0

cinsel sapkınlıklar dinlere nasıl girdi. hristiyanlık-yahudilik ve islamiyette Arap, Grek (Yunan), Roma-Pers vb gibi

ÖNCELİKLE TÜRKLÜĞÜMÜZÜN GÖZÜNÜ SEVEYİM. DİYEREK GİRİŞ YAPMAK VE BULDUĞUM ŞEYLERİ PAYLAŞMAK İSTİYORUM. KİMİ ZAMAN HAYRETLE. KİMİ ZAMAN TİKSİNEREK OKUDUĞUM ŞEYLER. TARİHİMİZDE HİÇ OLMADIĞI İÇİN NE KADAR ÖVÜNSEK AZDIR! LÜTFEN İBRET ALINIZ!

Hint, Sabi, Mısır dinleri temelli bu sapık gelenekler halen çağdaş Avrupa ve Amerika kıta toplumlarında “Ortodoks Hristiyanlık ve Ortodoks Yahudi Mezhepleri içinde sürmektedirler. Teke Tanrı Lucifer, Keçi tanrıça Bafomet Mason gelenekleri, aynen bu dinlerden kökenlerini almıştır.Sabilerin, Yahudilerin, Greklerin, Romalıların ve komşuları Sabine’lerin “tecavüz ve kız kaçırma” geleneklerinin temeli “ENSEST ÜREMELERİ”dir. Kendi çocukları, kardeşleri, kardeş çocuklarıyla evlenerek üreyen, bu yüzden dışarı kız verme gelenekleri olmadığından başkalarından da kız alma olanakları kalmadığından, ancak tecavüz ile kirleterek almayı tercih etmektedirler. Çünkü, dışarıdan kız alarak soylarındaki ensest evliliğin getirdiği sakat, hastalıklı, ucube bebek doğumlarını engelleyeceklerine inanırlar.

DEVLET YASALARI, EGEMEN SOYUN DİNLERİNE GÖRE YAPILIR VE TEBAA’YA DAYATILIRDI.

Böyle olunca da egemenliğini kaybeden toplumların dinleri de değişirdi. Bu gelenek nedeniyle yeryüzünde değişmemiş din ve din kitabı yoktur.Özgür milletler babalarını soylarından, köle milletler de analarından alırlar. Roma yasalarında “Köle anadan doğan çocuk, kölenin sahibine ait olsa da babasına mirasçı olamaz, köle sayılır, çünkü, köleyi kullanan erkek sayısız belirsizdir, erkeği belli değildir” der.

Kur’an Nur Suresi 25. ayet’te köle kadınlardan evlendirilenler için şöyle bir ifade vardır; “…Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır…” Nur Suresi 33’de şu ifade köle kadınların fuhuş amaçlı satıldıklarını, İslam ile buna son verilmesini ister. “…Hizmetinizdeki genç kızları, iffetli kalmak isteyip dururlarken, iğreti dünya hayatının basit menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın. Kim onları baskı altında tutarsa Allah, fuhşa zorlanmalarından sonra onları affedici, esirgeyicidir..” Kısaca, coğrafyamızdaki eskilerin ekonomisi PEZEVENKLİK üzerine kuruluymuş. Köle kadınlar sahiplerince sadece tarım, ev işlerinde çalıştırılmıyor, genelev olarak çalışan pagan tapınaklarına veya onların yakınlarında kurulan genelevlere “cinsel içerikli dini ayin geleneklerinin yerine getirilebilmesi için” satılıyorlardı. Bu gün bu Hindistan ve Hindu dini ile ondan dinlerin yaşandığı her ülkede böyledir.

köleci, cinsi sapık Sabi, Hint, Arap dinleri temelli sapıklıkları Jüstinyen Hristiyanlık çağında Ensest Evlilik Yasakları ile kaldırmıştır. bu roma yasalarında ne kadar doğru şeyler göze çarpsada burada da zaman zaman sapıklık içeren şeyler vardır.

şimdi kur’andan NİSA SURESİ 22-23-24-25-26.AYETLER;

“Geçmişte kalanlar hariç, babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlarla evlenmeyin. Böyle bir şey açık bir edepsizlik, nefret gerektiren bir kötülüktür. Çirkin bir yoldur bu.” Peygamber zamanında ve ona İslam tebliğinden önce olmuş evlilikler hariç diyor. Yani peygamber çağında o çok kutsanan sahabeler, ensarlar, babalarının karılarıyla evleniyorlardı. Tevrat Yakup peygamber kıssasında da Yakup’un en büyük oğlu analığını becerirken yakalandığı için peygamberlik hakkı Yusuf peygambere geçer. Yusuf’un çileleri bundan kaynaklanır. Tevrat’In bu olayları da eski Babil, Asur, Mısır, Grek yasalarından ibaretti. Aşağıda “anaları, babaları le de evlilik yasağı var. Yani Araplar küllen sapıktılar.

Gene “Eskide kalanlar Müstesna” diyen ayet, cümlesi ile, peygamber çağında, Roma vilayeti olan Hicaz’ın ve Arap yarımadasının hala ayette sayılan birinci, ikinci derece akrabaları ve onların çocukları ile evlendiklerlini şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlıyoruz. Bunlar İslam ve Hristiyanlık çağından çok önceki yaşamlarını aşağıda okuyacaksınız. Burada saılanların tümü Jüstinyen yasalarında daha açıklamalı olarak yer almaktadır. Tevrat Levililer kitabı da bu açıklamaları neredeyse aynen almıştır. Kur’an sadece akrabalıkları sayıp yasaklamıştır.

Araplar çok eşli poligamik sapkın topluluklardır. Bakara 198. ayet (Ayet=Allah’ın sözü demektir) son cümlesi de Araplara “siz önceden sapıklardınız” demektedir. Roma yasası “Tek eşlidir”, hukuk metinlerinde “ sıklıkla “bir erkeğin iki karısı veya bir kadının iki kocası olamaz” ifadesini hatırlayınız. Mehir, konusu da Roma hukunda evlilikte önemli yer tutar.

  1. İnanmış hür kadınları nikâhlama genişliğine gücü yetmeyeniniz, ellerinizin altındaki genç, mümin köle kızlardan biriyle evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hep birbirinizdensiniz. O halde onları, ailelerinin izniyle nikâhlayın. Gizli dost edinmeyerek, zinadan uzak kalarak, iffetli hanımlar olmaları şartıyla onların mehirlerini örfe uygun bir biçimde verin. Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır. Bu, köle ile evlenme yolu, günaha ve sıkıntıya girmekten korkanınız içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”
  2. Bu ayet, aynen Jüstinyen’in “köle azadını teşvik ve köleleri koruma, sahiplerinin onlara mal vererek azad etme” emirlerine benziyor.. Diğer kısmını yukarıda köle kadınların fuhuş aracı oldukları konusunu belirtmiştik
  3. Nur 24; 39. “Küfre sapanlara gelince, onların amelleri çöldeki serap gibidir ki, susuzluktan bunalan onu su sanır. Ama ona yaklaşınca hiçbir şey bulamaz; yanında Allah’ı bulur; O da onun hesabını eksiksiz bir biçimde görür. Allah, hesabı çok çabuk görendir.”
  4. Nur-24;84. “Allah yolunda savaş. Kendinden başkasından sorumlu değilsin. İnananları da teşvik et. Umulur ki Allah, küfre sapanların gücünü kırar. Allah, kuvvetçe daha üstün, cezalandırmada daha güçlüdür.”Jüstinyen Anayasasında Tanrı_Kral anılan imparatorun “kölelere eziyet eden, özgür bırakmayan köle sahiplerine yaptığı tehdidin sonundaki “karartılmış cümleyi”

Peygamber Muhammet’in doğumundan 1061 yıl önce M.Ö 450’de Roma 12 Tablet Yasalarının “6.” Tabletinde köleliğin kaldırılması önerilir;Yine, Muhammet’in doğumundan “6” yıl önce ölen Jüstinyen (Ö-565) yaptığı yasanın “LEX FURIA CANINA” yasasının feshi bölümünde köle azad etmek kolaylaştırılır;Aynı yasa şöyle devam ederek Kölelere fena, ahlak dışı muameleler yapılmasını, işkenceyi yasaklar ve işkence edilen kölelerin Praetorler eliyle korunmasını emreder;

İlerleyen çağlarda değişen anlayışlar sonucu bir başka Roma yasası da özellikle Jüstinyen (M.S.540’lar) döneminde yapılmış olanı şöyle der;

“Özgür bir kadın, bir köleden hamile kalsa ve çocuğunu doğursa çocuk, bebek, özgür doğmuş sayılır, özgür kadının Yunan yasalarında yazdığı gibi, tesadüfi ilişki sonucu hamileliği sonucu olduğunu yazar.

Ancak, 12 Tablet yasası, “yasal evlilikten, yasal doğan çocuklardan babanın seçtiği erkek çocuğun mirasçı olabileceğini, mirasçı bırakmadan, çocuksuz öldüyse, silsile halinde babanın kanından olan en yakın erkeğe mirasın bırakılacağını anlatır. Bu gelenek aynen Emevi Yezidi İslam geleneğine sahip Pakistan ve Bangladeş’te geçerlidir. Türkiye’de bir çok bölgede, mevcut yasalara rağmen kız çocuğuna miras bırakılmaz. Üstelik kızlar da inançları gereği buna onay verirler.

Oysa, ilk antik Roma yasasından 1000 yıl önce Babil’i fetheden Pers (İran) şahı Büyük Krus, bütün imparatorluk dahilinde ve etki alanlarında “KÖLELLİĞİ YASAKLAMIŞTIR” Dilimize İngilizce’den çevirdiğim metin aynen şöyle der; “Köleliği engelliyorum ve benim valilerim ve astları, kadın-erkek köle alışverişlerini zorla yasaklayacaklardır. Bu tür gelenekler dünya üzerinde yok edilecektir.”

Ama, köleci geleneğe sahip toplmlar o ölünce bu emirleri unutmuşlar ve buraya kadar okuduğunuz ve aşağıda okuyacağınız gibi kendi evlatlarını köleleri olarak görüp öyle kullanmayı sürdürmüşler.

Sonunda Jüstinyen yasalarının 16.yy.da batıda başlayan Rönesans ve 20.yy. hukuk sistemleriyle iyileştirildiklerine yeryüzü tanık oldu.

Ne yazık ki bu dönem de sona ermekte ve “İslami Şeriat” getirmek isteyen ve bu köleci şeytan ibadet olan TEKE TANRI dinleri dünyayı yöneten Mason localarının gizli dini olmuş, her ülkede o ülkenin hakim dini ve mezhebi üzerinden bu dini gelenekleri yürürlüğe sokmaktadırlar.

Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog gibi hoşa giden maskelerle piyasaya sürülen bu sapkın dinler nedeniyle bu iğrenç sapıklıkları insanların bilgiilerine sunuyorum.

Çünkü “köle-ensest toplum dinlerine ait toplumlardan” çıkmış bu sapıklıkları yaşam biçimin haline getirenler, çocuk, yetşikin tecavüzleri, kadın-erkek eşcinsellikleri, kendilerinden olmayanın mallarını, çocuklarını yapmalama, öldürme geleneklerini dini tarikatlar üzerinden İslam adıyla uygulamaktadırlar.

Şimdi, medeniyetleri ile övünen, Arap, Grek (Yunan), Roma ve onun yasalarına bağlı batılı toplumların, Hristiyanlık çağı dahil sapık yaşamlarını okuyalım.

Eski medeniyetlerde çocukların durumları bu günden çok kötüydü. Census, antik çağlarda kız/erkek çocuk kurban etme/öldürmenin oranının %400 rakamını verir. Çoğu kız, onların yarısı kadar da erkek çocukların öldürüldüklerini açıklamıştır. Poseidos, zengin adamların bile kızlarını çoğunlukla sattıklarını kabul eder. Erken çağ toplumlarında çocuk öldürme cezalandırılmaya başlanmadan önce herkes çocukların nerelerde satıldıklarını ve canavarlara kurban edildiklerini biliyordu. Doğar doğmaz süt annelere verilen çocukların öldürülmeleri süt annelerden istenilmekteydi.Antik çağlarda, yaygın olarak çocukların başlarının kesilerek gövdelerinden ayrılarak kurban edilmelerine Filistin, Jericho, K.Afrika Kartaca, İngiltere’nin çember kayalarında, Hindistan’da ve Aztek şehirlerinde rastlanılmaktadır.

Heredot, “bir oğlan, beş yaşından önce babasının dikkatini çekmez” diyerek açıkça gerçeği onaylar.

Bu çağlarda anneler, büyük anneler insanlıktan çıkmış değillerdi ama kendilerine de çocuklarını sevebilmeleri için yarım şans dahil verilseydi elbette. İnsanlık çocuklarının değeri hakkında yeni yeni uyanışa geçmiştir. Geçmişe gittiğimizde, çocuk yetiştirmenin düşük seviyede olduğu zamanlarda, terk edilen, dövülen, fuhuş pazarında satılan, kiraya verilen, korkutulan ve cinsel olarak istismar edilen çocuklara rastlıyoruz.

Bir insan, eski bir tarihçiyi okuduğunda, M.Ö.II. yüzyıllarda ailelerin ancak %1’inde “2” kız çocuğu bulunduğuna tanık olacaktır. Medea, Procne gibi öteki Grek mitolojik analarının çocuklarını öldürmek için tek iyi gerekçeleri, kocalarına nispet yaparak üremeye uygun olduklarını kanıtlamak içindi.

Antik çağlardan beri anneler çocuklarını, ihmalkar, lakayıt, küfürbaz süt annelere çocuklarını verirlerdi.Bunlar bazen kölelerden de olabiliyordu.Tacitus’un dedğine göre, “Çocuklarımızı daha doğuşta, küçük Grek hizmetçi kızlara teslim ederdik, çocuklar teslim edildikten sonra yıllarca görülmezdi.

Süt anneler, ahlaksız, hantal, tembel, yangında, domuz gibi hayvan saldırılarından korumak için, çocukları bir bohçaya sararak ağaç tırnağına asmakla, hasat zamanı ilgi göstermemekle, bokun sidiğin içinde kalan çocuğu yıkamamakla suçlanırlardı.

Süt anneler, yabancı zengin dölü olan çocukları alıp emzirebilmek için kendi çocuklarını öldürürlerdi ve bu sayede de korunduklarına inanırlardı.

Doktorlar, büyüdüklerinde tiran olmasınlar diye bebeklerin günde iki üç öğünden fazla beslenmemelerini öğütlerlerdi.

Çocuklar hastalık veya açlıktan aşırı derecede çığlıklarla ağladıklarında onlara bira, şarap, likör, afyon verilerek yatıştırılırlardı. Bir Mısır papirüsü “afyon hemen tesir ederdi” diyor.Babalar odalarında oğullarıyla birlikteyken eşlerine tamamen empatiden yoksun olarak “bu memeler benim” derlerdi ve onlar etraflarındayken annelerinin çocuklarını emzirdiklerini gördüklerinde açlık grevine gidecekmiş gibi davranırlardı.

Hamile kadınlar kocalarınca sıklıkla dövüldüklerinden çocuklar antik çağlarda daha ana rahmindeyken sopaya maruz kalıyorlardı. İdare edilemediklerinde çocuklar anne ve babaları tarafından taşlanarak öldürülürlerdi. Eski Ahit, “anne ve babasına karşı asi olan çocuklar ölüme mahkum edilmelidir” der ve Philo, “eğer yasa asiliklerinden dolayı ölüme mahkum etmiş olsa bile, çocukların, azarlandıklarını,dövüldüklerini, hapsedildiklerini” yazar.

Seneca, Isparta’da, ölüme mahkum edilmiş çocukların şehir meydanında alenen dövülmelerinin, kırbaçlanmalarının vatanseverlik olarak görüldüğünü yazar. Bütün çocukların içinde şeytan olduğuna onun çıkartılması için de çocukların dövülmesi için dokuz kedi kuyruğundan kırbaçlar, demir çubuklar, kundak çubukları gibi özel ekipmanlar yaptıklarını ve zincirle kırbaçladıklarını yazar.

Günlükler, çocukların kapı üstlerine asılarak, tırnaklarına jilet geçirilerek, halıya sarılarak köşede dövüldüklerini yazmaktadır. Ksenofon, annelerin cadı elbiseleri giyerek, onların etlerini yiyip bitirecek, kanlarını içecek Lamia şeytanı olduğunu söyleyerek korkuttuklarını, annelerin çocuklarına yaptıkları vahşiliğin yırtıcı bir hayvan veya canavar tarafından bile yapılamayacağından bahseder.

Antik zamanlarda çocuklar 12 yaşına geldiklerinde kendilerinden iki kat yaşlı erkeklerle evlendirilirler, eşleri ailelerince seçilirlerdi ve bu apaçık çocuk tecavüzüydü. Bu genel bir uygulama değildi ve Grek kızları daha bebekleriyle oynarlarken evlendirilerdi.

Hint Mahabarata dini metinleri der ki, “30 yaşında bir adama 10 yaşında bir kız, 21 yaşında bir adama “7” yaşında bir kız verilir”.
Çocukların cinsellik için kullanılmaları günümüzde Amerikan istatistiklerinde bile hala kendilerinin üç katı yaşında erkeklerce taciz edildikleri görüldüğünden olağan işler sınıfındandır.

Erkek ve kız çocukları, evlerinde anneleri, babaları, ağabeyleri, yeğenleri, dayıları, amcalarınca düzenli olarak masturbasyonda kullanılırlardı ve onlardan birinindediği gibi “gece boyunca amcamdan, büyükanneme kadar aralarında beni dolaştırıp dururlardı” ifadesini Mahabarata dini metinleri şöyle doğrulamaktadır, “10” yaşında bir kız için bakire olmak demek, ne erkek kardeşi, ne babası ne de yeğeni olmaması demektir”.

