal Musa’ya derviş olarak Kaygusuz adını almıştır.

Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz’a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş ve Kaygusuz da Pemençede elleri ve ayakları mühürlü olarak olarak tasvir edilir.

Gaybi’nin hakikatin peşinde olduğu ve bunu da Mürşidinde bulduğunu anlatan Bektaşi Menkıbesine göre ;

“Teke (Antalya) ilinin Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğlu Gaybi Bey, 18 yaşındayken arkadaşları ile ava çıkar. Avlanırken tepe üzerinde bir ahu(ceylan) görür beyzade. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Bey onu görünce hemen bir ok çıkarıp, ahuya fırlatır. Kirişten çıkan ok ahunun sol koltuğunun altına saplanır fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi bey de ardına düşer. Ahudan durmadan kan akar, Gaybi Bey de onun kaçışına bakar.

Ciddi bir şekilde onun izini sürer. Dağlar, vadiler geçip bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi de arkasından dergâha girerek, dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergâh, velayet erenlerinden

“Benim bir isteğim vardır Kerim’den
Yezit bilmez erenlerin sırrından
KAYGUSUZ’um cüda düştüm pirimden
Erler gelir şahım Abdal Musa’ya “

Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa Sultan, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürit ve muhip olup kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı ile hizmet ederlermiş. İşte geyiğin ve Gayi Bey’in girdikleri dergâh bu idi.

Dervişler Gaybi Bey’i görüp, karşıladılar ve atının dizginini

 tutup: ‘Buyrun, ziyarete geldiniz ise aşağı inin’ dediler. Gaybi Bey: ‘buraya oklanmış bir ahu geldi, o benim avımdır, onu bana verin’ dedi. Dervişler de: ‘Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedik’ dediler. Bunun üzerine Gaybi Bey: ‘Hiç

Abdal Musa ve

Kaygusuz Abdal

 dervişler yalan söyler mi, ne için inkâr ediyorsunuz? Ben ahuyu kendi gözümle gördüm, buraya gelip içeri girdi’ dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: ‘haberimiz yok, bilmiyoruz’ dediler. Gaybi Bey bu

 durum karşısında bir hayli öyle kaldı. Bey böyle düşüncelere dalmışken, dervişler: ‘sultanım, Alanya beyi oğlu gelmiş, bizden av talep ederler’ dediler. Sultan da onu bana gönderin dedi. Sultanın yanına varan Gaybi Bey halini anlattı ve neden orda bulunduğunu açıkladı. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o ahu neden senin avın oldu?’ diye sordu. Bey cevapladı: ‘sultanım, ben onu ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koştum. Çok menzil aldı, yoruldu, güç ile buraya geldi.’ cevabını verdi. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o oku görünce bilir misin, tanır mısın’ diye sordu. Bilirim cevabını alan Abdal Musa Sultan, kendi kolunu kaldırıp, koltuğunun altında saplı oku gösterdi. Okunu tanıyan Gaybi Bey kendinden geçti.”

XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni’nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan Kaygusuz, Anadolu ve Rumeli’nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Diger Bektaşi Şairleri gibi özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

“…Gönülde gizli mânâ yazılıdır, dile gelmez. Bu mânâ ancak gönülü yol bulana feth olur.
Gönül bahrinde yol bulan, ne inci isterse dalıp çıkarır.

Gönlü bırakıp sûrete bakanlar gaflet ipini boyunlarına takmış olurlar… “

XIV’üncü asrın sonlarında Mısır’a gi­derek bir tekke açmış, Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Ana­dolu’ya dönmüştür. Rumeli’nin Yanya, Filibe ve Manastır şehirlerinde de bulunmuş tahminen 1444 yılında Hakka yürümüştür.

Kaygusuz Abdal’in düsüncelerini, adina düzenlenen “divan”ında toplanan siirlerinin incelenmesinden çikarmak, anlamak kolaydır.

O, “abdallar” toplulugundandır, bir şiirinde söyledigi gibi saçını, sakalını, bıyıgını, kaşlarını kestirerek (car-darb) dolaşırmış.

Bu işlem abdallık yoluna girmenin özelliklerinden biridir.

Hem aruz ölçüsü hem de hece ölçüsü ile şiirler yazmıştır. Mensur eserleri, mesnevileri ve ilâhileri vardır.

Bu adem dedikleri
El ayakla baş değil
Adem manaya derler
Suret ile kaş değil

Nesri sâde Türkçe iledir.

Manzum eserleri:

1. Divan,

2. Gülistan,

3. Mesnevi-i Baba Kaygusuz (3. Cilt),

4. Gevher-nâme,

5. Minber-nâme.

Men­sur eserleri:

1. Budala-nâme,

2. Kitab-ı Mfglate,

3. Vücûd nâme.

Nazım-nesir karışık olan eserleri:

1. Saray-nâme, Dilgüşâ. 

ABDAL MUSA: 

Bütün Anadolu’da adı bilinen büyük mutasavvıf ve tekke şairi Kaygısız Abdal’ı da yetiştirmiş olan Abdal Musa aslında gerçek bir Bektaşi erenlerindendir.

Bir çok yerde makamı var ise asıl dergahı Elmalı’nın az güneyindeki Tekke Köyü’nde bulunmaktadır.

Babasının adı Seyyit Hasan Gazi, anasının adı Ana Sultan, kız kardeşi ise Hüsniye Bacı olarak kayıtlara geçmiştir.

Hazreti Peygamber soyundan olduğu, Hacı Bektaş-i  Veli’nin de amcasının oğlu olduğu bilinir.

Başka bir kaynağa göre de, aslen Horasanlı’dır. Fakat İran Azerbeycan’ındaki Hoy şehrine göç ederek, orada yerleşip yaşamış olduklarından oralı zannedilmiştir. Kendisi bir nefesinde (Neslimizi sorarsanız Hoy’danız) demektedir.

Abdal Musa, Hünkar Hacı Bektaş-i Veli ile birlikte Ruma yani Anadolu’ya yerleşmiş Yesevi fukarasındandır.

Bu zatın bir süre  Pir Evi’nde kaldığı, Orhan Gazi zamanında Bursa fethine katıldığı, yeniçerilerin Hacı Bektaş-ı Veli’yi Pir tanımalarında etkisi bulunduğu ve Abdal Musa adına Bursa’da bir makamı olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan büyük tarihçilerden Aşık Paşazade ve Hammer’in Abdal Musa, Abdal Murat ve Geyikli Baba’yı, Sultan Orhan zamanının tanınmış şahsiyetler arasında sayarlar.

XIV. asırda yaşadığı eldeki kayıtlardan tespit edilmiş bulunmaktadır. Bektaşi ve Alevilerin Abdal Musa’ya özel bir saygıları vardır.

Nerede olursa olsunlar, kışın Cuma geceleri ayin yaparlar ve ilkbaharda Abdal Musa Kurbanı tığlarlar.

Bektaşilikte bilinen ve ünlü olan dört halifelik makamlarından biri de Abdal Musa Sultan Dergahı’dır. Meydan odalarındaki on iki posttan on birincisi yani (Ayakçı Postu) Abdal Musa makamıdır.

Hacı Bektaş-ı Veli ile birlikte Abdal Musa’nın Anadolu’da ki en yakın yoldaşları Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak baba, Karadonlu Can Baba, Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli), Sarı Saltuk, Kolu Açık Hacım Sultan, karaca Ahmed Sultan, Tabduk Emre ve Ahi Evran gibi çok tanınmış erenlerdir.