Plutrach, “oğlanlara tecavüz edilmesi, onlarla düşüp kalkılması bir zevk değil bir görevdi” der.  Eski şehir devletlerinde Yunanistanda, altı yaşında bir erkek çocuğu, üzeri soyularak çırılçıplak edilip pazarda fahişeliğe zorlanır veya, dini ayinde tecavüz etmesi için bir rahibe teslim edilirdi.Erken toplumlarda tecavüz sadece kan bağı açısından hukuka konu olurdu. Bunun dışında bütün tecavüz türleri serbestti ve önce anababalarca yapılırdı.

Plutarch makalelerinde, iyi bir babanın iyiliği, kendi oğluna tecavüz etmesidirder. Anneler de oğullarıyla cinsel ilişkiye giriyor, gece uyuyabilmeleri için onlara mastürbasyon yaptırıyorlardı.Oğluyla, kızıyla ensest ilişkiye giren kadın, böylece tanrıçasına hizmet etmiş, onun emirlerini yerine getirmiş olduğunu gösteriyorlardı.Japonya da yapılan yoğun araştırmalarda bu gün bile, annelerin sadece çocuklarına otuzbir çektirmediklerini, çocuklarıyla cinsel ilişkiye girdiklerini, kocaları dışarıda başka kadın ile beraberken, çocuklarıyla cinsel ilişkiye girerek iyi bir derece kazandığını söylemektedirler.Tecavüz edilen çocuklar, “aşırı seksi” olmakla itham edilirlerdi ve tecavüze uğrayan biri “aşırı seksi olma suçu işlediğinden” cezalandırılırdı.

Babil de tecavüz edilen kadınlar, yasaklanır ve boğazları kesilerek nehre atılırdı. Tevratta tecavüz edilen kadınlar şehir kapılarında taşlanarak öldürülürlerdi yani recm edilirlerdi.Bizans tan Roma ya,ve Çin e kadar hadım fabrikaları vardı ve beşikte hadım edilen çocuklar genelevlere satılırdı. Anna ve babalar cinsel orgnalarını kesip bir kavanoza koydukları çocuklarını borçları karşılığında başkalarına süreli veya süresiz köle olarak verirlerdi.

Romalı babalarçocukları onların isteklerini onaylamadıklarında çocuklarını ölüme mahkum ederlerdi.Aile tarihçisi Edward Shorter, “erkekler karılarını çocuk makinesi olarak görürlerdi, hiç bir his olmaksızın mekanik olarak çalışan makineler” bugüne benziyor bazı şeyler. bu topraklarda hala bizans geleneği mi var !!

Kadınla evlilik tam bir savaştı sevgi empati olmadan sadece birinin diğerini aldatması üzerine dolapların döndüğü bir yaşamdı evlilik.

Antony, Sezar, Kleopatra aşklarındaki entrikalar buna örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca Kleopatra, ilişkiye girdiği erkekleri öldürürdü. Evlilik ticari bir iş gibi geçiciydi.

Hipponax evliliğe son noktayı, “Bir erkeğin iki mutlu günü vardır, biri evlendiği, ikincisi de karısını mezara gömdüğü gündür” diyerek koymuştur.

babalar, on dört yaşında kız evlatlarıyla evlenirken onları harekete geçiren tek şey soydan gelen zenginliğin korunmasıydı. Arkadaşça sevgileri barındıran bir evliliğe XVII yüzyıla kadar rastlanılmamıştır….””

 

New York merkezli “The Association for Prehistory” internet sitesinde yayınlanmış, Lloyd deMause nin “Orijin of the War in Child Abuse” kitabının Birinci bölümü olan “Killer Motherland” ve sekizinci bölümünde “İnfanticide, Child Rape and War in Early States” konularından dilimize çevrilmiş makalelerdi bunlar.aklımıza gelmeyecek iğrenç ensest, pedofili, kulamparalık, sübyancılık   gelenekleri hakkında antik çağdan günümüze özet olarak buraya kadar fazlasıyla delil vermiştir.

Hristiyanlık ve İslam öncesi Sami toplumlarının, bu gün torunlarının övündükleri gibi bir toplum olmadıklarını da bu yazı ile öğrenmiş olduk.

Yeryüzünde, değişmemiş hiç bir din olmadığını, her dinin savaş kaybedip, dini yaşantısını galip devletlerin kendileri için belirledikleri aşağılık yaşam şekline mahkum edildiklerinde, nesiller boyunca geleneksel hale gelen bu aşağılanmış yaşam şeklini, “ilahi yaşam şekli” olarak benimsediklerini öğrendik.Tevrat, İncil ve Kur’an’ın Roma hukukuna  ve asla devlet olmayı becerememiş Arap yarımadası ve Hicaz Araplarının aşağılanmış dini geleneklere sahip olduklarını gördük. İster beğenelim, ister beğenmeyelim yeryüzünün gerçekleri bunlardır. Hiç bir dine ve topluma düşmanlık için değil, insanların artık dinlerin ne olduğunu anlayarak bu cahilce şeriat rejimi heveslerinden uzaklaşarak, kendi halkları, insanları için iyi olanı yapmaya ikna etmek, soya sopa, feodaliteye dayalı toplum düzenlerinin ilkel, terk edilmesi gereken, çağ dışı kavramlar olduğunu göstermeye çalıştım.

Tercih edilecek yol, insanların ayak bastıkları ülkeye, liyakat ile bağlılıklarını sağlayacak, devletine, milletine bağlı, ulus kardeşliğine inanan herkesi kucaklayan, demokratik, eşitlikçi,evrensel hukuku benimseyen halk ve devlet yapılanmasıdır.Takdir okuyan, “ülkemin huzuru için daha iyi ne yapabilirim” diye araştıran, sorgulayan insanlarındır.

Niyetimiz, yeryüzünde cehalet abidesi olarak görülen Müslümanların ve toplumlarının çağdaş düşünceye ulaşması için bir aralık açmaktır. Onun da, dinlerin ne olduğunu göstermekten geçtiğine olan inancım ile bu yazıları yazıyorum. Bir zihin fırtınası olarak algılayınız ve siz de zihin fırtınası yapınız.

Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog gibi hoşa giden maskelerle piyasaya sürülen bu sapkın dinler nedeniyle bu iğrenç sapıklıkları insanların bilgilerine sunuyorum.

Çünkü “köle-ensest toplum dinlerine ait toplumlardan” çıkmış bu sapıklıkları yaşam biçimin haline getirenler, çocuk, yetşikin tecavüzleri, kadın-erkek eşcinsellikleri, kendilerinden olmayanın mallarını, çocuklarını yapmalama, öldürme geleneklerini dini tarikatlar üzerinden İslam adıyla uygulamaktadırlar.

Bu dini rejim bize kökten dinciliğin merkezi olan, George Washinton ve ardılları gibi “Bu koca ülkeyi dinsiz yönetmek olanaksızdır, yetiş ya İncil” diyen Amerika Birleşik Devletleri ile, içimizdeki dünün Osmanlıya silah çeken gayri Müslüm azınlıklarının kurdukları sözde İslami tarikatlardır. İslamla alakası yoktur!

Tüm dünya milletleri dinlerindeki sapıklıkları yasalarla kaldırırken Müslüman sapıklıkta ısrar eden tek din grubu olarak lanetlenmektedir. Bunu da Ortodoks Yahudi ve Hristiyanların kurduğu sahte Müslüman tarikatları yürütmekte, Müslümanlar da onların ardından gitmektedir.

Dünya bu hizla bilimde yükselirken bizi orta çağın karanlığına mahkum etmek isteyen sömürgeci güçler ve yerli işbirlikçileri, bizi antik çağların cinsel sapkınlıklarla dolu çağlarına gönderme yolunda epey ol aldılar.Onlar da çok iyi biliyorlar ki, antik çağların dinci feodal devletlerinin yarattığı vatandaş, bilim, din ve devlet adamlığı körler, cahillerden ibaretti.

Halkı, din ile uyutarak;

Meşguliyeti, aklı,midesi ile bacak arasındaki cinsel organıyla,

Hedefi, bağırsak gurultusu ve sikinin doğrultusuyla, 

Yön bulmaya çalışan insan modeli arzusundadırlar.

Onlar için idaresi en kolay modeldir.

Halklara düşen çağdaşlık ile şeriat ile, cinsel sapıklıklara boğulmuş, bir tas çorba için belediye hayır çadırı gözleyen köle yaşamı arasında tercih yapmaktır.

İnsanlık olarak, ister bizim gibi hedef ülkelerde, ister gelişmiş ülkelerde olun, halktan iseniz geleceğiniz bu model insan tipidir.

Yazının gerçek özeti budur.

Her ne kadar sürçü lisan eyledik ise affola.

 

Reklamlar
0

bir baş belası olarak ermeniler..

sygggBu ülkede Bolşevik isyanından sonra kurulan SSCB birliğine dahil olmak istemeyen Türk’üz deyip giriş yapan TC kimliği alan Ermeni ya toprak ağası ya makam sahibi olmuş. Kurtuluşta cahil erkek çoğu kadın ve çocuk olan Türk Milletine bela olmuş, Kripto ermeniler techir edilmedikçe ne cemaatler biter, ne de terör bitirilir. Ermenilerin büyük Ermenistan devlet projesi var.İşgal zamanı fırsatçılık yaptığınız için özür dileyin.Kürtler de tehcir sırasında sizi kestikleri için özür dilesinler kapansın olay. yeter be yeter nedir sizden çektiğimiz. Dedelerimiz çekmiş, biz çekiyoruz ardımızdan gelecek olan torunlarımız  ve onların torunları +onların torunları da mı çeksin ha!

Gerçekten çok sıkıldım herşeyden. Çünkü birbiriyle bağlantılı olaylar hepsi. Ermeniler kimler?! orası da koca bir muamma ya. Mesala şöyle bi gerçeklik var ki hem de kapı gibi bir gerçek. Ermenilerin en azından bir kısmının Türk kökenli olduğu ve kültürel öğelerini burdan almaları.

Bir Başka Açıdan Ermenilerde Din ( TÜRKLERİN HAY LAŞTIRILMALARI )

Yıldız DEVECİ BOZKUŞ*
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz – Sonbahar 2004

Title: Religion among the Armenians from a Different Perspective

Abstract: It is focused in this study that some Gregorian believers might have been Armenianized through common religious sect. According to our point of view, the community of ethnic Hay and Armenian are different in the political and cultural fields. Mass conversions are also witnessed even today with the help of organized projects. This issue will be exemplified in the study. Some cultural data leads us to such a conclusion and it is planned to analyze the issue under the sub-headings of Cuisine, Handicraft, Folklore, Child Games, Public Calendar, Public Health, Music, Literature, Beliefs and Traditions. In this study, particularly the mythological part of our thesis will be examined as the first part of a two-article work. The Armenian History of Belief is widely studied since we wanted to analyze the topic starting from the mythological periods.

Keywords: Armenian, Gregorian Community, Hay Tribe, Religion of the Armenians before Christianity, Armenianization of Gregorian Turks

Günümüzde Ermeniler; dilleri, dinleri, toprakları ve iddialarıyla çeşitli araştırmaların bu arada kongre ve sempozyumların da konusu olmuştur. Bu sebeple, bu güne kadar, Ermeniler hakkında çeşitli eserler yazılmıştır. Fakat bu eserlerin büyük çoğunluğu siyasi ve tarihi niteliklidir.[1]

Kendilerine ‘Haik’ diyen ve ‘Hayk’ adlı bir atadan türedikleri efsanesini yaşatan ve Türkler’le bütün yabancıların ‘Ermeni’ dedikleri kavimle Armenia ülkesi adının bir alakası yoktur.[2] Ermeni tarihçilerin çoğu köklerini Nuh’un oğlu Yasef’e bağlarlar.

Hayk ve Hayastan kelimeleri hakkında her nekadar çeşitli açıklamalar yapılmışsa da Ermeni tarihçileri Hayk’ın ulu bir kişi olduğunu ve buna uyularak Ermeniler’e Hay denildiğini bildiriyorlar. Fakat Hay ve Hayk isimlerinin yalnız söyleniş yakınlığı yeterli bir kanıt değildir. Böyle bir söylenti Horenli Movses’e kadar yoktur.[3]

Biz bu çalışma ile Ermeni toplumu olarak bilinen bir kısım Gregoryen halkın zamanla mezhep birliğinden hareketle ‘Ermeni’leşmiş olabilecekleri üzerinde duruyoruz. Bize göre Hay etnik toplumunun Ermeni karşılığında kullanılması ile siyasi ve kültürel alanda Ermeni farklı içeriklidirler. İyi yürütülmüş projelerle günümüzde de toplu din değişimlerine şahit olunmaktadır. Bu konuyu ayrıca örnekleyeceğiz. Elimizdeki bir takım kültürel veriler bizi bu şekilde düşünmeye sevk ederken, konuyu;

‘Yemek Kültürü, El Sanatları, Halk Oyunları, Çocuk Oyunları, Halk Takvimi, Halk Tebabeti, Halk Musikisi, Halk Edebiyatı, Halk İnançları, Gelenek ve Görenek’ başlıkları altında ele almayı düşünüyoruz. Bu yazımızda daha ziyade tezimizin mitolojik boyutu üzerinde duracağız. Bu yazımız konuyu ele alacağımız bir seri yazının ilki olacaktır. Konuyu mitolojik dönemlerden başlayarak ele almak istedik. Bu itibarla Ermeni inanç tarihine geniş yer vermemiz gerekmiştir.

Bazı araştırmacılar; Ermenilerin eski dinlerinin Hint-Avrupai karaktere sahip olduğunu, Asurluların, Keldanilerin, İbranilerin (Yahudilerin), Arapların özellikle İranlıların etkisinde kaldıklarını; dinlerinin temelini aydınlatan, ışık saçan bir ‘Işık-Ateş tanrısı’nın oluşturduğunu, bu tanrıyı Aramazd ismi altında, ‘üstün tanrı’ olarak gördüklerini belirtmektedir.[4]

Bazı kaynaklarda ise bundan farklı olarak Ermenilerin kökeninin Urartulara dayandığı tezi iddia edilmektedir. Fakat günümüzde artık bu tezin geçerliliği kalmamıştır çünkü Ankara Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erksin Güleç ile Doktora Öğrencisi Araş. Gör. Ayşen Açıkkol’un yaptığı çalışma ‘Urartularla akraba oldukları’ yönündeki Ermeni tezlerini bilimsel açıdan çürütmüştür. Ermeniler, 8–7. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Kafkaslarda güçlü bir uygarlık kuran Urartularla tarihsel köken açısından akraba olduklarını, Van başta olmak üzere Urartu hegemonyası altında bulunan toprakların kendi yurtları olduğunu iddia etmekteydi.[5] Bu tez, arkeolojik ve dilbilimsel açıdan geçmişte çürütülmüştü. Şimdi de iddianın gerçeği yansıtmadığı antropolojik açıdan ispat edildi. Bunun öncesinde ise ilk defa dil farklılığından hareketle Ermeniler’in Urartuların devamı olamayacağı kanıtlanmıştır.

Ermenilerin kökeniyle ilgili olarak ortaya konan bir diğer tez ise Frikyalılarla birlikte Anadolu’ya geldikleri iddiasıdır.

Hıristiyanlık öncesinde ‘Ermenistan’ diye bilinen coğrafyada yaşayan toplum; değişik dini ve etnik cemiyetlere ait tanrıların da içinde yer aldığı bir panteona sahipti. Bu panteon içinde bölgelere ve yüzyıllara göre değişiklik gösterenlere de, ‘büyük ve meşhur’ tanrılar yanında, mahalli kalanlara da rastlamak mümkündür. [6] Bu anlamda Ermenistan bir etnik aidiyeti değil, yüksek ülke anlamına gelmektedir.

Çok çeşitli ve sayıları kabarık tanrılar arasında öne çıkarılan, yücelik atfedilenler de bulunmaktadır. Tanrı sayısının çokluğu dolayısıyla Ermenileri ‘Politeist’, bunlar arasında birine ‘üstünlük’, ‘yücelik’ atfetmelerinden dolayı da ‘Monoteist’ olarak değerlendirenler bulunmaktadır.

Ermeni yazar Sandalcıyan, Ermenilerin milli yazarlarının 14 tane tanrı ve tabiatüstü varlıktan bahsettiklerini, bunlardan üç tanesinin (Arlezk, Kack, Dragonlar) topluluk ifade ettiklerini belirtmektedir. O, bu tanrılar grubuna, Hayk[7], Aray ve Vanand’ı da dahil etmektedir. İlk ‘milli yazarlarının’, bu tanrılardan bazısının kısa süre öncesine kadar, atalarının benimseyip ta’zimde bulundukları tanrılar olduğunu bilmediklerini de kaydeden Sandalgiyan; Ermeniler arasında yaşayan tanrıları kökenlerine göre şöyle gruplandırmaktadır;

1) Milli olduğu ifade edilen Tanrılar; Amanor, Kack, Hayk, Aray, Dragon’lar (Toprağın ürünlerini çalan Ejderhalar-Canavarlar), Güneş ve Ay.

2) İran kökenli Tanrılar: Aramazd, Anahita, Mihr (mithra), Tir, Vanand.

3) Hint Kökenli Tanrılar: Vahakn (Vahagn)

4) Sümer-Akad Kökenli Tanrılar: Astlik (Astgik), Nane, Azlezk(ler).

5) Suriye-Fenike Kökenli Tanrı: Bersamin

Ermeniler bunların dışında, Grek ve Latin (Yunan ve Roma) tanrılarına saygı duymuş ve mabetlerinde onlara yer vermiştir. Bunların yanında onlar, daha güçsüz başka tanrılara ve ‘varlıklara’ saygı göstermekten de geri kalmamışlardır. Bu noktada Tanrı kelimesine yüklenen anlam üzerinde durulabilir.

Ermeniler de İranlılar gibi ilk zamanlarda güneşe, aya, ateşe, suya, toprağa, rüzgara tapar veya kutsiyet atfederlerdi. Masis (Ararat), Nemrud, Süphan (Sipan), Arakaz gibi alev saçan dağlara, yıldızlara, gezegenlere, burçlara, yalçın kayalara, büyük sulara, güvercin, şahin, kartal, boğa gibi hayvanlara, Sos (gümüşlü kavak) gibi ağaçlara hayali tanrılara, iyi ve kötü ruhlara taparlardı. Horenli Movses, Şamran’ın, yanında öldürülmüş olduğu söylenilen Kaya’nın, kutsallaşmış ve Ermeniler tarafından tapılmış olduğunu yazmaktadır. Dr. Dagavaryan, dünyanın bir boğanın boynuzları üzerinde bulunduğu ve depremin bundan ileri geldiği hakkında efsanesinin Ermeniler, İranlılar, Türkler arasında aynı olduğunu söylüyor. Ermeniler ibadetlerini açıkça yaparlardı. İlk zamanlarda belirli tapınakları yoktu. Güneşe, dağ tepelerinde, aya, genellikle Sebuh dağı üstünde, tapınılırdı. Ermenilerin kiliselerinin hala doğuya dönük bulunması, ayinlerde o yana dönerek yakarmaları, güneşe ait ilahiler okunması, güneşe Arekak yani, Ar-ek-akn (Allah’ın bir gözü) denilmesi bu zamandan kalmadır. [8]

Türk inanç sisteminde de güneş, koruyucu vasfı itibarı ile gök, ay ve yıldızlar gibi bir iye mevkiindedir. Hun çağından itibaren Türklerin güneşi, kün diye adlandırdığı bilinmektedir.[9] Kalafat ‘Güneş, Türk hayatında kötülüklerle mücadele eden, bereketi sağlayan, huzuru temin eden unsurdur’ diyerek bir bakıma tezimizi destekler mahiyette bir açıklama yapmıştır. Bu özelliklerinin yanı sıra halk arasında güneşin ilk ışıklarının değdiği taş ve kayaların övülmesi, bu yerlere karşı saygı gösterilmesi de aynı inancın yaşayan biçimidir. Güneşin Türk halk inançlarında bir kült oluşturduğu bilinen bir husustur. Fakat bu konulara değinirken bu benzerliklerin sadece bu iki halk arasında değil aksine bu bölgede yaşamış diğer toplulukların da bir özelliği olabileceği ihtimalini unutmamak gerekmektedir.

Bir arada yaşadıkları toplumların etkisinde kalarak bir bakıma onların tanrılarını alan Ermeniler hakim oldukları veya hakimiyeti altında oldukları toplumların inançlarından oldukça etkilenmişlerdir. Bu hal, çok karşılaşılan doğal bir süreçtir. Burada ister istemez aklımıza şöyle bir soru gelmektedir. Acaba Ermeniler sadece Türklerle yaşadıklarından dolayı mı iki kültür arasında bu şekilde bir etkileşim olmuştur? Fakat şunu da unutmamak gerekiyor, Ermeniler İran’ın hakimiyetinde yaşadıkları dönemde de İran’lılardan etkilenmişlerdir. Dolayısıyla bu etkilenmenin sadece Türklerden kaynaklı olduğunu söylenemez.

Ayrıca Ermeni mitolojindeki tanrıların büyük bir kısmının Hindistan ve İran’dan geldiğine dair çeşitli iddialar olmakla beraber Romalıların, Yunanlıların, Asurilerin mitolojilerinden de etkilenmişlerdir. Ne var ki konumuz Ermeni mitolojisindeki tüm etkileşimleri irdelemek değildir.

Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi dinlerine ait bir başka efsane ise Samani oldukları yönündedir. [10]Bu konuda Bolsohays adlı Ermeni sitesi Ermenilerin Hıristiyanlık öncesinde Samani olduklarına dair bazı sembollerin halen kiliselerde muhafaza edildiğine değinmiştir. Ayrıca yine Hıristiyanlıktan önce Ermenilerin Güneşi ana, Ay’ı da ata olarak tanıdıklarından bahsetmiştir. Bu tür benzerliklere, Anadolu ve Azerbaycan Türk halk inançlarında da rastlanmaktadır.

Bu nokta itibariyle sonuç olarak Ermenilerin Hıristiyanlık öncesinde büyük oranda İran’dan etkilendiği kuşkusuz, bu bağlamda Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi tanrılarını şu şekilde sıralamak mümkündür; ‘Ahuramazda: Zeus, Jüpiter, Mihr: Hephaistos, Vulkan, Anahit: Diana, Artemis, Nane: Athena, Minerva, Astgik: Aphrodite, Venüs, Vahakn: Hercule,Tiur, Dir: Mercure, Hermes’

Fakat her ne kadar bu tanrılar İran kökenli olsalar da diğer mitolojik varsayımlar itibariyle Ermenilerin sadece İran tanrılarından etkilendiğini söylemek doğru değildir. Ermenilerin İran’ın yanı sıra Yunan, Hint ve Roma’dan da büyük oranda etkilendiği görülmektedir.

Hıristiyanlığın Kabulü
Kilise, Ermenilerde toplanma yeri anlamı dışında sığınma yeri anlamına da gelmektedir. Bir devlete sahibi olmadan dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı din ve milliyetten insanlarla bir arada ya da onların hakimiyetinde yaşayan Ermenilerin hiçbir zaman tamamen asimile olmadan yaşamalarının en önemli nedeni Gregoryen Kilisesi olsa gerek. Ermeniler, kiliseleri için ‘Ermeni milletinin can verilen ruhunun, yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur’, demektedir.[11] Gregoryen kilisesi etrafında toplanan Ermeniler bu topluluk etrafında oluşturdukları ortamda kendilerine yettikleri için dış kültürel etkilenmelerden etkilenmemişler ve asimilasyona uğramamışlardır.

Ermeni kimliğinin oluşmasında ve devlet politikasına yansımasında Kilisenin her zaman rolü olmuştur:

‘Öncelikle şunu belirtmek de fayda var ki; Ermenilerin tarihte cemaat olarak, bugünse devlet olarak mono milliyetçi bir politika izledikleri görülmektedir. Mono milliyetçilik; tek milliyetli toplumun hedeflenmesi, azınlık ve etnik unsurlara kimliklerini yaşama şansı tanımayarak etnik temizliğe gidilmek üzere sınır dışı edilmeleri, fiziki veya kültürel olarak yok edilmeleri düşüncesi ve politikadır.’[12]

Her ne kadar çeşitli kaynaklarda Hıristiyanlığın Ermenistan’a gelmesiyle ilgili farklı iddialar yer alıyorsa da daha çok, Hıristiyanlığın Ermenistan’a ilk kez dördüncü yüzyıl başlarında Kapadokya bölgesinden girdiği tezi savunulmuştur. Movses Horend ve Kirkor Lusavoriç Hıristiyanlığın yayılması ile ilgili şöyle bir efsaneyi anlatmaktadır:

‘Tridat, çoktan beri kaybettiği iktidarı eline alınca bu başarıyı, Tanrıça Anahit’in bağış ve korumasına bağlayıp Tanrıça adına tapınakta kurbanlar kesti. Etrafındakilere ve bu arada subaylarından olan Kirkor’a bu Tanrıça’ya teşekkür ederek mihrabına, çiçeklerden, dallardan bir çelenk sunmasını emretti. Kirkor, Kayseri’de öğrenim ve eğitim görmüş, Hıristiyanlığı kabul etmiş olduğu için Hıristiyanlığını açıklayıp kralın bu isteğini geri çevirdi. Kral, ‘Benim tapmadığım bir Tanrıya tapmaya nasıl cesaret ediyorsun’ dedi. Hıristiyanlıktan dönmesi için yapılan işkenceler fayda vermedi. Bu sırada soylulardan birisi, ‘Bu Kirkor’un yaşamaya ve güneşi görmeye hakkı yoktur. İçimizde bulunduğu sürece kendisinin inancını bilmiyorduk. Fakat şimdi onu tanıyoruz. Bu adam babanızı öldüren ve Ermenistan’ın yıkılmasına, esirliğine neden olan ‘Anag’ın oğludur’ dedi. Tiridat bunun üzerine Kirkor’u zincire vurdu, Ararat’a gönderdi. Artaşat kalesinde kör bir kuyuya attırdı. Orada herkes tarafından unutulmuş olarak on beş yıl kaldı…’[13]

Yine bir başka efsaneye göre Tiridat, imparator Dioclétien’in saldırısından Ermenistan’a kaçan Heripsim’e, Gaiane isimlerindeki kız rahibelerle diğer birçok rahibe arkadaşlarını yakalıyor, Heripsime’yi almak ve Ermenistan kraliçesi yapmak istiyor, kız boyun eğmiyor, hepsi kaçıyorlar, Tiridat uzun mücadelelerden sonra Heripsime ile beraber 32 rahibe arkadaşını öldürtüyor. Bu korkunç olaydan birkaç gün sonra da Tanrı’nın gazabına uğruyor, bedenine şeytan giriyor, bir yabani domuz oluyor, ağzı köpürüyor, kendi etlerini kemiriyor. Kirkor Lusaroviç’i kuyudan çıkarıyorlar, kral, Kirkor’un duası ile iyi oluyor, güneş doğduğu zaman kral ve çevresindekiler bu kutsal adam huzurunda yere kapanıyorlar.

Kirkor Lusaroviç, bundan sonra eski tapınakları yıktırıyor, Ermenistan’a hıristiyanlık giriyor, kendisi altmış soylu kişi ve beyaz katırla çekilen bir araba ile Kayseri’ye giderek orada din reisi bulunan Leons’un eliyle Ermenistan’ın baş ruhani reisi olarak kutsallaştırılıyor. Dönerken, Fırat kenarında Pakavan dolaylarında kral ailesini, saray büyüklerini ve büyük bir halk topluluğunu vaftiz ediyor. Kirkor, Suriye ve Kapadokya’dan Hıristiyan rahipleri de getirmişti.

Yukarıda da belirtildiği gibi tarihten günümüze Ermenilere kimlik kazandıran öğelerden biri yada en önemlisi kilise yada Gregoryen kilisesi olsa gerek. Bu yönüyle adeta farklı yerlerdeki Ermeniler arasında bir bakıma iletişimi sağlayan kilise aynı zamanda kültürel birlikteliğin devamına da katkıda bulunarak önemli bir görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Tekrarlamak gerekir ise günümüzde birçok kaynağa göre bugün Ermeniler çeşitli devletlerin hakimiyetinde asimile olmadan ayakta kalabilmişlerse bunu büyük ölçüde Gregoryen Hıristiyanlık sayesinde başarmışlardır. Din ve onu temsil eden Ermeni kilisesi, Ermeni siyasal kimliğinin de öncüsü olmuştur. Öyle ki Ermeni dini liderlerinin ünvanı olan katogigos kelimesi, ‘milletin temsilcisi’ anlamına gelmektedir.[14]

Gerçekten Ermenilerin milli şuurlanmalarında da, milli benlik kazanmalarında da en büyük rolü kilise oynamıştır. Ermeniler; Sasaniler’den ve Bizans’tan çok büyük baskılar görüp de milli varlıkları tehlikeye girdiği dönemlerde, bunlara karşı mücadelenin önderliğini de kilise üstlenmiştir. Ermeni alfabesinin icadı ile diğer kültürel gelişmelerin merkezi de kilise olmuştur. Dahası Ermeni Kilisesi’nin ve katogigosların tarihte siyasi olarak da önemli roller oynadıkları görülmektedir. [15]

Aynı konuya Samuel Weems de şu şekilde değinmektedir; ‘Tarih boyunca Ermeni Kilisesi, Ermeni milletinin kaderiyle öylesine bir paralellik arz etmiştir ki, birinden bahsetmeden diğerini açıklamak zordur. Bu ikisi, Ermeniler ve Gregoryen Kilisesi, öylesine iç içe geçmişlerdir ki ‘milli kilise’ tabirinin adeta Ermenileri için ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bu sebeple başlangıcından bugüne kilise, siyasi ve soyal olayların merkezi olmuştur. Milletin problemleri her zaman kiliseyi derinden etkilemiştir.’[16]

Ermeni tarihinin en önemli dönüm noktası hiç şüphe yok ki topluca Hıristiyanlık’ı kabul ettikleri iddiasıdır. Bu olaydan sonra Hıristiyanlık ve ona takılan Gregoryen markası Ermeni kimliğinin başat öğesi olmuştur.

Sonradan Ermeni adını kendi tekeline alan Hay kavmi bölgede çoğunluğu da oluşturmamaktadır. Ancak muhtemeldir ki Hay kavmi Gregoryen cemaat içinde çoğunluktadır. Şu halde mensuplarına Ermeni denen Gregoryen cemaatinin, Aziz Gregor’un Hıristiyanlık yorumunun bir araya getirdiği Grek, Türk, Hay, Pers, Süryani gibi bölgedeki etnik gruplardan oluşmuş bir cemaat toplumu olduğu sonucuna varılabilir.[17] Ermeni adının tarihî anlamı ve kökenleriyle ilgili hususu Küçük de şu şekilde ifade etmektedir:

‘Tarihte ‘Ermeni’ kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. ‘Ermenistan’ denen bölgede yaşayan veya Gregoryen Kilisesi’ne bağlı olan kişi anlamlarında olduğu gibi. Ermeni halkı tarih boyunca çok çeşitli halklarla karışmıştır. Bugün Ermenilerin fiziki görünüş itibariyle birbirlerinden çok farklı olmalarının ve Ermeni kelimesinin ırki bir anlamı bulunmayışının sebepleri de bunlardır. Bundan dolayı ‘Ermeni’ kelimesinin daha çok kültürel bir içeriği olduğu söylenebilir.’[18]

Ve öyle ki; özellikle bu ilk dönemde Hay kavminin bu kültüre katkısı da pek fazla değildir. Mesela Gregoryen mezhebinin kurucusu olan Aziz Gregor, Hay kavmine mensup değildir, Partlı’dır.[19] Yine Arsasid hanedanı ve Tiridat da Fars kökenlidir. Bu konuda tarihçilerin büyük çoğunluğu hemfikirdir. Bunun yanı sıra Aziz Gregor’un Türk olduğunu hattâ Dede Korkut’la aynı kişi olduğunu iddia edenler de vardır.[20] Dahası Haylar’ın yazı dilleri olmadığından, Aziz Gregor Hıristiyanlık’ı yaymak için Grekçe ve Süryanice’yi kullanmıştır.[21] Ayrıca yine bu dönemde Türkçe’nin Gregoryen dinî eğitiminde oynadığı role de dikkat çekmek gerekir.[22]

Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi inançlarının karma bir yapı arz ediyor olması da, bugün Ermeni olarak adlandırılan toplumun köken itibariyle yalnız bir ırktan değil, değişik ırk, kültür ve inançtan çeşitli toplulukların Ermenistan denen coğrafyada karışmasından oluştuğunu göstermektedir. Yaşadıkları bölgeye izafeten ‘Ermeni’ ortak adıyla anılan bu gruplar daha sonra Hıristiyanlık şemsiyesi altında birleşmiş ve yine aynı ortak adla cemaatleşmişlerdir. Ermeni olarak adlandırılan bu topluluklarda görülen monoteist inanış ise, Ermenistan bölgesinde yaşayan Türklerin varlığına bağlanmaktadır. Dahası Ermeni olarak adlandırılan toplulukların ölü gömme âdetlerinden bayram şenliklerine, mezar taşlarından kurban merasimlerine ve tabiat kültlerine kadar eski Türklerle olan benzerlikleri de dikkate alınarak, günümüzde Ermeni olarak adlandırılan milletin köken itibariyle Türk, Hay, Pers, Süryani, Grek gibi gruplardan oluşmuş ‘uzlaşmış’ bir topluluk olduğu sonucuna varılabilir.[23]

Bölgede Ermeni Hayk kavmi evrensel din olan Hıristiyanlığa girmeden Pagan dinine inanıyordu. O dönemde diğer halkların evrensel dini olmadığından dolayı Hayk kavmi Gregoryenliği seçerken bölgenin diğer halkların bu evrensel dine tamamen girmemiş olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Kirkor Hayk kavminden olsa dahi, tebliğ ettiği ilahi dini muhakkak kendi halkına tebliğ etmiş olamaz. Çünkü o taktirde evrensellikle, Tanrı buyruğunu iletmekle çelişkiye düşer. Nitekim diğer semavi dinler mutlak olan Allah tarafından onun kullarına gönderilmiştir. Mesela İslamiyet de Müslüman olabilmek için illa Arap olma şartının aranmamış olması gibi.

Kısaca toparlamak gerekirse; Hıristiyanlık’ın Gregoryen mezhebi tarih sahnesine çıkmadan önce, bu mezhebin ortaya çıkıp yaygınlaştığı coğrafyada (Ermenistan) çeşitli ırklar bulunmaktaydı. Gregor isimli bir kimse Hıristiyanlık’ı yorumlayınca, onun vaazını benimseyip ona inananlara, bu şahsın adına izafeten Gregoryen denmeye başlanmıştır. Tarihî süreç içerisinde bu Gregoryen cemaat içindeki Grek, Türk, Pers vs. gibi etnik topluluklar, dinselleştirilen bir Hay kimliği içerisinde ve ‘Ermeni’ ortak adını alarak kademeli bir şekilde asimile edilmişlerdir. Bugünkü Ermeni anlamında Ermeni milliyetinin oluşumu, kilisede din adamları tarafından, ‘Ermenilik’ adına bir Hay tarihi yaratma çalışmalarının başladığı 8. yüzyıla dayandırılabilir.[24].