ABDAL MUSA SULTAN TÜRBESİ: Abdal Musa Sultan Türbesi’ne sonradan ilave edilen bir revaktan geçilir. Türbe kapısında girince sağ köşede parmaklık içinde yeşil poşidelerle örtülü olan makam  Abdal Musa Sultan makamıdır.

Ayak ucu tarafında iki mezardan ortaya yakın olan babası Hasan Gazi, duvar tarafındaki ise Kanber’i olduğu söylenir, Keza sağ taraftaki diğer iki mezardan kapıya yakın olanın annesine, duvar tarafına yakın olanın ise kız kardeşin ait olduğu söylenmektedir. Bunların hiç birisi hakkında bir tarih kaydına rastlanmamıştır. Soldaki uzunca tabutun ise Kaygusuz Abdal’a ait olduğu bilinmektedir.

Abdal Musa türbesinin güneyinde tepe üstünde bit türbe daha vardır. Bu türbede (Gözcü Budala Sultan)’ a aittir. İçinde bir adet lahit bulunmaktadır. Çatısında güzel bir alem vardır. Bu türbenin hemen yanında yani güney tarafında genişçe bir alanda kırklar makamı mevcut olup, ortasında da sema meydanı vardır.

Eski bir yazma eserde (Pend-i Abdal Musa Sultan) başlıklı bir bölümde şöyle denilmektedir.

‘İmdi ol Sultanın sırrını sakla. Az söyle. Sadık ol. Mü’min ol. Kavgalı yerden kaç. Bilmediğin kişiye yar olma. Düşmanlığı sebkat etmiş ise (önceleri düşmanlık yapmış kişi ile) dost olma. Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme. Kendinden ulu kimse ile mücadele etme. Doğru ol. Musibete sabret. Sözü düşün sonra söyle. Her sırrı oğlana ve avrete söyleme. İbadete, malına güvenme. Halim selim ol. Münkire gönül verme. Evliyaullahın  kelamını münkire deme. Kimseye    hoşhuy deme. Dünya için gönlünü mahzun etme. Bir kimseye bir şey için dervişlik satma. Mevki sahibi kimselere yüzsuyu  dökme. Yalan söyleme. Şahid olma. Maslahat içün vezir ve ricalin kapısına varma. Bana eyi desinler diye sofuluk satma. Düşmanına yüz verme. Her bulunduğun hale şükreyle. Elden gelirse yalnız nimet yeme. Tarikat pirdaşından ve mürşidden gönlünü ayırma. Hak divanından ayrılma. Ahde vefa et. Vaktini ziya etme. Server-i kainat Efendimizi ve Ali Eshabı ve dahi İmameyn Efendilerimizi daima salavat ile yad et ki, Seyyid-i Kainat  Efendimizin şefaatına mazhar olasın. Ehlullah ile muhabbette iken ‘Eyvallah kerem ettiniz’’ eyip niyaz etmeli, Muhammed ve Ali’ye düşmanlık arzusunda bulunan kefere ile sohbet etme, Zira dostlukları zahirdedir. Onlara iyi demek olmaz. Ve  kendine ziynet verme, gönlüne ziynet ver. Kallaş pirsiz adamlar ile yoldaş olma. Zira yol erken bozulur. Yavuz ol. Zira yirmi dört saat içinde bin devre girersin. Ol devirlerin her hangisinde bulunur isen ol sıfatta bürünür haşrolursun. Baki, gerçekler demine hu, Dost Allah, eyvallah’’

ABDAL MUSA DERGAHINA KÖYDEN GELEN YOLDAN GİRİŞ KAPISINDAKİ SAĞ VE SOLDA YAZILI MERMER ÜZERİNDEKİ KİTABELER

Bu cilvegah-ı akdes-i Abdal Musa’ ya felek

Urmuş idi bir nice yıl kilid-i insidad

Teşmir-i sak-ı himmet ve gayret edince aşıkan

İlyasına emreyledi Sultan-ı Adl-ü Dad

Layık değildi vakıa seddi bu ali dergahın

Mümkin mü lakin etmemek hükm-ü kazaya inkıyad

Tekrar küşad-ı fethini müyesser kıldı hakk

Şad oldu dervişan, rakseyledi ehl-i reşad

Bu hankaah-ı nüh kubab oldukça daim ya ilah

Eyyam-ı ömrü eylesin Sultan-ı Dinin imtidad

Gelde erenlerden biri tarihin agah söyledi

Abdal Musa dergahın sah-ı ümem kıldı küşad

Hicri sene 1291

Edeple kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu

Füyuz-ı Hakk’a menba asitanı aşıkandır bu

Mubarek türbenin haki çekülür sürme-ves çeşm-e

Cenab Hazreti Abdal Musa’ya çün mekandır bu

Perişan kalb-i aşık gibi bir virane dönmüştü.

Çıkup Yusuf  Baba imarına lütfu girandır bu

Babanın himmtiyle Ravza-i Cennet gibi oldu

Sezadır ziynete bir aşiyanı arifandır bu

Gelib iki gözümden yaş dedim tarihini behçet

Makarr-ı arif-i billah metaf-ı kudsiyandır bu.

Hicri sene 1328

KAYGUSUZ ABDAL (devam)-

XIV. yüzyılda yaşayan Teke ili Alaiye sancağı beyinin oğlu olan Kaygusuz Abdal (Alaaddin Gaybi), tamamı ile bir tasavvuf şairi, bir tekke şairidir. O tasavvufi vecd ve heyecan bakımından en az Yunus Emre kadar başarılı şiirler vermiştir.

Yunus’un arkasından gelen, adeta onun takipçisi olan Kaygusuz Abdal, sanatında da geri kalmadığı gibi eser ve şiirlerinin miktarı itibariyle de Yunus’ unkilerden fazla olduğu bilinmektedir.

Onikibin beyti geçen muhtelif şiirleri ve on dört (manzum ve mensur) eserleri, ondan bizlere kalan en büyük mirastır.

Kaygusuz Abdal, çok iyi tahsil örmüş, zamanın maddi manevi ilimlerini öğrenmiş, Alaiye Sancağı beyinin oğlu ve asıl adı Gaybi’dir. Bir av sırasında kendisine geyik suretinde görünen Abdal Musa’nın peşine takılmış ve sonunda onu okla yaralamıştır.

Yaralı olarak dergahtan içeri giren geyiği takip eden Gaybi,  bu dergahın velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a ait olduğunu öğrenir ve yaralı avını ısrarla ister. Dervişlerden böyle bir avın buraya gelmediğini duyunca, dergahı aramak için direnir. Bu olayı izleyen Abdal Musa, Gaybi’ yi yanına çağırır ve şöyle söyler. O oku görünce bilir misin? Gaybi bey de bilirim sultanım, dedi. Abdal Musa ‘bak imi gör okunu’’ dedi. Ve kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Bey, gördü ki attığı ok o. Beyzade bu durumu görünce pişman oldu, utandı, özür diledi, niyaz edip hizmetinde kalmak istedi.

Abdal Musa, dergahın erkan ve adetlerine göre onu kendisine derviş yaptı. Abdal Musa Sultan’a yıllarca büyük sadakatla dervişlik yapan ve bir makamı da Mısır’da olduğu bilinen bu büyük şairi tanımayan pek yok gibidir.

Şairin, piri Abdal Musa’ya bağlılığını içeren şu nefesi çok bilinmektedir.

Beylerimiz çıktı avlan üstüne

O (n) lar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalları postun egnine

Bağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalalrı gelür dost diyu

Giydikleri nemed ile post diyu

Hastalar gelür derman isteyü

Sağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Talib oldur birün nefsün haklar

Pir oldular talibi hatadan saklar

Çalınır kudümler altun sancaklar

Tuğlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

El oğlunun ikrarıdır yuları

Muhannidi çeksen gelmez ileri

Ak pınarın Yeşil Gölün suları

Çağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Hindde bezirganlar gelür yayılur

Lokması çekilür aclar toyulur

Hakk’ a aşık olan canlar soyulur

Begler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Ali zülfikarın aldı destine

Batın saldı kafirlerin üstüne

Tümen tümen olur Gencel’i sütüne

Dağler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Aşura aylarında kanlar dökerler

Çarağlar uyarıb gülbang çekerler

Anlar bir olmuş birliğe biterler

Birler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Bir niyazım vardır gani keremden

Münkir bilmez evliyanın sırrından

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden

Onlar gelür Sultan Abdal Musa’ ya

ABDAL MUSA SULTAN’A AİT DİĞER ZİYARETLER VE KUTSAL EŞYALAR

1-    Solak  Değirmen

2-    Uçar Su

3-    Dur Dağ

4-    Çatal tepe

5-    Zemzem Kuyusu

KUTSAL EMANETLER: Hacı Bektaş-ı Veli Hakk’a yürümeden önce dervişlerine beni ararsanız Abdal Musa’da bulun, dört emaneti de ona teslime din dediği rivayet edilir.

alevilikkkkkkk  NOT:

(Hitit. Bizans, Selçuklu-Osmanlı. Agidius, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa. Ok geyik mızrak. Dergah takip intikap, taliplik, müridlik. 4 Farklı devir, 4 aynı kabul.)

Hacı Bektaş-ı Veli dergahından alınan emanetler şunlardır:

1-    KARA SANCAK: (Hazreti peygamberin sancağı olup 1970 yıllarına kadar mevcut iken şimdi bilinmiyor)

2-    MERMER ÇIRAK: (Hazreti Peygamberin,  kızı Fatıma Anaya çeyiz olarak verdiği çerağ halen türbededir.)

3-     BİAT DEĞNEYİ: (Hazreti İmam Hüseyin’ e ait olup özel bir ağaçtan yapılmıştır. Topuz gibi şimşir. Halen türbededir)

4-    HÜCCAT: (Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ nin Abdal Musa’ ya verdiği berat. Nerede olduğu bilinmiyor)

DİĞER BİLGİLER: Abdal Musa türbesi yıllarca bakımsız kalıp, harap hale gelmekte iken, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yeniden düzenlenmesi yapılmıştır. Ne var ki aradan uzun yılların geçmesi ve doğa şartlarının da tesiriyle türbe yeniden tamire ihtiyaç gösterir hale gelmiştir. Bunun üzerine Tekke köyündeki birkaç can arkadaşımız bir araya gelerek, Abdal Musa Manzumesini yaptırma ve yaşatma derneği adı altında bir dernek kurarak hizmet vermeye başlamışlardır.

Köy halkı tümü ile çok misafirperver olup, ayrıca köyde birkaç adet misafirhane, aş ocakları ve kurban kesme yeri gibi hizmet alanları da bulunmaktadır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

Alttaki makaleyi buraya ekledim fakat kullandıkları ve yazıyla bağlantılı olduğu için önemli olan resimler bloğuma kopyalanmadığından makalenin direk linkini de veriyorum: http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/arikan.pdf ki daha anlaşılır şekilde okunsun! 

***AYRICA HEMEN UNUTMADAN BİR KİTABI BURAYA NOT DÜŞEYİM. HENÜZ BEN DE OKUMADIM AMA BAŞLANGIÇ İÇİN GÜZEL BİR KAYNAK OLACAK  GİBİ: Türk Kozmolojisine Giriş- Emel Esin.-

-Bursa Halk Kültüründe Eski Türk İnançlarının İzleri ve Bunların Türk
Dünyası Sözlü Anlatmalarındaki Yansımaları-
*

cancan

Yard. Doç. Dr. Metin ARIKAN**
Bursa halk kültüründe gördüğümüz bazı pratikleri ve bunların özelliklerini
açıklamaya yarayacak teorik temeli oluşturmaya ve böylece bunların sembolik
anlamlarının ardındaki gerçek anlamları ortaya çıkarmaya çalışacağız.
Bazı Bursa evlerinin dış cephelerine geyik boynuzu asılmasının; özellikle
sonbaharda ve ilkbaharda, mezarların yanında değil de tam merkezde ölü aşı
verilmesinin ve türbelere kırmızı, sarı ve yeşil örtüler bağlanması gibi pratiklerin mitik
temellere dayandığını gösteren deliller Türk Dünyası anlatmalarından örneklerle
desteklenecektir.
Türk halklarının sosyal, kültürel, tarihî ve siyasî hayatından önemli ipuçları
barındıran sözlü gelenek ürünleri aynı zamanda bu ürünlerin yaratıcılarının dünya
görüşü, halk felsefesi ve davranış biçimini yansıtır. Bu özellikler Türk Dünyası
coğrafyasında yaşayan Türk halklarının sözlü geleneğinde de paralellik göstermektedir.
Ağzında çiğnediği ölümsüzlük otuyla uzun hayatın, ölümsüzlüğün sembolü
olan;(Esin1976: 151, Roux 2001:124) kutsal kişilerle ilişkisinin olduğu ve sürü halinde
geçtiği yörelerdeki insanlara hayır-dua ettiği ileri sürülen; yeryüzünün simgesi olarak
kabul edilen; boynuzları güçlü bir nazarlık olarak kapılara, duvarlara asılan (Roux
2001:197) boynuzunun fıtığa, uyuz hastalığına iyi geldiği düşünülen; boynuzlarından
hazırlanan kan iksirinin içinde yatanların beş günde gençleşeceğine inanılan;
boynuzlarından dolayı hayat ağacına benzetilen; yine tek bir boynuzdan yayılan
boğumları sayesinde verimliliğe, bolluğa işaret eden ve hatta çatallı boğumlarının yedi
başlı ejderhayı andırdığı da söylenen;(Serikbol:97) kürekkemiğine bakılarak kehanette
bulunulan, rehberlikte uzmanlaşmış, (Roux 2001:97); elimizdeki tarihî kayıtlara göre
Saka döneminden beri mezarlara ve her çeşit dokumaya nakış edilen bu “kut”lu
hayvanın kerameti acaba nereden kaynaklanıyordu?
Türklerde de aynı Çin Kozmolojisinde olduğu gibi Göğün Altın Kazık(Demir
Kazık) etrafında döndüğü, Yitiken (Yedi Hanlar) denen Büyük ayı yıldız takımının
Tanrının bindiği araba şeklinde resmedildiği ve Kutup yıldızına bağlı olarak mevsimler
*…………………………………………………………………………………………………………………..
(Uludağ Üniversitesi, II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur. II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri Kitabı Cilt II, Bursa 20-22 Ekim 2005, s. 401-413.
** Ege Üniversitesi, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.)