Kalafat bu tezimizi destekler nitelikte olan ‘Türk-Ermeni İlişkilerinde Kültürel Boyut’adlı çalışmasında bu konuya şu şekilde yer vermektedir;‘Anadolu’da çoğunluğu oluşturan Müslüman halk arasında dağınık olarak yaşayan Gregoryen toplumu, şüphesiz dar bir sosyal çevrede sıkışmıştı. Evlilikler gibi sosyal zorlamalar, Gregoryen toplulukları arasında iletişimi sağladı. Buna bir kısım Gregoryenlerin ticari bir toplum oluşu da eklenince, münferit ve müstakil olan Gregoryenler arasında dayanışma yoğunlaştı. Bütün bunların üzerinde Gregoryen dinî örgütlenmesi, kilise etrafında bir birliğin sağlanmasını amaçlamıştı. Gregoryen Kilisesi etrafında toplanan çeşitli ırklardan insanlar; mimari, musiki, resim, heykel gibi alanlarda zaten ciddi bir senteze girmiş ve Gregoryen Kilisesi kültürünü oluşturmuştu. Bu toplumdan bir milliyet çıkarmak, emperyalizm için zor olmadı.’

Yukarıdan da anlaşıldığı gibi Müslüman halk içinde adeta azınlık bir grup gibi yaşayan Türkler zamanla müslüman halk arasında birazda dışlanmanın verdiği etkiyle kendini diğer Gregoryen topluluklardan biri olan Ermenilere daha yakın hissettiği tezi üzerinde durulabilir. Ayrıca bu tezimizi Kalafat, Kırzıoğlu ve Sezgin’in görüşleri de doğrular mahiyettedir.

Buradan yola çıkarak Mahmut Sezgin’in ‘Ermeni Milli Kimliğinde ve Toplumsal Zihniyetinde Din Ve Kilise’ adlı tezinde fikirlerine yer verdiği dünyaca ünlü ismi Anthony Smith’in düşünceleri ise bu konuya bir başka açıdan netlik getirmektedir. Smith, milli kimliklerin ve milliyetlerin oluşumunu konu alan ‘Milli Kimlik’ adlı eserinde, Ermeni milliyetinin teşekkülüne çerçeve teşkil eden bu milletleşme kurgusunu şu şekilde izah etmektedir:

‘Tümüyle dinî bir cemaat olarak yola çıkmış olan bir topluluk sonunda münhasıran etnik bir cemaate varabilir. Mısır’da Şii Müslüman bir mezhep olarak ortaya çıkan ama burada eziyet ve zulümle karşılaşan Dürziler, kale gibi korunaklı Lübnan Dağı’na gittiler ve burada 11. yüzyılın ilk onyıllarında Araplar kadar Kürtler ve İranlıları da aralarına aldılar. Ama son büyük hocaları Baha’al Din’in ölümü üzerine mühtediliği bıraktılar. Cemaate üyelik, daha çok dışarıdaki dinî hasımların korkusundan, sabit bir hal aldı. İnananların cemaatine giriş çıkışlara artık izin verilmiyordu. Çok geçmeden Dürziler soyu sopu olan, şeceresi belli, toprak sahibi bir cemaat haline geldiler. O nedenle bugün Dürzi olmak ‘etno-dinsel’ bir topluluğa mensup olmak demektir.’[25]

Yukarıda değindiğimiz yazarların fikirlerinden başka yazar Arpee Gregoryen Kilisesi hakkındaki farklı görüşleriyle olaya bir başka boyut kazandırmaktadır. Kızıoğlu, Kalafat ve Sezgin’in savunduğu teze büyük ölçüde ters düşmektedir.

Gregoryen Kilisesi, Hay etnisitesinin tarih boyunca kurduğu, siyasi niteliği ve devamlılığı da olan tek toplumsal kurumdur.[26] Gregoryen cemaat içerisindeki Hay etnisitesinin, kiliseye, cemaat içindeki diğer bütün etnik gruplardan daha fazla bağlanmasının ve onu diğerlerinden daha fazla sahiplenmesinin sebebi de budur.

Yayılmacı ve tecritçi bir strateji güden Ermenilerin milli çıkar doktrini olan Hay Dat’ın temelinde de bu şekilde meydana getirilmiş yapay Ermeni milliyeti vardır. Hay kavmi, Ermenistan coğrafyası ve Gregoryenlik arasındaki ilişkilerin kurgusu anlaşılmadan Ermeni milliyetini ve Ermeni psikolojisini analiz etmek mümkün değildir. Ermeniler, kendilerini ilk Hıristiyan millet olarak dünyaya takdim etmek suretiyle Hay Dat’ın amaçlarını gerçekleştirmek için mono milliyetli Ermeni Kilisesi özelinde inşa edilen Hıristiyanlık anlayışını kullanmaktadır.[27]

Sonuç olarak denebilir ki, Gregoryen Kilisesi’nin Ermenilerin milli kilisesi olduğu tezi, mono milliyetçi Ermeni milli yapılanmasını güçlendirmek için ortaya atılmıştır.[28] Bugün Gregoryen inançlı Ermeni milleti içinde Hay kavmi dışındaki Türk, Pers, Grek, Süryani ve Partlı gibi diğer etnik grupları görmüyor isek bu, Ermenilerin mono milliyetçilik ve buna bağlı asimilasyon ve etnik temizlik politikaları sebebiyledir. Özetlemek gerekirse; Ermeniler, Gregoryen cemaatinin ürettiği her türlü kültür değerini Ermenilik adına sahiplenmiş ve Hay etnik kimliği dışındaki toplumları ya zorla asimile etmiş ya da bölgeden sürmüştür. Bu tarihî gelişim seyri içerisinde, Bulgar Türkleri’nin Slavlaşmasına benzer bir şekilde Gregoryen inançlı Türklerin ‘Hay’laşması süreci yaşanmıştır.

Gregoryen Türklerin Haylaştırılması

Ankara ve Kayseri sancaklarında 10. ve 11. yüzyıllara ait mahkeme tutanaklarını inceleyen Hasan Fehmi’nin meydana çıkardığı belgeler ve yaptığı tespitler, bu konuya bir hayli ışık tutmaktadır. Öncelikle Anadolu’da, Selçukluların gelişinden çok daha öncelere kadar geniş Türk kitlelerinin yaşamakta olduğunu ortaya koyan Fehmi, bunların pek çoğunun Gregoryen, bir kısmının da Ortodoks mezhebinden olduğunu belirtmektedir.[29] Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde gayrı Müslim kategorisinde değerlendirilen bu Türk toplulukları, böylece Müslüman üst kimliğiyle ifade edilen Türklük dairesinden çıkarılarak, Müslüman olmayan gayrı Türk kesimlerle özdeşleştirilmiştir. Her ne kadar bu Türk topluluklarının çoğunluğu uzunca bir süre ana dilleri olan Türkçe’yi muhafaza etmeyi başarmışlarsa da, bir milliyetin çerçevesini oluşturan değerler ve kodlar itibariyle git gide bağlı bulundukları dinî cemaatin başat etnisitesinin yörüngesine girmeye başlamışlardır. Böylece Gregoryen mezhebine bağlı Türklerin, tıpkı Bulgar Türklerinin Slavlaşmasına benzer bir süreçle, Haylaşması, diğer bir deyişle bugünkü anlamda Ermenileşmesi süreci yaşanmıştır.

Mesela Hicri 1031 yılında Osmanlı padişahının Ankara ve Kayseri sancakbeylerine hitaben yazdığı bir fermanda, Anadolu’daki Gregoryen Türk ailelerinin çocuklarının, Gregoryen kilisesindeki Ermeni papazlarca ayartılıp eğitim bahanesiyle manastırlara götürüldüğü ve buralarda asimile edilerek Ermenileştirildiği ve ahalinin bu durumdan kaynaklanan şikayetlerinin giderilmesi belirtilmektedir.[30]

Bir diğer örnek ise kişi adlarının değişiminde gözlemlenmektedir. Önceleri ana dillerini olduğu gibi kişi adlarını da, hatta kilise görevlisi olan Türkler dahil olmak üzere, korumayı başaran Gregoryen Türk toplulukları, daha sonra zamanla Hay (Ermeni) adları almaya başlamışlardır. Fehmi bu konuda, makalesinde pek çok mahkeme kaydına yer vermektedir. Böylece Yahşı, Kaya, Toman, Demir, Arslan gibi kişi adları zamanla, özellikle din eğitimi alan veya papaz olan Türkler arasında, yerini Aram, Sarkis, Hayk, Nikol, Ruben gibi adlara bırakmıştır.[31] Nasıl ki İslam’ı kabul eden Türkler, kendi adlarını Arap ve Fars adlarıyla değiştirdilerse, papaz olanlardan başlayarak Gregoryen Türkler de, Türkçe adlarını bırakıp yerlerine Hay (Ermeni) adlarını kullanmaya başlamışlardır.

Bu süreç zamanla tekmil bir asimilasyona, Türklerin Haylaşmasına, dönüştüyse de, asimile edilen etnisite, başat etnisite üzerinde, ona damgasını vuracak kadar köklü kültürel izler de bırakmıştır. Nitekim Gregoryen Türklerde Türkçe kişi adları neredeyse tamamen kaybolmasına rağmen, meslekî lakaplar ve aile ünvanları ile bunların bugün soyadı halini almış şekilleri, sonlarına eklenen Farsça kökenli -yan eki hariç Türkçe formlarını korumuşlardır. Öyle ki bugün Ermenistan’da devletin zirvesinden toplumun geneline kadar nüfusun önemli bir oranının soyadları böylesi Türkçe soyadlarıdır. Bu çerçevede Pastırmacıyan, Demirciyan, Allahverdiyan, Koçaryan, Şahgeldiyan, Ağabekyan, Şıracıyan, Boyacıyan, Tahtacıyan, Çuhacıyan, Basmacıyan, Taşçıyan, Tumanyan, Çilingiryan, Nalbantyan, Ormanyan, Bardakçıyan, Zekiyan gibi soyadlarının Ermenistan’da yaygın biçimde kullanılıyor olması, bugünkü Ermeni milletinin, önemli oranda, Türk kökenli bir bileşenden meydana geldiğine delil kabul edilebilir. Keza bugün Ermeni milletinin müzik, folklor, mutfak, giyim-kuşam, halk inançları gibi çeşitli kültürel açılardan Türk milletiyle şaşırtıcı ortaklıklar ve benzerlikler sergiliyor olması, en az, Ermenilerin Sovyet dönemi öncesindeki tarihinin Müslüman Türk çoğunluğu içerisindeki etnik adacıklarda geçmiş olması ve bu sayede hakim Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olmaları kadar ve hatta ondan daha fazla, bugünkü Ermeni milliyetine eklemlenmiş Türk varlığı ve onun Ermeni milliyeti ile kültürü üzerindeki etkisinde aranmalıdır.

Bu etkileşim konusundaki çok çarpıcı örnek ve tespitlerden bir tanesi, de Gregoryen kültüründe görülen koç başlı mezar taşlarıdır. Koç başlı mezar taşı, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada uygulanagelen bir Türk kültür motifidir. Aynı tarzda mezar taşları bugün Ermenistan’da da, bir farkla, boyunlarında Arapça harflerle yazılmış yazılar ve dualar yerine haç figürü ile, aynen bulunmaktadır.[32] Yine Ermeni alfabesindeki çeşitli harflerin Türk oyma yazısından alınmış olması da Gregoryen Kilisesi’nin kurulduğu ilk dönemlerden itibaren bu kilise cemaati içerisinde bir Türk varlığının bulunduğu konusunda ortaya konan delillerdir.[33] Ayrıca Türkçe’nin, Ermenice üzerindeki köklü etkisi, antik Ermenice’de kullanılan yüzlerce Türkçe kelime, söz ve deyim alıntıları, Ermenice dilbilgisinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz dizimi gibi hususlarda Türkçe’den etkilenişi ve bütün bu etkileşimler sonucu Grabar şeklinde adlandırılan antik Ermenice’nin bugünkü, Türkçe’nin dil yapısına çok yakın, Aşharabar olarak adlandırılan forma dönüşmesi de ortaya konabilecek diğer delillerdendir. Bu süreç içerisinde Ermenice, gramatik yapısı değişen tek dil olmuştur. Türk ve Ermeni folklor ve edebiyat eserlerinin karşılaştırılması[34] ile Kıpçaklar ve Ermeniler arasındaki kültürel etkileşimin mahiyeti de bizi aynı sonuca götürmektedir.[35]

Aslında bu dönüşümün, Gregoryen Türklerin Haylaştırılması/Ermenileştirilmesi, daha 18. yüzyılda Mekhitaristler[36] tarafından başlatıldığını iddia etmek mümkündür. Mekhitaristlerin, Anadou’ya kaçak yollardan getirip dağıttıkları yayınlar vasıtasıyla Gregoryen Kilisesi mensuplarının homojen bir Ermeni milleti teşkil ettikleri düşüncesini yayarak daha sonra yaratılacak olan Ermeni milliyetinin tohumlarını attıkları söylenebilir. Böylelikle Mekhitaristlerin, her ne kadar aydınlanmacı, laik bir felsefenin savunucuları da olsalar, ortak din ve kilise kökeni üzerine kurguladıkları milliyet teorisi, Gregoryen Türklerin, Hay kavmi temelli Ermeni milliyetinde asimile edilmelerine basamak teşkil etmiştir.

Bütün bu tarihî ve sosyal analizden ortaya çıkan sonuç, Ermeni mono milliyetçiliğinin Türklük aleyhine geliştiğidir. Bu çerçevede, Gregoryen Türkleri asimile edilerek Ermenileştirilmesi noktasında etkili olan bir başka husus da yabancı ve azınlık okulları ile misyonerlik faaliyetleridir. Bu Hıristiyan kurumları, amaçları ve müfredatları ile, Gregoryen Türkleri, dindaşlıktan hareketle milliyet değişimine uğratmıştır. 1850’li yıllara kadar tamamen kilise cemaati durumunda bulunan Gregoryen toplumuna bu dönemden itibaren bu müesseseler yoluyla milliyet şuuru verilmeye başlanmıştır. Değişik merkezlerden misyonerlik merkezleri taraftar kazanma mücadelelerinde, dinî veya siyasi bir sözcüden mahrum olan Gregoryen Türkler üzerinde eğitim faaliyetlerini sürdürerek onlara Ermeni kimliğini aşılamışlardır.[37] Bu kurumlar tarafından basılan ve dağıtılan Ermeni harfli Türkçe İnciller ve diğer yayınlar da bu faaliyetler arasındadır.[38]

Bu okullarda Gregoryen Türk çocuklarına sıkı bir Ermenice eğitim verilmeye başlanmış ve Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti, ilk ve orta okullarda azınlıkların ve din ve kültür derslerini kendi dinlerinin diliyle okutmuş ve bu derslere giren öğretmenlere maaş ödenmiştir. Gregoryen mezhebinin dili olarak ise Ermenice kabul edildiğinden, bu yönde bir uygulamaya gidilmiştir. Diğer bir deyişle, Gregoryen Türk çocuklarına devlet imkânlarıyla Ermenice, ana dili olarak, okutulmuştur.[39]

Sonuçta, tıpkı Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinde, Ortodoks Türklerin, Ortodoks Rum muamelesine tabi tutularak Yunanistan’a gönderilmeleri gibi Gregoryen Türkler de, Gregoryen Ermeni muamelesine tabi tutulup önce asimilasyonlarına göz yumularak, daha sonra mecburi iskân kapsamına dahil edilerek Türklük dairesinden çıkarılmışlardır. Bugün gerek Ermenistan’daki gerekse Orta Doğu’nun pek çok bölgesindeki Gregoryen topluluklar içerisindeki şaşırtıcı Türk varlığı ve Türkçe ile Türk kültürü yaygınlığı bunun en bariz delilidir.[40]

Bu seri araştırma dizisi ile bazı çevrelerce algılandığı gibi Ermenilerin Türk olduklarını ileri sürmek gibi bir iddiamız olamaz. Ayrıca Niyetimiz Ermeni ulusal bütünlüğü üzerinde tez üreterek, stratejik amaçlar aramakta değildir. Biz bir takım Gregoryenlerin Türk de olabilecekleri üzerinde çalışırken bir gerçeğe ışık tutmayı amaçlıyoruz.

[1] Abdurrahman Küçük, Ermeni Kilisesi ve Türkler, (Ankara: Ocak Yayınları, 1997), s. 1.

[2] Kafkas dilleri hususiyle eski Ermenice ve eski Gürcüce uzmanı Sovyet dilbilimcisi Profesör N. Marr (1864-1934)’ın, ‘çok doğru bir mütalaa olarak’ dediği gibi : ‘Ermeni Kilisesinin Ortodoks kilisesinden ayrılmasına kadar, Ermeniler’in milli bir isimleri yoktu.’ Bkz, Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, (İstanbul: Belge yayınları, 1987), s. 97.

[3] Esat Uras,Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1987), s. 101.

[4] Küçük, Ermeni…., s. 17.