boyunca gökyüzünde dairesel şekilde hareket ettiği; böylece yıllık takvimi belirlediğini
biliyoruz. (Esin 2001: 40) Bu arabayı çeken hayvanın da geyik olduğu Göktürk mezarı
yanındaki resimde açık bir şekilde görülmektedir. Esin 2001 Demek ki Geyiğin dairesel

bir şekilde dönüşü bir yıllık bir zaman dilimine denk geliyordu; yani yıllık takvimi
simgeliyordu.1

Gök kubbenin Altın Kazık etrafında bir yıllık dolanımın yanında, ayrıca bir de
yıldızları taşıyan; Kaşgari’nin kök çığrısı ve felek dediği, Yusuf Has Hacib’in ise
tezginç(dönen) dediği gök çarkının döndüğü varsayılıyordu ve bu çarkı da bir çift
göksel ejderin çevirdiği düşünülmekteydi.
Öyleyse Türkler de zamanı belirleyen iki çark vardı ve bu çarklardan birini
geyikler, diğerini de ejderler çevirmekteydi. Geyiğin de ejder gibi hem yaruk hem de
kararıg ilkesine bağlı olarak iki şeklinin olduğu ve hem göksel mekânın hem de
zamanın simgesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Geyiğin hem yaruk hem de kararıg
özellikler taşıdığını gösteren başka örneklerle Kazaklar arasında geyikle ilgili anlatılan
efsanelerde, masallarda vb. oldukça sık karşılaşmaktayız. Bunlarda genellikle geyiğin
başının veya boynuzunun altın, kuyruğunun gümüş olduğu bildirilmektedir. (Ay
Altındaki Aybarşa Güzel ve Han Kızı vb. masallarda olduğu gibi) Biliyoruz ki altın
madeni gök unsuru, gümüş ise yer/su unsurudur. Ayrıca tarihî kaya resimlerinde
gördüğümüz hayvanların renklerinin genellikle alaca veya siyah benekli olmasını da
yeryüzünde dolaşan kutlu hayvanların hem yaruk(beyaz) hem kararıg(kara) özellikleri
taşımasına bağlamaktayız. (Resim 2)

(Geyikler tarafından gökyüzünde çekilen bir araba ve bu arabayı kullanan arabacı Hıristiyan kültürüne
mal edilmiş Noel Baba’yı çağrıştırmaktadır.)

(Resim 2) Esin 1976
Geyiğin gök ile yer arasında dönmesiyle birlikte aynı ejder gibi zaman çarkını
döndürdüğünü düşündüğümüzde; yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu dönüş aynı
zamanda yıllık dönüşümü-yıllık takvimi2
simgelemekteydi, çeşitli anlatmalarda
karşımıza çıkan geyiğin kurban edildikten sonra tekrar dirilmesini veya yırtıcı hayvanlar
tarafından parçalanmasını–“yılın sona ermesi veya yeni yılın geliş arifesi” (Serikbol:
97) olarak yorumlamanın mümkün olabileceğini söyleyebiliriz ve buna örnek olarak da
Kazakistan’da anlatılmakta olan şu hikâyeyi gösterebiliriz. “Temir Baba Beket Ata’nın
adını işitir ve onunla tanışıp kerametlerini görmek için onun yanına gider. Beket
Ata(1750–1813) öyle zengin birisi değildir. Temir Baba’yı misafir etek için bozkırda
dolaşıp duran arkarların

erkeklerinden birini dua ile yanına çağırır. Onu kesip
misafirini ağırlar. Daha sonra arkarın diş değmeyen kemiklerini toplayıp arkarın
derisine sarar ve “uvfuv” der. Arkar tekrar ayaklanır ve yürüyüp gider. “Kazaklar
arasında kurban edilen hayvanın 12 eşit parçaya bölünmesi adettir. Bu on iki eşit parça
12 aydır; arkarın kendisi ise bütün bir yıldır. Burada yenilen arkarın tekrar canlanması-
eski yılın yerine yeni yılın gelmesidir.” (Serikbol: 98) Buna benzer bir diğer Kazak

Kırgızlar arasında hâlâ kullanılan ve ay adlarının geyiğe bağlı olduğu bir takvimin olduğunu biliyoruz.
Bu takvimdeki ay adları geyiğin doğumu, ayaklanışı, çiftleşmesi gibi dönemlere göre düzenlenmiştir.
(Şubat-Calgan Kuran, Mart-Çın Kuran, Nisan-Bugu, Mayıs-Kulca, Haziran-Teke, Temmuz- Baş Oona,
Ağustos-Ayak Oona, Eylül-Toguzdun Ayı, Ekim-Cetinin Ayı, Kasım-Beştin Ayı, Aralık-Üçtün Ayı,
Ocak-Birdin Ayı vb. ) Ayrıntılı bilgi için bk. B. Soltonoev, “Neden Takvimdeki Ay Adları Hep
Geyiklerden Alınmıştır” Kırgızdar, Bişkek Basımevi, C. 1, s. 585. (Akt: Ulanbek Alimov)

Kazak geleneksel anlayışında kiyik ve bökenin düz arazide; arkar, bulan, elik, bugı ve maralın
ormanlık-dağlık arazide yaşadıklarına inanılmaktadır. (Serikbol:107) 4

anlatması da şöyledir: Bir avcı hamile bir geyiği vurur. Onu pişirip yerken arkasından
“hey” diye bir ses duyar. Aniden arkasına dönüp bakınca biraz önce vurduğu geyiği
görür. Geyik “Benim kim olduğumu Ormanbet’e sor” deyip ortadan kaybolur. “Avcı ve
Büyücü Kadın” masalı. (Serikbol: 98)
Bu şekildeki anlatmalarla, efsanelerle Anadolu’da ve Sibirya’da da
karşılaşıldığını belirten Jean Paul Roux, bunların Sibirya kökenli olduğunu belirttikten
sonra Muğla yöresinden bir örnek vermektedir: Bir geyiği vuran avcı; onun kaybolan
kaburga kemiklerinden birisinin yerine bir tahta parçası koyarak iskeleti eksiksiz olarak
oluşturur. Bir süre sonra avcı yine bir geyik vurur ve kendisinin koyduğu kemiği yeni
vurduğu geyikte bulur. ( Roux 2001: 172)
Şimdi de geyiğin bir başka özelliği üzerinde durmak istiyoruz. “Boynuz tacının
öncellikle sosyal bir sembol olduğunu ve önceleri baksının, duacının başındaki
başlığının bir aksesuarı olan boynuzun vakit geçtikçe makam ve beylik sahibinin
(hanın, asker başının) başlığının aksesuarı niteliğine dönüştüğünü” belirten Serikbol
(104) bu sembolün Güneş kültünün etkili olmaya başladığı dönemde aktüel olmaya
başladığını ve bu inanışın etkisiyle Kazaklar arasında “Başında boynuz çıkmak” diye bir
deyimin kullanılmaya başlamış olabileceğini ileri sürmüş ve buna örnek olarak
Kobılandı Batır destanından şu dizeleri vermiştir:

“Bitse bugün ömür sürem,
Allah bugün alsa da canımı razıyım.
Çıkıp boynuz tepemde,
Göğe erdi başım.” (Kıdırbayulı Kobılandı, Batırlar Jırı, C. 6, s. 35, 1989)
“Başta boynuzun çıkması belli bir üstünlüğe sahip olma, başarıya ulaşma,
dileğin yerine getirilmesi manasını bildirmektedir. Komutan olmayı da, han olmayı da
başında boynuz çıkmayla paralel olarak görmek mümkündür. Bu yerdeki boynuz- tacın
prototipi, beylik etmeye verilen ruhsat niteliğindedir…. boynuz tacı ayrıca güneşin
sembolik tasviridir” (Serikbol:104) Gök Türk Kağanlarının güneşe ve ateşe benzetildiği
ve Uygur Kağanlarından bazılarının da Gök Tanrıdan, diğerlerinin güneş ve aydan,
veya Kün-ay’dan kut almış olarak sayılmalarından”(Esin 2001:70) ve hatta Gök
tanrısının da güneşle somut olarak özdeş olduğu inancının Türkler arasında
bulunmasından dolayı boynuzla ilgili yukarıda bildirdiğimiz düşünceler akla yatkın
gelmektedir.

Masal kahramanlarının veya hanın geyiği kovalaması (boynuz tacını), geyiğin
rehberliğinde bir yerden bir yere gidilmesi – tan atarken nur saçan Güneş’e doğru
yürümeyi (Serikbol:106-111) bildirebileceği gibi aynı zamanda tabiat olaylarının taklit
edilerek tabiatla bütünleşileceğine inanan arkaik kültür insanının normal bir faaliyeti
olarak da düşünülebilir. Belki de bu olay doğrudan doğruya Gök Tanrının hana,
kahramana dolayısıyla halka gidilecek kutlu yeri veya memleketi göstermesi olarak
yorumlanabilir.
M.Ö. 4 yüzyılda Almatı yakınında Göktürk harflerinin kullanıldığı bir mezarda
bulunan altın adamın, zırhında ve kemerinde dağ keçisi veya geyik motiflerinin oldukça
çok bulunduğunu ve başındaki börkün de tüy ve nebati motiflerden mürekkep olduğunu
bildiren Emel Esin bu tarz tüye veya çam ağacına benzeyen nebati motiflerle süslü
taçların Batı Hunlarına atfedilen mezarlarda da çıktığını, ve bu taçlardaki motifin de
ağaç olduğunda şüphe olmadığını söylemekte ve sözlerine şöyle devam etmektedir:
“Batı Türk ongununda ve Oğuz Hanın sülale kurma merasiminde olduğu gibi ağacın
tepesinde bir kuş veya altında hayvanlar vardır. Hun taçlarında bunlar bir veya iki çift
dağ keçisi veya geyiktir. Bu taçlar münasebetiyle Werner, Hunlara yeni bir yurda doğru,
yol gösteren geyik efsanesini hatırlatmaktadır. Belki de bu taçlarda görülen motif,
geyiğin gösterdiği yeni yurtta kurulmuş sülalenin ağacı ve kutlu hayvanlardır.” (Esin
1976: 164-165) (Resim 3)
(Resim 3) Esin 1976 6
6
Şimdi de sizlere Türkiye’de farklı şekilde bilinen bir efsanenin yeni bir
varyantını vererek geyikle ilgili yeni çıkarımlarda bulunmaya çalışacağız:
“Türklerin ata babaları İymo-Şèli (Altın Boynuzlu) ve Deniz/Göl ruhu diye
adlandırılmaktaydı. Bunlar hayatlarını Aşidè mağarasının batı tarafında
sürdürmekteydiler. İymo bir olağanüstü durumla karşılaşmıştı; her gün güneş batınca
Deniz/Göl ruhunun kızı, ak geyik(buġı) şekline giren İymo’yu deniz altına götürüp,
sabah olunca denizden çıkarıyordu. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, günlerden bir
gün, boy büyük bir ava hazırlık yapmaktadır. Gece yarısı Deniz ruhunun kızı İymo’ya
şöyle der: “Yarın senin ata mağaranda Altın Boynuzlu ak geyik dünyaya gelecek. Eğer
o geyiği okunla vurup öldürürsen biz ebedî olarak birlikte yaşayabiliriz. Ama
vuramazsan bizim ilişkimiz de burada sona erecek” der. Sabahla birlikte avcılar ağları-
tuzakları kurarlar. Ata-babalarının mağarasından Altın boynuzlu ak-boz geyik dışarı
çıkar. İymo adamlarından çemberi daraltmalarını ve daha sağlam hale getirmelerini
ister. Geyik kurtulmak için bu çemberin üstünden zıplar. Ama bu sırada geyik başkası
tarafından öldürülür. Buna sinirlenen İymo, Aşi boyunun liderinin başını kesip öldürür
ve “Bundan sonra, Aşi boyunun liderini öldürmemle birlikte, Gök Tanrıya kurbanlık
vermek gerektiğinde, Aşi boyunun oğullarını ve torunlarını kurban edeceğiz” diye ant
içer. O zamandan itibaren Türkler kendi tuğlarının altında Aşi boyunun insanlarından
kurban vermeye başladılar. Akşama doğru İymo denize gider. Fakat deniz ruhunun kızı:
“Sen, ellerinle birini öldürdün. Kan kokuyorsun. Ben seninle ilişkimi kesiyorum” der.4
(Serikbol:105-106) Bu anlatmadan şu sonuçları çıkarabiliriz:
Anlatmada, Eski Türklerin ataları olarak boynuz taçlıların ve yılan/ejderin
(Deniz/Göl Ruhunun Kızı) adları geçmektedir. Ata olarak gösterilen boynuzluların
erkek olanları ile beraber, Ata mağarasında dünyaya gelen bir başka altın boynuz taçlı
erkek geyik vardır. Anlatmada belirtilmemesine rağmen mağarada bir dişi geyiğin (altın
boynuzlu ak bugının annesi) varlığı da anlaşılıyor. Öyleyse dişi geyik ile ejderha
arasında bir benzerlik/aynilik söz konusudur, diyebiliriz.(bk.Serikbol:106–107)
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi; geyik ve ejder takvimi belirleyen iki çarkın
çevirenleridir ve bunların da güneş ve ay gibi karşılıklı dönüp durduklarına inanılmış
olmalıdır. Çünkü eski Türkler arasında ejder ve geyiğin fiziksel olarak karışımı Fei-Lien
denen bir somut varlıktan bahsedilmekteydi. “Somutlaştırılmış tezahürüyle ejder kışın

Bu efsane hakkında bizlere daha önce Wolfram Eberhard “Çin’in Şimal Komşuları” adlı eserinde bilgi
vermişti. Ama orada bu efsane farklı şekildedir: “ Kök Türk Kağan sülalesinden bir avcı bir su
tanrıçasıyla ilişkide bulunmuştu. Kök-Türk avcısı bir ak geyiği vurduğu için su tanrıçası darılmış ve insan
kurbanlar istemişti.” (Esin 2001: 86’dan) 7