[5] Prof. Dr. Erksin Güleç ve Araş. Gör. Ayşen Açıkkol Van ve Hakkarideki arkeolojik kazılarda çıkarılan 288 farklı bireye ait iskeleti antropolojik açıdan inceledi. Geçmişte Tilkitepe ve Erzincan’da bulunan Urartu iskeletleri de araştırmaya dahil edildi. ‘Distance analizi’ adı verilen özel bir yöntemle popülasyonlann olası akrabalık fiişkileri irdelendi. Son olarak Urartularla Ermenilerin morfolojik özellikleri karşılaştırıldı. Van’da, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Kriminal Laboratuvarlan, Adli Tıp Kurumu ve Adli Bilimciler Derneği’nce 5-6 Mayıs 2004 tarihlerinde düzenlenen Birinci Ulusal DVI Kongresi’nde çalışmasını sunan Profesör Güleç, Ermeni morfolojik yapısına sahip grupların, Urartu devletini kuran ve Akdeniz ırkı morfolojisi sergileyen insanlarla hiçbir ilişkisi bulunmadığını açıklamıştır.

[6] Küçük, Ermeni…., s. 12.

[7] Adı geçen Hayk’ın Ermeniler’in eserlerinde sık sık değindiği Nuh’un torunu olan Hayk’la sadece isim benzerliği vardır.

[8] Uras, Tarihte…., s. 115.

[9] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri , (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 1999), s. 32.

[10] Saman kelimesinin etimolojik kökeni üzerinde simdiye kadar çok durulmustur. Bu terimin Tunguzcadan Rusça yolu ile Bati ilim dünyasina geçtigi bilinmektedir. Aslen Sanskritçenin bir koluna bagli oldugu sanilan kelimenin, Hind-Avrupa dillerinden Toharca (Samane=budist rahip) ve Sogdçadaki (Saman) transkripsiyonlari kesfedilince, bu terimin Hind-Avrupa menseili oldugu görüsü kuvvet kazanmistir. Çünkü bu kelime Tunguzcaya yabanci görünmekte ve Samanligin güneyden kuzeye dogru yayilisinda Budizmin tesiri sezilmektedir.

[11] H.Pasdermadjian, Histoire de l’Armenie, s.23’ten nakleden Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,2001), s. 46.

[12] Yaşar Kalafat, ‘Mono Milliyetçilik ve Milli Kilise’, Sekizinci Askeri Tarih Semineri (İstanbul: 24-27 Ekim 2001)

[13] Uras, Tarihte , s. 115.

[14] Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, (Ankara:KÖKSAV Yayınları,1999), s. 17.

[15] Küçük, Ermeni…., s. 2.

[16] Samuel A. Weems, Secrets of a ‘Christian’ Terrorist State: Armenia, (Dallas: St. John Press, 2002), s. 7.

[17] M. F. Kırzıoğlu, ‘Milli Destanlarımızda Dede Korkut Oğuznamelerinin Tarih Belgeleri Bakımından Değerleri- Armenya/Yukarı Eller Tarihinin İçyüzü’, Belleten, Cilt 50, s.198 (Aralık,1986)’dan ayrı basım, s. 920.

[18] Monte Melkonian, ‘The Right To Struggle’, içinde Markar Melkonian (ed.), (San Francisco, Sardarabad Collective, 1993), s. 26. zikreden Mahmut Niyazi Sezgin Ermeni Milli Kimliğinde ve Toplumsal Zihniyetinde Din Ve Kilise, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara:2003)

[19] Uras, Tarihte…., s. 92.

[20] M. Fahrettin Kırzıoğlu, ‘Albanlar Tarihi Üzerine’ (M.Ö. IV.-M.S. X. Yüzyıllar), XI. Türk Tarih Kongresi Bildiriler kitabından ayrıbasım, s. 49.

[21] Malachia Ormanian, The Church of Armenia, (Londra: A. R. Mowbray & Co. Olimited, 1955) ss. 15-16.,

Abdurrahman Küçük, ‘Gregoryen Ermeni Kilisenin Oluşması ve Konsil Kararları Karşısındaki Tutumu’, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 35, 1996, ss. 130-131; Kalafat, ‘Mono Milliyetçilik ve Milli Kilise’.

[22] İ. Necdet Çetinok, ‘Sarı Gelin Türküsü ve Ermenilik’, Erciyes, Cilt 282, Haziran 2001, ss. 7-13; zikreden Mahmut Niyazi Sezgin Ermeni….

[23] Küçük, Ermeni…., ss. 34-35.

[24] Erdal İlter, Ermeni Meselesinin Perspektifi ve Zeytun İsyanları,(Ankara: KÖKSAV Yayınları), s. 40.

[25] Anthony D. Smith, Milli Kimlik, (İsatanbul: İletişim Yayınları, 1999), ss. 21-22. zikreden Sezgin, Ermeni…

[27] Bkz. Wolfgang Gust, Der Völkermord an den Armeniern, zikreden Sezgin, Ermeni…

[28] Kalafat, Mono Milliyetçilik…

[29] Hasan Fehmi, ‘Anadolu’da Gregoryen ve Ortodoks Türkler’, Ülkü, Cilt 4, No. 21, (İkinci Teşrin 1934), ss. 173-182.

[30] Fehmi, ‘Anadolu’da …’, s. 174, 182.

[31] Fehmi, ‘Anadolu’da …’, s. 175.

[32] Yaşar Kalafat, ‘Türk-Ermeni Kültür İlişkilerinde Mitolojik Boyut’, Eğitim, No. 38, (Nisan 2003), ss. 95-100.

[33] Gregoryen Kilisesi’nin kuruluş dönemlerinde, Türklerin bu kilisedeki yeri ve rolü konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Murat Adji, Kıpçaklar: Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi, , (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2002); Kaybolan Millet: Deşt-i Kıpçak Medeniyeti, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2002)

[34] Bkz. Fikret Türkmen, Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, (İzmir: Akademi Kitabevi, 1992)

[35] Mehmet Kutalmış, ‘Türkleşen Ermeniler: Kıpçak-Ermeni Dil ve Kültür İlişkileri’, Tarih ve Düşünce, Temmuz 2002, ss. 16-22.

[36]Mekhitaristler, 17. yüzyılda Sivas’ta doğan Katolik Ermeni rahibi Mekhitar’ın inanç yorumunu benimseyenlere verilen addır. Osmanlı hakimiyetindeki Ermenilerin zamanla eriyeceğinden endişe eden Mekhitar, Ermeniler arasında milliyet şuurunu uyandırmak çabası içine girmiştir. Bu amaçla Anadolu’yu dolaşmaya başlayan Mekhitar, Roma Kilisesi ile Ermeni Kilisesi’ni birleştirmek için çalışmıştır. İstanbul Ermeni Patrikliği’nin, Osmanlı makamlarından yardım istemesi üzerine Fransa’ya kaçmış, oradan Venedik’e giderek mücadelesini burada sürdürmüştür. Kendisine bağlı olanlar, daha sonra onun Venedik’te kaldığı manastırda varlıklarını devam ettirmişlerdir. Napolyon’un İtalya’yı işgalinin ardından bu manastır kapatılmış ve Ermeni Akademisi haline getirilmiştir. Mekhitaristler, Avrupa’daki aydınlanma felsefesi ve milliyetçilik akımının Osmanlı Ermenileri arasında yayılmasında çok etkili olmuşlardır. 1715’ten itibaren Venedik’in San Lazaro adasında faaliyette bulunan Mekhitaristler, 1811 yılında Viyana’da da ayrı bir merkez kurmuşlardır.

[37] Yaşar Kalafat, ‘Misyonerlik-Azınlık Okulları Gergefinde Gregoryen Türkler’, Türk Dünyasına Bakışlar (Prof. Dr. Mehmet Saray’a Armağan), Halil Bal, Muhammet Erat (der.), Da Yayıncılık, (İstanbul: 2003), ss. 377-385, s. 378.

[38] Aynı dönemde bir kısım Gregoryen Kürt’ün de asimile edilerek Ermenileştirildiği ve bu döneme ait iki adet Ermeni harfli Kürtçe İncil’in bulunduğu iddia edilmektedir. Bkz. Osman Köker, ‘Ermeni Alfabesiyle Kürtçe İncil’, Özgür Gündem, 29 Ocak 2003.

[39] Çetinok, ‘Sarı Gelin…’

[40] Bütün bu açıklamalardan sonra zaman zaman gündeme gelen ve hararetli tartışmalara konu olan bazı kültür ürünlerinin Ermenilere mi, Türklere mi ait olduğu konusu biraz daha belirginlik kazanmaktadır. Zira bu kültür eserlerinin en azından bir kısmı Gregoryan Türklere aittir.” evet gördüğümüz üzere burada bariz ve somut bir tarihi ayrıntı var ve o da inanç unsuruna dayalı bir topluluk olan gregoryanlığın içindeki Türk öğesi ve varlığıdır! devam edelim o halde:

Gregoryan Türklerde Halk İnançları/Yaşar Kalafat http://www.pegem.net/kitabevi/132003-Gregoryan-Turklerde-Halk-Inanclari-kitabi.aspx şu kitap mesela bayadır benim almak istediğim birşey ama unutuyorum. kendime not gibi düşündüğüm için buraya bırakayım. elbet birgün diyorum:) Burada sürpsizlerle karşılaşacağımı düşünüyorum ermenilerin çoğu şeyi Türklerden araklandığı için enine boyuna anlatıldığına inancım tam^^ geçelim başka bir şeye: 

  1. BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE ERMENİLER

Tarihte ermeni adında bir millet yoktur.

Batılı tarihçi ve bilim adamlarıyla hatta bazı ermeni yazarlar tarafından da, Ermenilerin etnik kökeni konusunda kesin bilgilerin olmadığı, Kıpçak, Türk, İrani, Arami, Süryani, Gürcü gibi kavimlerin karışımıyla oluştukları varsayılmaktadır. Gürcülere göre Ermeniler, Somehi Deda dan türeyen yani Somehi anadan türeyen güney Kafkasya halkıdır.Bazı Ermeni tarihçilerin iddia ettikleri Sasuni David türeyiş mitolojisi ise yakın zamana denk gelmekte olup, yöresel bir özellik taşımaktadır.Ermeni adı Aramice coğrafya adı olup ARMANİA dağlık – platolu bölge demektir. Ermenilerde kendilerini ermeni olarak nitelendirmezler. Ülkelerine HAYASTANİ/HAY ÜLKESİ, kendilerine de HAY derler. Ermeniler hep küçük topluluklar olarak başka kavimlerin coğrafyalarında azınlık olarak bulunup, karıştıklarından Hayastanın sınırları hiçbir dönem belli olmamıştır. Kendilerini mitolojik HAYK soyuna dayandırırlar ve aynı Kıpçak TÜRKLERİ gibi NUH oğlu YAFESin oğlu TOGARMAdan türediklerini iddia ederler.Bu iddia büyük bir olasılıkla Gürcü tarihi belgelerinde de anlatıldığı gibi Daryal Geçidinden güney kafkasyaya inen ve oradaki halklarla karışan 150.000 kişilik şamanist Kıpçak Türk boylarından alınmıştır.

Bu Kıpçak Türkleri M.S 6.yy dan itibaren Gregoryan Kilisesi tarafından Hıristiyanlaştırılmışlardır. M.S. 7. yy başlarında ise Türk boylarından Memikoğlu komutasında Avşarlar Erivan bölgesine hakim olmuşlar ve Eçmiadzin Kilisesi tarafından kutsanarak Hıristiyan yapılmışlar, başbuğları Memikiyan adını alarak dağınık ermeni topluluklarını bir araya getirmiş ve ilk ulusal Ermeni kahramanı ilan edilmiştir.

Bugün bile Ermenistanda Memikyan/Memikoğlu ulusal kahraman olarak tanınmaktadır. Günümüzde Ermeni kültür, folklor, müzik, mutfak, töre ve yaşayış tarzında açıkça Kıpçak Türklerinin izleri görülmektedir.

Ermeni dili, Gürcü, Süryani, İrani ve Kıpçak Türk diyalekti özellikleri taşımaktadır.

Ermeni alfabesinde bulunan 13 adet Göktürk harfi, Gürcü kilise dilinden harfler ile Süryani harfleri onların homojen bir halk olmadıklarının en açık göstergesidir. Bunun dışında Ermenilerin yaşadıkları her coğrafya da, özellikle soyadlarındaki Türkçe kelimelerde dikkat çekicidir.Ermeniler, tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları her dönemde komşuları tarafından horlanmışlardır. Önce ARAMİLERin sonra sırası ile Asur, Süryani, Hitit, Kimmer, Makedon, Pers, Yunan, Bizans, Arap ve İranlıların egemenliklerinde yaşamışlar ve adı geçen unsurların kültürlerini alarak sentezlemişler ve böylece günümüz ermeni kültür ve yaşamını ortaya çıkarmışlardır.

Tarihe bakıldığında Ermenilerin kendilerini en rahat ve güvenli hissettikleri dönemler Türklerle beraber yaşadıkları dönemdir.ÖNTÜRK boylarından Etrüskler, İskitler, Hattiler, Hititler, Hazarlar, Kıpçaklar, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde Türkler Ermenilerin yaşamlarını güvence altına alarak inanışlarına hoşgörü göstermişlerdir. Hiçbir baskı yapmamışlardır.Ermenilerde, Urfalı Matheus gibi din adamlarının da belirttiği gibi Türk sultanlarına kiliselerinde şükran duaları etmiştir. Ayrıca Kuzeydoğu Anadoluya gelen Alpaslan komutasındaki Türk ordularını sevinçle ve kurtarıcı olarak karşılamışlar ve Türklerle birlikte Bizansa ve diğer düşman unsurlarına karşı mücadele etmişlerdir.Tarihsel süreçte Ermenilere en büyük kötülükler kronolojik sırayla önce Persler tarafından uygulanmış ve Ermeniler Zerdüştlük ile ateşperestliğe inanmaları için zorlanmışlardır. Daha sonra Makedon orduları ve büyük İskender, Doğu Anadoluda kendine direnen ermeni gençlerini zorla tutsak alarak asker yapmışlar, halkı sindirmeye ve yok etmeye çalışmışlardır.Hıristiyanlığın çıkışından sonra ise kendi Gregoryan kilisesini kuran Ermeniler, en büyük katliamı ayrı bir kiliseye bağlı olan Bizanslılardan görmüşlerdir.Doğu Roma imparatorluğuna bağlı Yunanlılar, Ermenileri Türkler Anadoluya gelene kadar defalarca katletmiştir ve onları Toros Dağlarının tepeleri, Doğu Anadolu Dağ silsilesinin çorak yamaçlarına, kuzey Kafkasyaya, Kırım Azak Denizi ve kuzey Karadeniz kıyılarına kadar sürmüşlerdir. Ne zamanki 1071 yılında Bizans ordusu Türklere karşı yenilince Ermeniler o günü bayram ilan etmişlerdir.En büyük ermeni katliamı Bizanslıların Malatya ve çevresindeki 150.000 Ermeniye yaptığı katliamdır (9. yüzyıl sonu).Türk Selçuklu ve Türk beylikleri döneminde ise başlayan haçlı seferlerinde zorla Katolik yapılan Ermenilerin dışında direnen Ermeniler Türklerle beraber haçlılara karşı koymuşlardır.Doğu Roma imparatorluğu tarafından Karadeniz kıyıları, İran ve Kuzey Kafkasyaya sürülen Ermeniler Osmanlıların bu bölgelerin fethinden sonra bugünkü Türkiye coğrafyasına getirilmişlerdir.Anadolunun ücra dağ platolarında yaşayanlar ise 1453 İstanbulun fethinden sonra başta İstanbul olmak üzere bugünkü Türkiyenin büyük şehirlerine getirilmiş ve kendilerine her türlü haklar tanınmıştır. Hatta İstanbuldaki Ermeni Patrikhanesi Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmetin teşviki ve maddi katkılarıyla kurulmuştur.

TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİNİN KAYIP HALKASI: GREGORYEN TÜRKLER

Ermenistan ve Ermeni Tarihi
“Ermenistan ismi, sınırları belirsiz olmakla birlikte, Doğu Anadolu ve Güneybatı Kafkasya’yı kapsayan ve iç bütünlüğü bulunmayan bir coğrafya adı olarak tarihte yaygın biçimde kullanılmıştır. Aslında bugün Ermeni olarak adlandırdığımız millet, kendisine Hay ve yaşadığı bölgeye de Hayastan demektedir. Ermenistan isminin bir coğrafi bölge ismi olduğu pek çok kaynakta yer almaktadır, ancak adı ‘yukarı ülke/yüksek ülke’ anlamına gelen bu coğrafya, adını üzerinde yaşayan insanlardan dolayı almamıştır. Bu ismin tarihî kökeni bilinmemekle birlikte, Ermenistan kelimesinin Hayastan kelimesi ile ve Ermeni kelimesinin de Hay kelimesi ile ilişkisi yoktur. Başka bir deyişle bugünkü Ermeni milleti ile kadim Ermenistan coğrafyasının tarihî bir bağı bulunmamaktadır.

Ermenistan coğrafi bölgesinin belirsizliği gibi, Hay toplumunun da kimliği ve bu bölgeye ne zaman geldiği aydınlanmış değildir. Bölgeye ait en eski kaynaklarda Hay adlı bir topluma ait hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Hay kavminin kökenleri hakkında Ermeni tarihçileri de dâhil olmak üzere tarihçiler arasında bir ittifak mevcut değildir. Hayların Urartulardan, Hititlerden, Frigyalılardan, Treklerden geldiği yolunda ve daha başka pek çok teori bulunmaktadır.

Ermeni mitolojisine göre Ermeniler, Büyük Tufan’dan sonra gemisi Ağrı Dağı’nda karaya oturan Nuh peygamberin torunu olan Hayk’tan türemişlerdir. Ermeni tarih yazımı, Ermenilerin, Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğunu, bu seçilmişliğin en büyük delilinin de Nuh Peygamberin gemisinin Ağrı Dağı’nda karaya oturması olduğunu ileri sürmektedir. Yine Ermenilere göre, İncil’de geçen ‘cenneti sulayan dört ırmak’ Kür, Araz, Dicle ve Fırat nehirleridir. Bu nehirlerin geçtiği topraklar ise, Tanrı tarafından Ermenilere verilmiştir. Ermeniler, kimi tarihçilere göre, tarihlerini bu denli efsanelerle dokuyan tek halktır.