yer-suyun derinliklerinde yaşayan, baharda ise kanatlanıp uçan, böylece hem yer-su
hem gök ilkelerine bağlı bir efsanevî ruh olarak düşünülüyordu. Yer-su da yaşarken
ejderin kararıg yönleri galip geliyordu. Baharda ise ejder gökyüzüne uçmaya ve böylece
ateşli yönünü almaya hazırlanırken, vücudunda kanatlar, başının tepesinde uçmaya
yarayan bir çıkıntı, boynuzlar ve yaruk (erkek) cinsinin özelliği olan sakal çıkıyordu.
Kanatlı ejderin somut şekildeki görünüşlerinden biri, eski Çin’de kuzeyli göçebelerin
sınırındaki bölgede yaşayan tarihî bir kişilik olmakla beraber, rüzgar ejderi olarak
resmedilen Fei-lien’di. Fei-lien; geyik başlı, kırmızı saçlı, yılan vücutlu, kuş kanatlı,
insan elli ve ayaklı bir canavar olarak anlatılmaktadır.” (Esin 2001: 82)
Bütün bu anlattıklarımızı bir şema şeklinde gösterecek olursak; şu şekilde bir
tabloyla karşılaşmaktayız: (Serikbol 2004: 119)
Altın boynuzlu ak Bugı Gündüz Güneş Kağan
Yılan-Ejder Gece Ay Ana Kadın-Hatun
Bu tabloya bakılınca geyiğin her zaman erkeğin sembolü, ejderin ise dişi sembol
olarak kullanılması gerekecektir ki, bu sonuç bizi hataya götürür. Varlıkların gök ve yer
arasında her zaman döndüğü ve bunların doğuda göründükleri dönemin özelliklerine
göre adlandırıldıkları ve o dönemin özelliklerini taşıdığı unutulmamalıdır.
Şimdi de Yine Bursa’da Saruhanlar köyü, yatırlar çevresinde (mezarların
yanında değil, tam merkezde, özellikle sonbaharda ve ilkbaharda) (Cemiloğlu
2002:391) verilen ölü aşlarının nitelikleri ve Dede mezarlarına kırmızı-sarı-yeşil renkli
yaşmaklar bağlanması üzerinde durmak istiyoruz.
İlk önce neden bu tür pratiklerin özellikle sonbahar ve ilkbaharda yapıldığını
inceleyelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi iki türlü çark vardı ve bunların karşılıklı
dönmesi takvimi belirliyordu. Güneşin yıllık ve günlük, ayın ise aylık ve günlük (28
aşamalı) bir hareket içinde olduğu ve karşılıklı olarak döndükleri düşünülüyordu. Güneş
ve ayın birbirinin zıddı olarak düşünüldüğünü de söylemiştik. “Güneş doğuda belirirken
ayın batıda yeryüzünün altına battığı, güneş günlük hareketinde öğleyin ayın
yeryüzünün altındaki suların derinliğinde, hareketinin en aşağı noktasına varmış olduğu
sanılıyordu. Türkçe bir ırkta ise künli aylı körüşdi (görüştü) ifadesiyle ay ile güneşin bir
araya geldikleri dönem olarak düşünülen ekinoks dönemlerine (bahar ile sonbahar) ve
yeni aya karşılık geldiği anlaşılmaktadır. Biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki
parlaklık simgesinin böylece karşılaşması yüksek parlaklık işareti olarak Çu 8

döneminden itibaren hükümdara bağlanıyordu. Çu hükümdarının bayrağında yer alan
bu simge ay ve güneştopu şeklinde bir piktogramla temsil ediliyordu ve bugünkü Türk
bayrağının da şekli bu eski geleneğe bağlanmaktadır.” (Esin 2001) Resim 4
Resim 4 (Esin 2001)
Yani Eski Türkler kendilerini merkez olarak algılamışlar ve güneş ile ayın bu
merkez etrafında karşılıklı olarak döndüklerini düşünmüşlerdi. Herhalde gözlem sonucu
olacak ki güneş ve ayın da ilkbaharda 21 Mart’ta (gece ile gündüzün eşit olduğu gün),
sonbaharda ise 21 Eylül’de(gece ile gündüzün eşit olduğu gün) kavuştuklarına şahit
olmuşlardı ve bu güne Kün-ay kavuştu demekteydiler. Çulardan itibaren Köktürklerde,
Uygurlarda, Hakani Türklerinde ve daha da sonraki dönemlerde güneş ve ay
ayinlerinin;Gök, yer-su ve hükümdar atalarına verilen kurban ve tahta çıkış
merasimlerinin ve Kutaggu-Bilig’den öğrendiğimize göre cülus törenlerinin de
hükümdarlık simgesi olarak algılanan bu günlerde yapıldığını görmekteyiz. (bk. Esin
2001: 147, 149)
Böylelikle bu pratiklerin neden bu dönemlerde yapıldığını anlamış bulunuyoruz.
Şimdi de bu törenlerin neden mezarların veya türbelerin hemen yanında değil de merkez
olarak kabul edilebilecek açıklık bir yerde yapıldığı üzerinde durmak istiyoruz:
Çulardan itibaren Gök ayinlerin tepesinde bir gölü olan dağlarda, yer-su ayinlerinin ise
bu dağın eteğindeki bir ağaç altında veya göğe kurban verilen dağdan daha basık bir dağ
tepesinde ya da atalar tapınağının ortasındaki üstü açık avluda yapıldığın biliyoruz.
(Esin 2001: 161) Çuların ilk atası ve yer tanrısı Hou-chi’nin mezarı, bir göl içinde, bir
ağaç dibindeydi. Çulardan itibaren Hanların Gök- Tanrıya ve yer-su unsurlarına
ibadetlerini aynı buna benzer bir yerde; göl içinde toprak set önünde yaptıklarını da
biliyoruz5
(Esin 2001: 113-115)