Başka bir görüşe göre ise Ermenilerin ataları MÖ 7. yüzyılda Anadolu’ya göç eden Hint-Avrupalı Armenlerdir. Armenler, Trek-Frigyalı ırklarla beraber Avrupa’dan Anadolu’ya göçmüşler ve Doğu Anadolu’nun yerli ırklarıyla karışmışlardır.

Herodot’a göre, Ermeniler, köken itibariyle Frigyalıların bir koludur.

Erzen’e göre ise Ermeniler, MÖ 6. yüzyılda Balkanlar’dan Doğu Anadolu’ya göç eden kavimlerle, buranın yerli halklarının karışmasından oluşmuştur; ancak yine de kökenlerini tam olarak tespit etmek mümkün değildir.

Ermeni halkı, tek bir öğeden ibaret değildir. Kendisini tasvir eden Hay ve Armen adlarının da gösterdiği gibi en az iki öğenin birleşmesinden teşekkül etmiştir. Bu görüşe göre; Ermeniler göçmen bir halk olmadıkları gibi, başka büyük bir ırkın kolu da değillerdir. Ermeniler, yerel soya dayalı olarak birlikte yaşayan küçük toplulukların karışmasıyla siyasi, toplumsal ve ekonomik etkileşim neticesinde ortaya çıkmış bir halktır. Buna göre en az iki yüz değişik etnik grup feodal bir toplum oluşturarak birleşip Ermeni halkını oluşturmuştur.

Ermeni dili de Ermenistan olarak adlandırılan bölgedeki sosyal gelişmelerin yarattığı kozmopolit bir kültür ortamında meydana gelmiştir.

Günümüzde Ermeniler olarak bilinen toplumun Urartu, Armen, Frigyalı, Hitit, Trek gibi birbirinden apayrı kavimlerden hareketle kökenlerinin izah edilmesi ve birbirleriyle coğrafi bağlantıları bulunmayan bölgelerde tarih sahnesine çıkmış olmaları, bu ırkın, ırkî menşei ile Gregoryenlik realitesinin birbirine karıştırılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Ancak bu durum, bir ırkın bir mezheple, yanlışlıkla, doğal bir tarihî ve sosyokültürel sürecin sonucu olarak özdeşleştirilmesi olayı değildir. Ermeniler, Gregoryen inancı taşıyan her toplumu Ermenilik adına sahiplenme stratejisini gütmüşlerdir. Buradan hareketle de Gregoryen Kilisesi cemaatinin sahip olduğu kültürel ve ekonomik potansiyel ile çok kere de mahalli örgütlenmeler ve yerel güvenlik güçlerini Ermeni milliyeti adına sahiplenmişlerdir. Ermeni milliyeti adına sahiplenilen bu mahalli örgütlenmelerle ilgili Şahin şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

‘Umumiyetle müesseseleşemeyen ve meliklerin kişiliklerine bağlı kalan bu prenslikler kısa zamanda yerlerini ya yeni kurulanlara veya kuvvetli komşulara bırakarak kaybolmak durumunda kalmışlardı. Bu prensliklerin istikrarsız ve çoğunun Ermeni olup olmadığı bile münakaşalıdır.’

Gregoryen inançlı bütün etnik toplulukların daha sonra Hay anlamında Ermeni olarak kabul edilmiş olmaları sebebiyle, Ermenilerin etnik kökeni hakkında çok farklı ve çelişkili tezler ortaya konmaktadır. Bu da gayet tabiidir, zirâ Ermenilik, bir etnik köken değil, dinsel bir şemsiye kimliğin adıdır. Bundan dolayı da bu yapıyı oluşturan etnik grupların hepsinin etnik kökeni, söz konusu dinsel cemaati oluşturduğu ve homojen olduğu varsayılan etnik grubun kökeni olarak takdim edilmektedir. Ermenilerin etnik kökeni hakkındaki karışıklığın Hay etnisitesi ile Gregoryen cemaatinin birbirine karıştırılmasından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.

Bundan ötürü, Ermenilerin anavatanlarının neresi olduğu bilinmemektedir, çünkü Ermeni cemaatini oluşturan her etnik grubun anavatanı, birbirinden farklıdır. Bu sebeple Ermeniler; etnik köken itibariyle Balkanlardan gelen Armenlere, Nuh Peygamberin torunu Hayk’a, Urartulara, Hititlilere, Frigyalılara dayandırılmakta, hatta Ermenilerin aslen Türk kökenli oldukları iddia edilmektedir.

Aslında bu iddiaların tamamı hem doğru hem de yanlıştır. Çünkü bütün bu etnik gruplar, Gregoryen Ermeni cemaati içinde yer almak bakımından Ermenidir, fakat günümüzde kullanılan anlamıyla Ermeni değillerdir. Tarihte Ermenistan olarak adlandırılan topraklar da bugünkü Ermeni milletinin tarihî anavatanı değil, Gregoryen inancında birleşen bütün bu milletlerin yurtlarının toplamı ve ortak adıdır.

Bunu, Hayların Gregoryen cemaat içindeki diğer bütün etnik grupları Ermenilik adına asimile etmelerine rağmen, bugünkü Ermenistan’da hâlâ Hay etnisitesi mensubu olmayan Gregoryenlerin varlığından da gözlemlemek mümkündür. Ermenistan’da sayıları 2-3 bini bulan, hem Ermenice hem Farsça konuşan Fars kökenli Gregoryen Tatların varlığı buna bir örnektir. Yine Ermenice konuşan Gregoryen Çingeneler, Ermenice ve Rumca konuşan Gregoryen Rumlar, Ermenice konuşan Albanlar, Türkçe konuşan Gregoryenler gibi toplulukların varlığı da bu tezi desteklemektedir. Bunların dışında gerek tarihte gerekse bugün, Ermenilerin ciddi bir kesiminde Türkçe ad ve soyadı taşıyan kişilerin varlığı da bu noktada ilginç bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Netice itibariyle; Hay kavmi miti, “yüksek ülke” anlamına gelen Ermenistan coğrafyasının siyasallaştırılması ve Hristiyanlığın bir mezhebi olan Gregoryenliğin mono milliyetçi bir siyasetle sentezlenmesiyle Ermeni milliyeti oluşturulmuştur. Tarihî Ermenistan coğrafyasında yaşayan çeşitli halklar, içlerinden biri tarafından, hep birlikte teşkil ettikleri bir cemaat kültürü etrafında asimile edilmiştir.

Böylece farklı ırklara mensup ve farklı dilleri konuşan, Ermenistanlı anlamındaki çeşitli “Ermeni halkları” (Gregoryen inançlı halklar), zamanla eriyerek tarih sahnesinden silinmişler ve kendisine Hay diyen bugünkü Ermeni milletine karışmışlardır. Ermeni tarihiyle ilgili karışıklığı yaratan husus, Gregoryen Kilisesi ve kadim Ermenistan’ın tarihi ile günümüzde Ermeni olarak adlandırılan toplumun tarihinin birbirine karıştırılıyor olmasıdır.

Gregoryen Kilisesi, Mono-Ulusçuluk ve Ermeni Uluslaşması

Hay etnisitesiyle Gregoryen Kilisesi arasındaki tarihî ilişki ve Ermeniliğin, Gregoryen cemaati kimliğinden Hay etnik kimliğine doğru olan evrimleşmesi incelendiğinde, Ermenilerin tarihte cemaat olarak, bugünse devlet olarak mono-ulusçu bir politika izledikleri görülmektedir. Mono-ulusçuluk; tek etnisiteli toplumun hedeflenmesi, azınlık ve etnik unsurlara kimliklerini yaşama şansı tanımayarak etnik temizliğe gidilmek üzere sınır dışı edilmeleri, fiziki veya kültürel olarak yok edilmeleri düşüncesi ve politikasıdır.

Ermenistan olarak adlandırılan coğrafi bölgede tarih boyunca bir tek etnisite değil, pek çok etnik grubun bir arada bulunduğu ve bunların her birine ‘Ermenistanlı’ anlamında Ermeni dendiği bilinmektedir. Burada kullanılan Ermeni kelimesiyle, bugün Ermeni olarak adlandırılan Hay kavmi arasında hiçbir tarihî ilişki bulunmamaktadır. Bu hususu Gürün şu şekilde ifade etmektedir:

‘…Ermenistan isminin Hayastan ile ve Ermeni kelimesinin Hay ile ilgisi olmadığı kabul edilince, ismini nereden ve ne sebeple almış olursa olsun, Ermenistan’da eski tarihlerde yaşamış bütün topluluklara Ermeni denmiş olması ne kadar normal ise, bu Ermeni dediğimiz toplulukların, bugün bu kelimeden anladığımız manada yani Hay manasında Ermeni olduklarını kabul etmenin o derece anormal olacağı ortaya çıkar. Bunun sonucu olarak da yazılı vesikalarda Ermeni isminin ilk geçtiği günden beri bu bölgede, bugünkü anladığımız manada Ermenilerin yaşamış oldukları düşüncesi derhal iflas edeceği gibi, bugün anladığımız manada Ermeni olan toplumun bu bölgeye geldiği tarihte yerleştiği ve kaç asır varsa topluca yaşadığı bölge ile coğrafi terim olarak kullanılan Ermenistan’ın hudutlarının aynı olması için herhangi bir sebep bulunmadığı da ortaya çıkar.’

Sonradan Ermeni adını kendi tekeline alan Hay kavmi bölgede çoğunluğu da oluşturmamaktadır. Bu kapsamda, mensuplarına Ermeni denen Gregoryen cemaatinin, Aziz Gregor’un Hristiyanlık yorumunun bir araya getirdiği Grek, Türk, Hay, Pers, Süryani gibi bölgedeki etnik gruplardan oluşmuş bir cemaat toplumu olduğu sonucuna varılabilir. Ermeni adının tarihî anlamı ve kökenleriyle ilgili bu hususu Küçük de şu şekilde ifade etmektedir:

‘Bu çalışmada ‘Ermeni’ kelimesiyle; ‘Ermenistan’ denilen coğrafi bölgede, Gregoryen Hristiyanlık şemsiyesi altında, farklı etnik unsurların oluşturduğu ‘cemaat’ kastedilmektedir. Bu değişik etnik unsurları bir araya getiren husus; aynı bölgede yaşamaları ve Hristiyanlık’ı din olarak kabul etmeleridir. Bölge halkının, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra, Gregoryen Kilisesi çatısı altında ve ‘Ermeni’ adıyla anılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu Ermeni adı; Doğulu, Güneyli, Kafkasyalı, Kuzeyli, Ankaralı, Konyalı gibi bir anlam ifade etmektedir.’

Gregoryen cemaatinin oluştuğu bu ilk dönemde bir Ermeni milliyetinden söz etmek mümkün değildir. Gregoryen mezhebine bağlı çeşitli kavimlerin kültürlerinden oluşan bir cemaat kültürü vardır. Bugün Ermeni olarak adlandırılan toplumun bu kültür üzerine inşa edilmiş bir etnisite olduğunu ASALA’nın ideologlarından Monte Melkonian şu şekilde ifade etmektedir:

Tarihte ‘Ermeni’ kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. ‘Ermenistan’ denen bölgede yaşayan veya Gregoryen Kilisesi’ne bağlı olan kişi anlamlarında olduğu gibi. Ermeni halkı tarih boyunca çok çeşitli halklarla karışmıştır. Bugün Ermenilerin fiziki görünüş itibariyle birbirlerinden çok farklı olmalarının ve Ermeni kelimesinin ırki bir anlamı bulunmayışının sebepleri de bunlardır. Bundan dolayı ‘Ermeni’ kelimesinin daha çok kültürel bir içeriği olduğu söylenebilir.’

Özellikle ilk dönemlerde Hay etnisitesi bu cemaat kültürü içinde başat rol de oynamamıştır. Örneğin Gregoryen mezhebinin kurucusu olan Aziz Gregor, Hay kavmine mensup değildir, Partlıdır. Yine Arsasid hanedanı ve Trdat da Fars kökenlidir. Bunun yanı sıra Aziz Gregor’un Türk olduğunu hattâ Dede Korkut’la aynı kişi olduğunu iddia edenler de vardır. Üstelik Hayların o dönemde yazı dilleri olmadığından, Aziz Gregor Hristiyanlık’ı yaymak için Grekçe ve Süryaniceyi kullanmıştır. Ayrıca yine bu dönemde Türkçenin Gregoryen dinî eğitiminde oynadığı role de dikkat çekmek gerekir.

Ermenilerin Hristiyanlık öncesi inançlarının karma bir yapı arz ediyor olması da bugün Ermeni olarak adlandırılan toplumun köken itibariyle yalnız bir ırktan değil, değişik ırk, kültür ve inançtan çeşitli toplulukların Ermenistan denen coğrafyada karışmasından oluştuğunu göstermektedir. Yaşadıkları bölgeye izafeten ‘Ermeni’ ortak adıyla anılan bu gruplar daha sonra Hristiyanlık şemsiyesi altında birleşmiş ve yine aynı ortak adla cemaatleşmişlerdir. Ermeni olarak adlandırılan bu topluluklarda görülen monoteist inanış ise Ermenistan bölgesinde yaşayan Türklerin varlığına bağlanmaktadır. Dahası Ermeni olarak adlandırılan toplulukların ölü gömme âdetlerinden bayram şenliklerine, mezar taşlarından kurban merasimlerine ve tabiat kültlerine kadar eski Türklerle olan benzerlikleri de dikkate alınarak, günümüzde Ermeni olarak adlandırılan milletin köken itibariyle Hay, Pers, Türk, Süryani, Grek gibi gruplardan oluşmuş ‘uzlaştırmacı’ bir topluluk olduğu sonucuna varılabilir.

Öte yandan tarihî bağlamda “Ermenistan” olarak tanımlanan ve sınırları hiçbir zaman belli olmamış bir coğrafyanın, tarihî Hay kavminin bugünkü devamı niteliğinde olan ve “Ermeni” olarak adlandırılan toplumun tarihî anavatanı olduğunu iddia etmek de tarihî Hay kavmiyle bugünkü Ermeni toplumunu birbirine karıştırmak kadar yanıltıcı olmaktadır. Zirâ bugünkü Ermeni toplumuyla, tarihî oluşum süreci içerisindeki Ermeni toplum ya da toplulukları birbirlerinden farklı şeylerdir. Bu ikisini birbirine karıştırmak; “tarihî Ermenistan” olgusuna, günümüz Ermenilerinin tarihî anavatanı olduğu şeklinde bir siyasi değer yüklenmesine yol açmaktadır ki; bu durum Ermeni tarihinin olduğu kadar Ermeni sorununun ele alınmasında da çok önemli bir kavramsal aşamayı teşkil etmektedir. Ermenilik ve Ermenistan arasındaki münasebetin mahiyetine ilişkin bu hususu Zekiyan şu şekilde ifade etmektedir:

‘…Bir ‘tarihsel Ermenistan’ tasavvur etmek, eğer bu tür bir yaklaşıma -fiilen de yapılmış olduğu gibi- siyasal bir değer yükleniyorsa, tarihe eleştirellikten uzak ve son derece ütopik bir biçimde bakmak olur.’

Hristiyanlığın Gregoryen mezhebi tarih sahnesine çıkmadan önce, bu mezhebin ortaya çıkıp yaygınlaştığı coğrafyada (kadim Ermenistan) çeşitli etnik gruplar bulunmaktaydı. Bu dönemde Ermeni olarak adlandırılan bir etnisite mevcut değildi. Ancak Hay etnik grubu bölgede yerleşikti. Çeşitli etnik gruplar, zaman içinde Aziz Gregor’un Hristiyanlık yorumu etrafında toplanarak bir cemaat oluşturdular. Bu cemaat; Hay, Grek, Türk, Rum, Pers, Süryani vb. pek çok etnik unsuru barındırmaktaydı. Zaman içinde bu cemaatin mensuplarına, kurucusunun adına izafeten “Gregoryen” ya da yaşadıkları coğrafyaya (kadim Ermenistan) izafeten “Ermeni” denmeye başlanmıştır. Tarihî süreç içerisinde bu Gregoryen cemaat içindeki Grek, Türk, Pers gibi etnik topluluklar, dinselleştirilen bir Hay kimliği içerisinde ve “Ermeni” ortak adını alarak kademeli bir şekilde asimile edilmişlerdir.

Bugünkü Ermeni anlamında Ermeni milliyetinin oluşumu, kilisede din adamları tarafından, “Ermenilik” adına bir Hay tarihi yaratma çalışmalarının başladığı 8. yüzyıla dayandırılabilir. Gregoryen Kilisesi, Hay etnisitesinin tarih boyunca kurduğu, siyasi niteliği ve devamlılığı da olan tek toplumsal kurumdur. Gregoryen cemaat içerisindeki Hay etnisitesinin, kiliseye, cemaat içindeki diğer bütün etnik gruplardan daha fazla bağlanmasının ve onu diğerlerinden daha fazla sahiplenmesinin sebebi olarak da bu gösterilmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise Gregoryen cemaatinin içindeki Hay topluluğu, Gregoryen Kilisesi’ni ve mezhebini açıkça tek başına sahiplenmeye başlamıştır.

19. yüzyılın ortalarına kadar Ermeniler, Ermenistan olarak tarif edilen coğrafyada bir millet olarak değil, Gregoryen cemaati olarak yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nde de Ermeniler, ayrı bir etnik birim oldukları için değil, Gregoryen Kilisesi’ne bağlı ayrı bir dini topluluk oldukları için Ermeni sayılmışlardır. Hatta 19. yüzyılda Katolik mezhebinin Ermeniler arasında yayılması sırasında, Katolik inancını benimseyen Ermeniler hakkında, ‘Ermenilikten Katolikliğe ilhak edenler’ tabiri kullanılmaktadır.

Dil ve kültür alanında da Ermeniler, özellikle Doğu Anadolu’daki Türkler ile büyük bir yakınlık göstermekteydiler. Hatta Ermeni seyyah Simeon’un tespitlerine göre de Anadolu’daki Ermenilerin pek çoğu 17. yüzyılda anadil olarak Türkçe konuşmaktadır.

Batılı misyoner faaliyetleri bu Hristiyan topluma Ermeni ulusçuluğu fikrini enjekte edince, ilk Ermeni milli şuurlanması bu cemaatten doğmuştur. Hay toplumu, Gregoryen cemaat kültüründe payı olan diğer etnik grupları, onların din ve kültür mirasını ve birikimini silmeye kalkışıp bunda başarılı olunca yalnız bu topluluk Ermeni olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Kalafat, bu hususu şöyle ifade etmektedir:

‘Anadolu’da çoğunluğu oluşturan Müslüman halk arasında dağınık olarak yaşayan Gregoryen toplumu, şüphesiz dar bir sosyal çevrede sıkışmıştı. Evlilikler gibi sosyal zorlamalar, Gregoryen toplulukları arasında iletişimi sağladı. Buna bir kısım Gregoryenlerin ticari bir toplum oluşu da eklenince, münferit ve müstakil olan Gregoryenler arasında dayanışma yoğunlaştı. Bütün bunların üzerinde Gregoryen dinî örgütlenmesi, kilise etrafında bir birliğin sağlanmasını amaçlamıştı. Gregoryen Kilisesi etrafında toplanan çeşitli ırklardan insanlar; mimari, musiki, resim, heykel gibi alanlarda zaten ciddi bir senteze girmiş ve Gregoryen Kilisesi kültürünü oluşturmuştu. Bu toplumdan bir milliyet çıkarmak, emperyalizm için zor olmadı.’

Buraya kadar yapılan tarihî ve sosyolojik analizi, milliyetçilik araştırmalarının dünyaca ünlü ismi Anthony Smith, teorik bir uluslaşma çerçevesine yerleştirmektedir. Smith, milli kimliklerin ve milliyetlerin oluşumunu konu alan “Milli Kimlik” adlı eserinde, Ermeni milliyetinin teşekkülüne çerçeve teşkil eden bu milletleşme kurgusunu şu şekilde izah etmektedir:

‘Tümüyle dinî bir cemaat olarak yola çıkmış olan bir topluluk sonunda münhasıran etnik bir cemaate varabilir. Mısır’da Şii Müslüman bir mezhep olarak ortaya çıkan ama burada eziyet ve zulümle karşılaşan Dürziler, kale gibi korunaklı Lübnan Dağı’na gittiler ve burada 11. yüzyılın ilk on yıllarında Araplar kadar Kürtler ve İranlıları da aralarına aldılar. Ama son büyük hocaları Baha’al Din’in ölümü üzerine mühtediliği bıraktılar. Cemaate üyelik, daha çok dışarıdaki dinî hasımların korkusundan, sabit bir hal aldı. İnananların cemaatine giriş çıkışlara artık izin verilmiyordu. Çok geçmeden Dürziler soyu sopu olan, şeceresi belli, toprak sahibi bir cemaat haline geldiler. O nedenle bugün Dürzi olmak ‘etno-dinsel’ bir topluluğa mensup olmak demektir.’

Smith’in ortaya koyduğu teorik çerçeve ve Dürziler örneğindeki analizi, Ermeni uluslaşmasıyla, özgün farklılıklar hariç olmak üzere, büyük ölçüde örtüşmektedir. Ermeniler de önce Aziz Gregor önderliğinde dinî bir cemaat olarak yola çıkmıştır. Bu cemaatin içerisinde çeşitli etnik gruplar bulunmaktadır. Özellikle Sasani ve Bizans imparatorluklarının baskıları sebebiyle cemaatte dayanışma ve birlik şuuru kuvvetlenmiştir. Bir süre sonra ise cemaatteki sosyal yapı donuklaşarak kalıplaşmaya başlamış ve cemaate giriş çıkışlar engellenmiştir. Cemaat içindeki bütün etnik gruplardan bir tanesi, bu cemaatin varlığını kendi etnik varlığının garantisi olarak algılamış ve öne çıkarak diğerlerini sindirmeye ve asimile etmeye başlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise siyasi ve ideolojik unsurların da devreye girmesiyle dinî cemaatten etnik topluluğa doğru olan yolculuk büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Gregoryen Türklerin Asimilasyonu

Hayların, Gregoryen cemaatinin ürettiği her türlü kültür değerini Ermenilik adına sahiplenmesi ve Hay etnik kimliği dışındaki toplumları asimile etmesi sürecinde, Bulgar Türklerinin Slavlaşmasına benzer bir şekilde Gregoryen inançlı Türklerin “Hay”laşması süreci yaşanmıştır.

Ankara ve Kayseri sancaklarında Hicri 10. ve 11. yüzyıllara ait mahkeme tutanaklarını inceleyen Hasan Fehmi’nin meydana çıkardığı belgeler ve yaptığı tespitler, bu konuya bir hayli ışık tutmaktadır. Öncelikle Anadolu’da, Selçukluların gelişinden çok daha öncelere kadar geniş Türk kitlelerinin yaşamakta olduğunu ortaya koyan Fehmi, bunların pek çoğunun Gregoryen, bir kısmının da Ortodoks mezhebinden olduğunu belirtmektedir.

Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde gayrimüslim kategorisinde değerlendirilen bu Türk toplulukları, böylece Müslüman üst kimliğiyle ifade edilen Türklük dairesinden çıkarılarak, Müslüman olmayan gayrı Türk kesimlerle özdeşleştirilmiştir. Her ne kadar bu Türk topluluklarının çoğunluğu uzunca bir süre ana dilleri olan Türkçeyi muhafaza etmeyi başarmışlarsa da bir milliyetin çerçevesini oluşturan değerler ve kodlar itibariyle git gide bağlı bulundukları dinî cemaatin başat etnisitesinin yörüngesine girmeye başlamışlardır. Böylece Gregoryen mezhebine bağlı Türklerin, tıpkı Bulgar Türklerinin Slavlaşmasına benzer bir süreçle Haylaşması, diğer bir deyişle bugünkü anlamda Ermenileşmesi süreci yaşanmıştır.

Mesela II. Osman tarafından 1621’de Ankara ve Kayseri sancakbeylerine hitaben yazılan bir fermanda, Anadolu’daki Gregoryen Türk ailelerinin çocuklarının, Gregoryen Kilisesi’ndeki Hay etnisitesine mensup papazlarca eğitim bahanesiyle manastırlara götürüldüğü ve buralarda asimile edilerek Haylaştırıldığı ve ahalinin bu durumdan kaynaklanan şikâyetlerinin giderilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Bir diğer örnek kişi adlarının değişiminde gözlemlenmektedir. Önceleri ana dillerini olduğu gibi kişi adlarını da, hatta kilise görevlisi olan Türkler dahil olmak üzere, korumayı başaran Gregoryen Türk toplulukları, daha sonra zamanla Hay (Ermeni) adları almaya başlamışlardır. Fehmi bu konuda, makalesinde pek çok mahkeme kaydına yer vermektedir. Böylece Yahşı, Kaya, Toman, Demir, Arslan gibi kişi adları zamanla, özellikle din eğitimi alan veya papaz olan Türkler arasında, yerini Aram, Sarkis, Hayk, Nikol, Ruben gibi adlara bırakmıştır. İslam’ı kabul eden Türklerin, Arapça ve Farsça adlar almaya başlaması gibi, papaz olanlardan başlayarak Gregoryen Türkler de Türkçe adlar yerine Hayca (Ermenice) adlar kullanmaya başlamışlardır.

Bu süreç zamanla tekmil bir asimilasyona, Türklerin “Hay”laşmasına, dönüştüyse de asimile edilen etnisite, başat etnisite üzerinde, köklü kültürel izler de bırakmıştır. Nitekim Gregoryen Türklerde Türkçe kişi adları neredeyse tamamen kaybolmasına rağmen, meslekî lakaplar ve aile unvanları ile bunların bugün soyadı halini almış şekilleri, sonlarına eklenen Farsça kökenli -yan eki hariç Türkçe formlarını korumuşlardır. Öyle ki bugün Ermenistan’da devletin zirvesinden toplumun geneline kadar nüfusun önemli bir oranının soyadları böylesi Türkçe soyadlarıdır. Bu çerçevede Pastırmacıyan, Demirciyan, Allahverdiyan, Koçaryan, Şahgeldiyan, Ağabekyan, Şıracıyan, Boyacıyan, Tahtacıyan, Çuhacıyan, Basmacıyan, Taşçıyan, Tumanyan, Çilingiryan, Nalbantyan, Ormanyan, Bardakçıyan, Zekiyan gibi soyadlarının Ermenistan’da yaygın biçimde kullanılıyor olması, bugünkü Ermeni milletinin içinde Türk kökenli bir bileşen de bulunduğuna delil olarak gösterilmektedir.

Keza bugün Ermeni milletinin müzik, folklor, mutfak, giyim-kuşam, halk inançları gibi çeşitli kültürel açılardan Türk milletiyle şaşırtıcı ortaklıklar ve benzerlikler sergiliyor olmasında, Ermenilerin Sovyet dönemi öncesindeki tarihinin Müslüman Türk çoğunluğu içerisindeki etnik adacıklarda geçmiş olması ve bu sayede hâkim Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olmaları kadar, bugünkü Ermeni milliyetine eklemlenmiş Türk varlığı ve onun Ermeni milliyeti ile kültürü üzerindeki etkisinin de payı olabileceği düşünülmektedir.

Bu etkileşim konusundaki çok çarpıcı örnek ve tespitlerden bir tanesi, de Gregoryen kültüründe görülen koçbaşlı mezar taşlarıdır. Koçbaşlı mezar taşı, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada uygulanagelen bir Türk kültür motifidir. Aynı tarzda mezar taşları bugün Ermenistan’da da bir farkla, boyunlarında Arapça harflerle yazılmış yazılar ve dualar yerine haç figürü ile aynen bulunmaktadır.

Yine Ermeni alfabesindeki çeşitli harflerin Türk oyma yazısından alınmış olması da Gregoryen Kilisesi’nin kurulduğu ilk dönemlerden itibaren bu kilise cemaati içerisinde bir Türk varlığının bulunduğu konusunda ortaya konan delillerdendir.
Ayrıca Türkçenin, Ermenice üzerindeki köklü etkisi, antik Ermenicede kullanılan yüzlerce Türkçe kelime, söz ve deyim alıntıları, Ermenice dilbilgisinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz dizimi gibi hususlarda Türkçeden etkilenişi ve bütün bu etkileşimler sonucu Grabar şeklinde adlandırılan antik Ermenicenin bugünkü, Türkçenin dil yapısına çok yakın, Aşharapar olarak adlandırılan forma dönüşmesi de ortaya konan diğer deliller arasında yer almaktadır. Türk ve Ermeni folklor ve edebiyat eserlerinin karşılaştırılması ile Kıpçaklar ve Ermeniler arasındaki kültürel etkileşimin mahiyeti de bu yönde ipuçları vermektedir.

Gregoryen Kilisesi cemaatinde, Hay etnik grubuna mensup olmayan Aziz Gregor ve oğullarının katogigosluk makamından ayrılmaları sonucunda, Hay (Ermeni) dilinin cemaatte imtiyazlı dil haline getirildiğini vurgulayan Çetinok, Gregoryen Türklere ait olarak da şu açıklamayı yapmaktadır:

‘M.S. 439-440 yılında İncil’in Ermenice’ye tercümesinde kullanılan Türkçe kelimeler ile Ermeni kroniklerinde 7. asra kadar yapılan incelemelerde rastlanan Türkçe sözler, rütbe ve kişi adları ile Barsıl, Bulgar, Onagur, Hunogur, Hun, Hazar, Peçenek, Kenger gibi Türk kavimlerinin isimleri ve bunlarla ilgili yer adları, Güney Kafkasya’da Selçuklulardan asırlarca önce varlıklarının ve Gregoryen Kilisesi ile ilişkilerinin işaretleridir.’

Gregoryen Türklerin Haylaştırılması/Ermenileştirilmesinin, 18. yüzyılda Mekhitaristler tarafından başlatıldığını iddia edenler de bulunmaktadır. Mekhitaristlerin, Anadolu’ya kaçak yollardan getirip dağıttıkları yayınlar vasıtasıyla Gregoryen Kilisesi mensuplarının homojen bir Ermeni milleti teşkil ettikleri düşüncesini yayarak daha sonra yaratılacak olan Ermeni milliyetinin tohumlarını attıkları söylenebilir. Böylelikle Mekhitaristlerin, her ne kadar aydınlanmacı, seküler bir felsefenin savunucuları da olsalar, ortak din ve kilise kökeni üzerine kurguladıkları milliyet teorisi, Gregoryen Türklerin, Hay kavmi temelli Ermeni milliyetinde asimile edilmelerine basamak teşkil etmiştir.

Bu çerçevede, Gregoryen Türklerin asimile edilerek Ermenileştirilmesi noktasında etkili olan bir başka husus da yabancı ve azınlık okulları ile misyonerlik faaliyetleridir. Bu Hristiyan kurumları, amaçları ve müfredatlarıyla, Gregoryen Türkleri, dindaşlıktan hareketle milliyet değişimine uğratmıştır. 1850’li yıllara kadar tamamen kilise cemaati durumunda bulunan Gregoryen toplumuna bu dönemden itibaren bu müesseseler yoluyla milliyet şuuru verilmeye başlanmıştır. Değişik misyonerlik merkezleri taraftar kazanma mücadelelerinde, dinî veya siyasi bir sözcüden mahrum olan Gregoryen Türkler üzerinde eğitim faaliyetlerini sürdürerek onlara Ermeni kimliğini aşılamışlardır. Bu kurumlar tarafından basılan ve dağıtılan Ermeni harfli Türkçe İnciller ve diğer yayınlar da bu faaliyetler arasındadır.

Bu okullarda Türk kökenli Gregoryen çocuklarına Ermenice eğitim verilmeye başlanmış ve Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti, ilk ve orta okullarda azınlıkların ve din ve kültür derslerini kendi dinlerinin diliyle okutmuş ve bu derslere giren öğretmenlere maaş ödenmiştir. Gregoryen mezhebinin dili olarak ise Ermenice (Hayca) kabul edildiğinden, bu yönde bir uygulamaya gidilmiştir. Diğer bir deyişle, Türk kökenli Gregoryen çocuklarına Ermenice, ana dili olarak, okutulmuştur.

Sonuç

Bütün bu tarihî ve sosyal analizden ortaya çıkan sonuç, Ermeni mono-ulusçuluğunun, Gregoryen Kilisesi cemaatini oluşturan Türkler dâhil diğer etnik gruplar aleyhine geliştiğidir.

Gregoryen cemaatine Ermeni milliyeti şuuru verilirken Gregoryen Türkler, daha önceden kendilerine verilmiş olan cemaat mensubiyeti şuuru kapsamında; eğitim, öğretim ve propaganda faaliyetleri ile Ermeni milliyeti kapsamına dâhil edilmiştir. Böylece Osmanlı toplum düzeni içerisindeki Gregoryen Kilisesi cemaatinde Ermeni milliyeti gelişmiş, Gregoryen Türkler ise bu kiliseye ve onu temsil ettiği düşünülen milliyete ait unsurlar olarak düşünülmüştür.

Netice itibariyle de 19. yüzyılın ikinci yarısında Gregoryen Kilisesi cemaatinde, cemaat dönemi büyük ölçüde kapanmış ve Gregoryen kilise kültürü, Hay kavmi ile özdeşleşerek Ermeni milli ve kültürel kimliği olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Sonuçta, tıpkı Ortodoks Türklerin, Ortodoks Rum statüsüne tabi tutulmaları gibi Gregoryen Türkler de Osmanlı “millet sistemi” anlayışı kapsamında Gregoryen Ermeni statüsüne tabi tutularak asimilasyonlarına göz yumulmuştur.
Bugün gerek Ermenistan’daki gerekse başta Orta Doğu olmak üzere dünyanın pek çok bölgesindeki Ermeni toplulukları içerisindeki şaşırtıcı Türk varlığı ile Türkçe ve Türk kültürü yaygınlığı bunun en bariz delilidir.

Bütün bu analizden sonra zaman zaman gündeme gelen ve hararetli tartışmalara konu olan “Sarı Gelin” türküsü gibi bazı kültür ürünlerinin Ermenilere mi, yoksa Türklere mi ait olduğu konusu biraz daha belirginlik kazanmaktadır. Zira bu kültür eserlerinin en azından bir kısmı Gregoryen Türklere ait olmalıdır.” 