Oğuz Han’ın ikinci eşini bulduğu yer de böyle bir yerdir. “Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde,
bir göl ortasında, bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız vardı, yalnız oturuyordu.” (Muharrem
Ergin; Oğuz Kağan Destanı, Hülbe Yayınevi, Ankara 1998, s 16) Yine Emel Esin’den öğrendiğimize
göre, Çu, Hsiung-nu ve Tabgaçların “gök göbeği” ve dağ gölleri gibi Kök Türklerin tepesinde derin su
olan dağları kutsal saydığı bilinmektedir. (Esin 2001: 113-115) 9
9
“Göl içinde görülen ağaç veya arazilerinin ortasında tek başına bulunan
ağaçların dünyanın merkezini belirlediği ve hükümdarların bu ağaçtan (hayat ağacı)
6
göğe çıktığı sanılıyordu.” (Esin 2001:160) “Bu yerler aynı zamanda hayatın başlayıp
bittiği bir merkez konumundadır ki bu yönüyle; kozmik bölgelerin yani gök, yer/yer
altının bir eksen üzerinde birleştiği noktadır. Kozmik dağın zirvesi hem dünyanın en
yüksek noktası, hem de dünyanın göbeği, yaratılışın başladığı yerdir.” (Eliade 1994:31)
Aslında Türklerde de, evrensel iki ilkeli kainat düşüncesinin yazılı işaretleri
olan Türklere ait ırklardan Tav/Dağ ırkında7
belirtildiği gibi, “hayat orada bitip, orada
başlamaktadır ve dağ; ölüme ve ölüm ötesinde düşünülen yeniden doğuma işaret
etmektedir. Tağ ırkında belirtilenler bu şekliyle tamamen Mircae Eliade’nin belirttiği
“merkez simgeciliğinin” özellikleriyle örtüşmektedir. Ona göre “merkez her şeyden
önce kutsal olanın, mutlak gerçekliğin bölgesidir. Benzer biçimde öteki bütün mutlak
gerçeklik simgeleri de (yaşam ve ölümsüzlük ağaçları, gençlik çeşmesi vb.) merkezde
bulunmaktadır. Merkeze giden yol zorlu bir yoldur: tapınağın zorlukla çıkılan katları,
kutsal mekânlara (Mekke, Hardwar, Yeruşalim) haç seferi; Altın Post, Altın Elmalar,
Hayat Otu’nu bulmak için girişilmiş kahramanca ve tehlike dolu yolculuklar; kendi
benliğine, varlığının merkezine giden yolu arayan kişinin karşılaştığı zorluklar ve diğer
birçokları. Yol zahmetlidir, tehlikelerle doludur, çünkü din dışı olandan kutsal olana,
geçici ve yanıltıcı olandan gerçeklik ve ebediyete, ölümden yaşama, insandan tanrıya
geçiş ayinidir. Merkeze ulaşmak kutsallaşmaya, erginleşmeye (inisiyasyon) hak
kazanmaya eşittir; dünün din dışı ve yanıltıcı varoluşunun yerini yeni bir varoluş,
gerçek kalıcı ve etkin olan yeni bir yaşam almaktadır. Ayin aracılığıyla (kurban etme,
6
Tabiat kültünün Türk inançlarındaki yeri için bk. Fikret Türkmen, “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat
Kültü”, E. Ü. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999, s. 175-181. Hayat Ağacı için bk.
..Yaşam ağacı, yani evrenin kendisi bu noktadan büyür…Aydınlanma ağacı (Bo Ağacı) altındaki Budha
ve kutsal ağaç üzerindeki İsa, çok eskilere uzanan arketip bir dünya kurtarıcısı, Dünya Ağacı motifi
çevresindeki benzer figürlerdir…(Joseph Campbell; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi:
162, İstanbul 1999, s. 44, 52. Şaman kozmogonisinde dünya ağacı veya hayat ağacı denilen ağaç
dünyanın merkezindedir ve yükselen dalları Bay Ülgen’in sarayına değer……(Bilge Seyidoğlu, Mitolojik
Dönemde “At” Prof. Dr. Umay Günay Armağanı, Ankara 1996, s.51-54.) … Kozı Körpeş Bayan Sulu
destanının hemen hemen bütün varyantlarında bayterek, şok terek, çuk tirek, suk terek, vs. adlarıyla yer
alan kutsal ve yalnız ağaçlar, kahramanların altına sığındıkları sevgili ya da sözlüleriyle buluştukları,
düşmanları tarafından altında öldürüldükleri ağaçlar olarak görülmektedir. (Mehmet Aça; Kozı Körpeş
Bayan Sulu Destanı Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.222 ve 678
numaralı dipnottaki kaynaklar) …Bazen bir sırık şeklinde tasarlanan dünya ağacı, kutup yıldızına kadar
uzanan dünyanın eksenidir…(Yaşar Çoruhlu; Türk Mitolojisinin ABC’si, Şamanist Mitoloji, Kabalcı
Yayınevi, s.72-73, 91) Mircae Eliade; “Evren Ağacı”, Şamanizm (Çev:İsmet Birkan) İmge Kitabevi,
Ankara 1999, s. 302. Babil Simyası ve Kozmolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002 s. 35-37. Ağaç-ana
ile ilgili olarak geniş bir yorum için bk. Özkul Çobanoğlu; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak
Edebiyatı -Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001 , s. 32-38.
7
Tav/Dağ ırkı için bk. Esin: 2001:33, 37-38. Kutsal Dağ’ın tapınakla eş tutulması için bk. Mircae Eliade;
Babil Simyası..…., s. 26 Kozmik Dağ için ayrıca bk. Mircae Eliade; Şamanizm.., s. 298-302. 10
10
kan dökme ki bazı arkaik kozmogonilerde dünya, kaosu simgeleyen bir ilk canavarın
veya kozmik bir devin kurban edilmesiyle varoluş kazanmıştır) kutsallaştırılmış her
mekan dünyanın merkezine dönüştürülmekte, her ritüelin zamanı da mitsel “başlangıç”
zamanına denk düşmekteydi. Yaratılış eylemi tezahür etmemiş olandan zahire, ya da,
kozmolojik terimlerle kaostan kozmosa geçişi gerçekleştiriyorsa; yaratılış bir merkezde
oluyorsa ve dolayısıyla cansızdan canlıya tüm varlık çeşitleri ancak esas olarak kutsal
bir alanda varoluşa kavuşabiliyorsa_bütün bunlar merkez simgeciliğinin önemini gözler
önüne sermektedir.” (Eliade 1994:31-33)
Şimdi de yatır başlarına neden kırmızı, yeşil, sarı yaşmakların, örtülerin
bağlandığı üzerinde durmak istiyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi eski Türklerde
sonbahar ve ilkbaharda yapılan törenlerde göğe, yer-suya kurbanlar verilmekteydi.
Göğe verilen kurbanların kızıl renkte (kızılımtrak, veya boyalı) olması gerekiyordu ve
bu törende şamanlar kızıl elbiseler giyerlerdi. Ayrıca ırklara göre, Gök unsurunun
renklerinden biri koyu kızıldır. Hükümdara benzetilen güneşin de ırklara göre rengi
ateş rengi kızıldı. Ayrıca isig öz’ün(sıcak ruh) göğe ulaşabilmesi içim mezar başına ışık
veya ateş çıkarabilecek nesneler konmaktaydı. (bk.Esin 2001:31,35, 107)
Yer ayinlerinde merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hakim olduğunu
biliyoruz. Yeşil rengi ise bu renkler arasında bize göre en anlamlısıdır. Bu törenlerin
biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki parlaklık simgesinin bir araya geldiği zamanda
yapılması aklımıza evrenselci dikotomi de denilen iki ilke düşüncesini; yani Emel
Esin’e göre, proto-Türk ve Türklerin en eski belki de öz kozmolojisini getirmektedir.
Bilindiği gibi bu düşünceye göre kâinatın bütün tezahürleri gök ve yer_sub/v’un (yer-su
yeryüzü) temsil ettiği birbirine zıt, fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten
oluşmaktaydılar. İki zıt ilkenin bir araya gelişi hayatın özünü oluşturmaktadır; yaşamın
kendisini formülüze etmektedir.8
Çin-Türk kâinat düşüncesinden esinlendiği iddia
edilen bir metinde(Esin 2001: 23) geçen “… bu yerli göklü, dişili erkekli(ilkeler
kavuşursa, bütün canlı ve cansız, iki türlü varlık doğar” şeklindeki cümleler bizler için
oldukça anlamlıdır.
Yeşil rengi, hayatın aslını, özünü temsil etmekle beraber, aynı zamanda yeniden
doğumu, yeni bir dönemi de sembolize etmektedir; bir nevi yaradılışın tekrarıdır, yeni
8
Çin geleneğinde iki zıt ilkenin bir araya gelişi ve birbirini tamamlaması Yin-Yang olarak
resmedilmektedir. Acaba Türklerdeki ay ile güneşin kavuşması “Kün-Ay” da aynı manaya mı
gelmekteydi? Bk. Resim 4. (Bu makaleyi hazırladıktan sonra gördüğüm bir kaynakta bu düşüncemizi
doğrular nitelikte bilgilere rastladık: Bk. C.A.S Williams; Encylopedia of Chinise Symbolism and Art
Motifs, New York 1960. Emel Esin; Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Sanatında İkonografik Motifler,
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 64’den) 11
11
bir doğumdur, yeni bir başlangıcı da9
temsil eder. “Hemen her toplumda genç erkeklerin
topluluğa katılma törenlerinin (erginlenme), günahların, ifritlerin kovulmasının veya
yeni bir hanın tahta oturuşunun da genellikle yılbaşına denk geldiği görülmekte ve
böylece eski dönemden birey ve toplum olarak bir bütün halinde saflaşarak yeni bir
başlangıca, yepyeni bir hayata geçiş amaçlanmaktadır. Bu sayede yaratılışın başladığı
zamanı bir anlık bile olsa yeniden kurmaya çalışmaktaydılar. Onlara yani arkaik kültür
insanlara göre her yeni yıl, zamanın yeniden başlaması;yani kozmogoninin
tekerrürüdür..”(Eliade 1994: 61-65)
Yeni bir dönemi, yeni bir başlangıcı bildirdiği düşünülen zamanlarda, eski
Türkler tarafından yapılan bu törenlerin belki de bir hatırası olarak Kazakistan’daki
Ahmet Yesevi hangahındaki taykazanın kulplarına yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış
sembolü olan lotus10 çiçeğinin(nevruz çiçeği?) işlendiğini düşünmekteyiz.(Resim 5)
Resim 5 (Yeni Avrasya Yayınları)
Mustafa Cemiloğlu’nun bizlere bildirdiği üzere; Domaniç Saruhanlar köyüne üç
kilometre mesafedeki Ebe Ana yatırında verilen aşlarda (Cemiloğlu 2002: 394) 12
kazanda et pişirilmektir. 12 kazanın kullanılması da belki de aynı manaya gelmekteydi;
yani 12 ayı simgelediğini düşündüğümüz kazanların kullanılmasıyla belki de bu törene
katılanlar eski yılın bittiğini, yeni bir dönemin başladığını sembolize ediyorlardı. Bu
yüzden 12 kazanın, hiç değilse ilk başlarda, ne 12 imamla, ne de 12 havariyle ilişkisinin
olmadığını düşünüyoruz.
9
Yeni Yıla (Yılbaşı) dair düşünceler için ayrıca bk. Dursun Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü
Bayramı”, Milli Folklor, S. 36, Ankara 1997, s. 2-4.
10 Lotus’un yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış sembolü olarak kullanılması hakkında bk. Yaşar Çoruhlu;
Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi
Bildirileri, 4-7 Eylül 1989. 12
12
Eski Türklerde ilkbaharda yapılan törenlerde gök gürültüsüne benzer sesler
çıkaran davulların çalınması ile birlikte yağmurun başlaması Gök tanrının törene
katılması olarak kabul ediliyordu. Ayrıca bu Gök tanrının kutunun alınabilmesi için gök
ile yerin de beraber sallanması gerekmekteydi. Gök, erkek, yer ise dişi olarak
düşünülüyordu. (Esin 2001: 108) Yine ırklardan öğrendiğimize göre; hayatın aslı
olarak gösterilen Gök gürültüsü (Chên) gök ve yer nefeslerinin ilk oğluydu,(Esin
2001:33) yani yeni bir varlığın doğumu, yeni bir hayat demekti ve bundan dolayı
olmalıdır ki bu ırkın unsuru ağaç, rengi ise kök(mavi-yeşil)tür. Bunu şu şekilde de
açıklayabiliriz: Gök unsurunun renklerinden birisinin koyu kızıl(kırmızı), yer-su
ayinlerinde de merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hâkim olduğunu söylemiştik.
Göğün erkek(kırmızı), yerin dişi(sarı) olduğunu hatırlayıp bunların birleşmesinden; yani
iki zıt unsurun birleşmesinden yeni bir unsur(yeşil) doğmaktadır. Yeşilin doğuşu; yeni
bir hayatın simgesi olarak, aynı gök ve yer nefeslerinin birleşmesinden doğan ilk oğul
(Chên) gök gürültüsü gibidir.
Eski Türklerin inançlarındaki tabiat kültü hakkında yazdığı bir makalesinde
Fikret Türkmen, gök ve yer/su ilkeleriyle ilgili görüşlerini bildirdikten sonra “Eski
Türklerin düşünce ve inanç sisteminde insan-tabiat bütünleşmesi hatta aynîleşmesine sık
sık rastlanmaktadır……Türkler de diğer insanlar gibi, evrenin bir parçası olarak yaşamak
ve öyle kalmak, tabiattaki olayları izlemek, ona saygılı olmak için kendi kozmik
sistemlerini kurmuşlardır” (Türkmen 1999:176-181) demektedir. Bizce Fikret
Türkmen’in vardığı bu sonuç yukarıdaki verdiğimiz örnekleri, gelenekleri çok iyi
açıklar bir niteliktedir.
“İnsanoğlu doğada gözlemlediği tüm farklılıklara karşın kendi doğasının bütün
evreninkiyle aynı olduğunu ve yetersizliklerinin sorumlusunun sadece insan olmasından
kaynaklandığını bilir. Bu zorlukları dinle, büyüyle, hayvanları ya da bitkileri taklit
ederek ve mümkünse bunlarla özdeşleşerek yenmesi tek şansıdır. Ve insan bu şansı
değerlendirmesini bilir.”(Roux 2005: 91)
Sonuç olarak; Türkler kozmik yaşantıyla uyum içinde olmak, onunla
bütünleşmek için kozmik yaşamı aynen tekrarlamaktadırlar. Çünkü bu onların öz
kozmolojilerin esasıdır ve onlar bu yüzden “doğanın her yönünü kutsal bilirler ve doğa
güçleriyle uyum içinde yaşayıp ve bu güçlerin kutunu kazanmakla iyilik haline
varacaklarına” (Esin 2001: 22) inanırlardı. 13
13
Kaynaklar
Aça, Mehmet; Kozı Körpeş –Bayan Sulu Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, 3
Cilt, Konya 1998. (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Campbell, Joseph; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul
1999.
Cemiloğlu, Mustafa; Bursa Yöresi Mistik Folkloru Kapsamında Atalar
Kültünden Yer-Su Kültüne Uzanan Bir Çizgi ve Saruhanlar Köyü Ebe Ana Yatırı
Çevresinde İnanç Oluşumu, 1. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, C. II, Bursa
2002
Çobanoğlu, Özkul; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı -Türk
Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001.
Çoruhlu Yaşar; Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası
Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, AKMB Yay.., 4-7 Eylül 1989.
Eliade, Mircae; Ebedî Dönüş Mitosu, (Çev: Ümit Altuğ), İmge Kitabevi,
İstanbul 1994.
Ergin, Muharrem; Oğuz Kağan Destanı (Tercüme-Metin-Sözlük), Hülbe
Yayınevi, Ankara 1988.
Esin,Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Esin,Emel; “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar)” Atsız
Armağanı, Ötüken Yay., İstanbul 1976.
Kondıbay, Serikbol; Argı Kazak Mifologiyası, C. 4, Dayk Yay., Almatı 2004.
Roux, J. Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini(Çev:Aykut Kazancıgil),
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Roux, J. Paul; Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, Kabalcı Yay.,
İstanbul 2005.
Seyidoğlu, Bilge; “Mitolojik Dönemde At”, Prof. Dr. Umay Günay Armağanı,
Feryal Matbaacılık, Ankara 1996.
Dursun, Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü Bayramı”, Millî Folklor,
S. 36, Ankara 1997.
Türkmen Fikret; “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat Kültü”, E. Ü. Türk
Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999.

*Eğer zahmet edip de buraya kadar geldiysen çok teşekkür ediyorum! http://www.youtube.com/watch?v=gAElM_w0vls ve son olarak; Şaşırdığın, kızdığın ve ezberini sarsan tüm bilgilere yürü! Kimbilir belki bir yerde cisim olarak karşılaşamasak da, engin umanların söz denizinde buluşuruz. Sevgiler. . .

Reklamlar