TÜRK KÜLTÜRÜ İLE ERMENİ KÜLTÜRÜNÜN ETKİLEŞİMLERİ

Ermenilerin kökenleri hakkında yapılan araştırmalar ve bu araştırmalarda elde edilen neticeler, Ermenilerin ilk dönemlerini henüz bir muamma halinden kurtaramamıştır. Romalı tarihçi Tacitus’un ‘Ambigua Gens[1] yani ‘Acayip Halk’ olarak nitelediği Ermenilerin, siyâsî bir düzen içerisinde Anadolu’da ne zaman kuruldukları ya da bir millet olarak Anadolu’ya ne zaman ve nereden geldikleri, günümüze ulaşan kaynaklardan tam olarak tespit edilememiştir. Hatta ‘Ermeni’ olarak isimlendirilen halkın, tarih boyunca sadece ‘tek bir milleti’ temsil edip etmediği de bilinmemektedir. Ermenilerin kendilerine ‘Hay[k]’ demeleri, bunu kayıp bir dil olduğu öne sürülen ‘Hayasaca[2]dan türetmeleri ve dolayısıyla kendilerini en azından ilk dönemlerde ‘Ermeni’ olarak ifade etmemeleri de bu paralelde tartışılmaktadır.[3]

Özel bir ırka nispet edilmeden ‘Ermeni’ kelimesinin ilk olarak M.Ö. 528-486 yılları arasında hüküm süren Pers Kralı I. Darius’a[4] ve sonrasında hüküm süren Kral Xerxes’e[5] ait kitabelerde geçtiği kabul edilmektedir. Hint-Avrupa dil ailesine mensup Ermenicenin M.S. V. yüzyılda İncil’in Ermeniceye çevrilmesiyle sistemleştiği, kullanımın yaygınlaştığı ifade edilse de,[6] Ermeni alfabesinin ve dilinin hangi aşamalardan geçerek bu güce eriştiği de tam olarak bilinmemektedir.

Anadolu’da ‘Ermenistan[7] olarak adlandırılan bölgeye göç ettikten ve yerleştikten sonraki dönemlerde, hudutları belli bir devletleri olmayan Ermeniler, bulundukları bölgelerdeki otorite boşluklarından faydalanarak kurdukları krallıklarda, kendilerine has bir inanç sistemi ve bu inanç sisteminin etkisinde sosyal yapılarını oluşturmuşlardır.[8] Kurallarını dini inançların belirlediği geleneksel yapı içerisinde Ermeniler, ilk dönemlerde içine kapalı bir toplum şeklinde yaşamış, bu sayede kendilerine has olan yaşam tarzlarını sürdürmüşlerdir. Buna göre Ermeniler, muhtemelen Trakya’nın batısından Anadolu’ya göç ederek buraya yerleşmiş,[9] burada Hıristiyanlığı benimsemiş, Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan bölgelerde çeşitli krallıklar kurmuş, M.S. 451 yılında toplanan Kadıköy Konsili’ne katılmadığı gibi konsilin kararlarını da kabul etmemiş ve ‘monofizit’ inancı benimseyerek diğer Hıristiyan zümreden ayrılmış[10] bir millettir. Ermeniler Osmanlı’nın kıyafetlerinde, adetlerinde, yaşayış tarzlarında, devlet teşkilatında, saray hayatında ya da çeşitli hukûkî müesseselerinde her hangi bir tesirde bulunmamışlardır.Hiç şüphesiz Osmanlı Medeniyeti, kendisinden evvelki Türk-İslam medeniyetlerinden etkilenen, çok çeşitli unsurları içerisinde barındıran bir medeniyettir. Örfî ya da hukûkî müesseselerinin tesisatında Emevî, Abbâsî tesiri olduğu kadar kendisinden önce kurulan Türk devletlerinin etkisi de söz konusudur. Meselâ Ermenilerin Türk Edebiyatı üzerinde neredeyse hiç etkisi bulunmamaktadır. Aksine Ermeni sözlü ve yazılı edebiyatı, Türk sözlü ve yazılı edebiyatından etkilenmiştir. Türk halk edebiyatının Ermeni edebiyatı üzerinde en etkili olduğu alan âşık edebiyatı olmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalarda, Ermeni harfleriyle yazılmış cönklerde yüzlerce şiir ortaya çıkmıştır(zaten aşıklık-saz-söz Türk’e has birşeydir!kürt-ermeniye ne oluyorsa) Bunun yanı sıra Ermeni alfabesiyle Türkçe yazılan eserlerin de mevcudiyeti, Ermenilerin Türk kültüründen ne derece etkilendiğini gösteren önemli bir delildir. 1618 yılında Ermeni alfabesiyle Türkçe olarak ‘Lemberg’de[20] basılan ve bu tarzda ilk kitap olma özelliğini taşıyan ‘Alğış Bitigi (Dualar Kitabı),[21] aynı zamanda da Türkçe olarak basılan ilk kitaptır.[22] Kıpçak ya da Kumanların Ermenilerle ilk ciddi münasebette bulunan Türkler olduğundan yukarıda bahsedilmişti. Kıpçaklar ile Ermeniler hakkında tetkiklerin ilerlemesi, bize bu konuda daha derin malumatın sağlanabileceğini göstermektedir.

TÜRK HALK EDEBİYATININ ERMENİ HALK EDEBİYATINA ETKİLERİ  Prof. Dr. Erman ARTUN

Tarih Boyunca Türk- Ermeni Kültür İlişkileri  

Türk-Ermeni ilişkilerinin kültürel bağlamda incelenmesi iki toplum arasında sosyal, ekonomik bağların varlığını ortaya koyacaktır; çünkü tarih; insanlar, ülkeler arasında ayırıcı değil aynı zamanda bağlayıcı ve birleştirici bir rol oynamaktadır. Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkiler XI. yüzyılda yoğunlaşmaktadır (Arıkan, 2003).

Türklerle Ermenilerin tarihteki ilk temasları, son yıllara kadar 7. yüzyılda Hazar Türklerinin Kafkas bölgesine yaptığı akınlar sırasında başlamış kabul ediliyordu; ancak Azerbaycan’daki son araştırmalar, bu temasların IV. hatta III. yüzyıllara kadar indiğini ispatlamıştır (Türkmen, 1992: 1).

Türkler, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’da yayılmaya başladılar. Bu yayılma süreciyle birlikte Türk-Ermeni ilişkileri yeni bir aşamaya ulaştı. Orta Asya’dan gelen Türklerin Anadolu’ya gelmesi, burada yayılması hatta nereden geldikleri konusundaki temel bilgileri çeşitli yerli ve yabancı kaynaklarda bulabiliriz. Selçuklular döneminden sonra iki millet iç içe, aynı devletin tebaası olarak yaşamış vs. ortaklaşa pek çok eser yaratmıştır (Türkmen, 1992: 14).

Bu konuda 20. yüzyıl başlarına kadar ciddî bir araştırma yapılmamış 19001ü yıllarda başlayan ilk yayınlar ise, bilimsel olmaktan çok politik yönü ağır basan ve taraf tutan yayınlardır

Türklerle Ermenilerin temasları gittikçe sıklaşarak XIX. yüzyıla kadar devam etti. Hayatın her aşamasında karşılıklı etkiler sonunda kültürel eserler ortaya kondu. Yüzyıllarca birlikte, çoğu zaman aynı devletin tebaası olarak yaşayan, iki millet, başta dil olmak üzere, musiki, mimarî, çeşitli el sanatları (sarraflık, dokumacılık vb.)ve edebiyat sahasında karşılıklı olarak birbirine etkide bulunmuşlardır.Bu ilişki, artarak devam ederek binlerce eser yaratıldı. Bu etkileşme özellikle âşıklık geleneği ve âşık edebiyatı ve anonim halk edebiyatı alanlarında yoğunlaşmıştır (Türkmen, 1992: 15).

XII. yüzyıldan itibaren Türkçenin Ermeni halkı arasında geniş şekilde yayıldı. Giderek artan sayıda Türk şairlerinden tercümeler yapılmaya başlandı. XII. yüzyılın büyük şairleri Hakanî, Nesimi ve Nizamî’den şiirler Ermeniceye tercüme edildi. Hakanî’nin bir rubaisini tercüme eden XIII. yüzyılın Ermeni şairi Frig, kendi şiirlerinde de Hakanî’nin işlediği konulara geniş yer vermiş, hatta aynı şiir şekilleri ile 60 kadar da şiiri günümüze kadar ulaşmıştır. Halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan Türkçe şiirler Ermeni halkın yanı sıra Ermeni klasik ve halk şairlerini de etkiledi. Birçok Ermeni şairi Türkçe şiirler söylemeye başladı (Türkmen, 1992: 8).

Türk Âşıklık Geleneğinin Ermeni Âşuğluk Geleneğine Etkisi

 Ermeni sözlü ve yazılı edebiyatı Türk sözlü ve yazılı edebiyatından etkilenmiştir. Türk halk edebiyatının Ermeni edebiyatı üzerinde en etkili olduğu alan âşık edebiyatı olmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalarda, Ermeni harfleriyle yazılmış cönklerde yüzlerce şiir ortaya çıkmıştır. Bu konuda Ermeni araştırmacı Garekin Levonyan’ın (“Ermeni Aşuğları” 1982) ve (“Aşuğlar ve Onların Sanatkârlığı” 1944) adlı araştırmaları geniş bilgi vermektedir. Levonyan, Ermeni sanatkârlarının tarihî gelişimini açıklarken, Türk ozanlarının gelişmesi ile paralelliği göstermektedir. Önceleri, “Guşan” adı ile anılan Ermeni şairleri XV. yüzyıldan sonra bizdeki ozan kelimesinin yerini âşık kelimesine bırakması gibi, “aşuğ” adını almaktadırlar. Ermeni aşuğları XIII. yüzyıldan itibaren Ermenicenin yanı sıra Türkçe de söylemeye başlamışlardır. XV. yüzyıldan sonraki Ermeni aşuğ edebiyatında dili de tamamen veya kısmen Türkçe olan, birçok Ermeni asıllı aşık yetişmiştir. Hatta pek çok Ermeni aşuğu Kul, Miskin, Dede, Baba gibi Türkçe mahlaslar almışlar, bir kısmı da Bektaşi tarikatına girmiş ve tamamen Türk-İslâm düşüncesine uygun sofiyane şiirler söylemişlerdir. Turab Dede, Kul Hovannes gibi (Türkmen, 1992: 44).

Ermeni halk şâirlerinin adı aşıktan bozma olarak aşuğdur. Ermeni âşıkları, Türk âşıklar gibi yüksek bir sınıfa değil, halka hitâp etmişler, düğünlerde, ziyafetlerde, bayramlarda, evlenme ve ölüm törenlerinin kimi aşamalarında sazları ile sanatlarını icra etmişlerdir. Âşuğların bir bölümü anadan doğma kördür; bunlar en çok dini konularda şiir söylemişlerdir. Bunların büyük bölümü ümmîdir. Bunlar diğer âşuğlardan sözlü dersler alarak âşıklık kurallarını öğrenirler. Hayatları gezici ve serseridir. Evlenmezler, tek başlarına yaşarlar. Kimileri Ermeni aziz (saint) leri hakkında didaktik şiirler, ilâhîler yazarlar. Ellerinde sazları, köyden köye gezerek düğünlere, derneklere davetsiz katılırlar. Özellikle kış mevsiminde tarlada çalışmalar olmadığı için, köylüler, bir âşuğun geldiğini haber alır almaz etrafına toplanıp ocak başında onun şiirlerini, hikâyelerini dinlerler (Köprülü, 1989: 239–269; Türkmen, 1992: 24-33).

Âşık toplantılarında usta ve çırak âşuğlar, eski âşuglardan oluşan bir hakem heyetinin önünde ve halk karşısında otururlar. Doğaçlama şiirler söyleyerek birbirlerine üstün gelmeğe çalışırlar. Ustalardan biri konu üzerinde bir manzume okur. Çıraklar aynı konu, aynı vezin ve kafiyeyle cevap vererek rakip olan üstadın ortaya koyduğu muammayı manzum olarak çözmek zorundadırlar. Bu yarışmada başarılı olan âşuğ üstad mertebesine erişir. Âşuğların karşılaşmaları ve muamma çözme gelenekleri Türk âşıklık geleneğinin kurallarından alınmadır (Köprülü, 1989: 239-269; Türkmen, 1992: 24-33).

Aşuğların söyledikleri şiirlerin çoğu unutulmuş, bir bölümü anonimleşmiş, bir bölümü meraklılar tarafından kaydedilmiştir. Âşuğların saz eşliğinde söyledikleri şiirler; aşk, tabiat güzellikleri, âdetlerin eleştirisi konularında ve sofiyane heyecanla söyledikleri dini konulardır. Şiirlerinde destanî bir eda yoktur (Köprülü, 1989: 239-269; Türkmen, 1992: 24-33).

Âşık edebiyatı Türk edebiyatına özgü bir edebiyattır. Türkler âşıklık geleneğini halka özgü bir şekil vererek millileştirmişlerdir. Türk Âşıkları ile Ermeni Aşuğları arasında yaşama biçimi ve âdetler vd. arasında büyük benzerlik vardır. Ermeni Aşuğlar Türk Âşıklarını taklit etmişlerdir. Âşık edebiyatında hiçbir Ermeni veya Hristiyan etkisi yoktur. Türkçe yazan Ermeni Âşuğlarının eserleri de tamamıyla Türk zevk ve ilhamı ile yazılmıştır (Köprülü, 1989: 239–269; Türkmen, 1992: 24–33).

Nazım şekli, eda, son dörtlükte âşuğların adının söylenmesi, yalnızca Hristiyanlara özgü kimi kelime kadrosu hariç, şiir ve sanat anlayışı yönleriyle bizim âşık edebiyatındaki örneklerden farksız şiirler olması Ermeni âşuğ edebiyatının Türk âşıklık geleneği ve âşık edebiyatı etkisi altında oluştuğunu açıkça ortaya koyuyor. Bizim âşıklardın, mâni, koşma, türkü, destan gibi nazım şekillerinin, Ermeni âşugları tarafından taklit edildiği ortadadır. Türk âşık edebiyatı, Ermeni âşuğların şiirlerini tür, şekil ve konu yanı sıra dilini de derinden etkilemiştir. Ermeni edebiyatında Âşuğ edebiyatı adlı bir ekol oluşturmuştur. Bu ekole bağlı 400 kadar Ermeni aşuğu, tamamen Türkçe söylemiştir. Kul Egaz, Kul Hovannes, Turab Dede, Hostik Oğlu ve Miskin Burcu gibi âşuğlar “kul, dede ve oğlu gibi Türkçe mahlaslar almışlardır (Köprülü, 1989: 239-269; Türkmen, 1992: 24-33).

Ermeni âşuğları bizim âşıklar gibi âşık şiiri nazım şekilleriyle saz havalarını aynı ağırlıkta kullanamamışlardır. Âşuğ şiirinde en çok koşma türü kullanılmıştır. Ermeni âşıkları, koşmanın sekizli kalıbına uygun düşen şekline Azerbaycan âşıklarından aynen alarak, “geraylı” demişlerdir. Şekil ve içerik benzerliği olmasına rağmen söyleyiş eda ve kelime kadrosundaki farklılık göze çarpar (Köprülü, 1989: 239-269; Türkmen, 1992: 24-33).

Her iki edebiyatın gelişme çizgisine baktığımız zaman Türk âşıklarının XV. yüzyıldan önce “Ozan” adıyla bilindiğini ve kutsal bir özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. XV. yüzyıldan itibaren bu kelime semantik değişikliğe uğramış ve değişen şiir anlayışıyla “boş söz söyleyen geveze, boşboğaz” anlamında küçülterek kullanılmaya başlanmış ve ozan yerini “âşık” kelimesine bırakmıştır (Köprülü, 1989: 239–269; Türkmen, 1992: 24-33).

Türkler arasında saz şairi anlamına gelen âşık kelimesi XVI. yüzyıldan sonra Ermeniler arasında da kullanılmaya başlamıştır. Bu tarihe kadar Varsak, Guşan, Mutrib gibi adlarla tanınan Ermeni Aşuğları içinde en eskisinin “Guşan” olduğu anlaşılmaktadır. Manuk Abegyan, “Gedim Guşan Halg Negmeleri” adlı eserinde, bu kelime tekil olarak “çalıp söyleyen” sanatçı için kullanılmıştır, demektedir. Guşan adı kendi eserlerini çalıp söyleyen erkek sanatçılar için kullanılmıştır. Kadın şairlere ise “varsak” ismi verilmiştir. Bu sanatçılar XVI. yüzyıla kadar Türklerdeki “ozan”ların işlevlerini yerine getirmişlerdir. Ozanlarda olduğu gibi eserlerini bir musikî aleti ile icra etmişlerdir (Köprülü, 1989: 239–269; Türkmen, 1992: 24-33).

Türk âşıkları, yarattıkları şiirleri belli geleneğe uygun olarak, türkü, bayatı, varsağı gibi boy ve yer adları ile ilgi kurarak isimlendirmektedir. Aynı durum Ermeniler için de söz konusu olmuş ve aşuğlar, şiirlerine hayren adını vermişlerdir. Hayren kelimesi hayeren sözünden kısalmıştır. Karabet Kostanyans, hayren okumanın Ermeni dilinde okumak anlamına geldiğini, hay kelimesinin Ermeni, hayrenin ise Ermenice demek olduğunu eklemektedir (Köprülü, 1989: 239–269; Türkmen, 1992: 24-33).

Beysanoğlu’nun Diyarbakır Ermeni Aşuğları üzerine yaptığı çalışmadan eskiden Diyarbakır ve çevresinde âşıklık geleneğinin çok zengin bir şekilde devam ettiğini ve birçok Ermeni Aşuğun da bu geleneği devam ettirdiğini sürdürdüğünü öğreniyoruz (Beysanoğlu, 1992: 63).

Büyük bir bölümü XIX. ve XX. yüzyılda yetişen Ermeni âşıklarından günümüze daha çok isim gelebilmiştir.

Türk Anonim Halk Edebiyatının Ermeni Anonim Halk Edebiyatına Etkisi

Halk Hikâyeleri

Türk halk edebiyatı, Ermeni halk edebiyatını âşuğluk geleneğinden sonra en çok halk hikâyelerinde etkilemiştir. Türk halk hikâyeleri Ermeniler üzerinde derin etki bırakmıştır. Bu etki Ermeni araştırıcıları tarafından da kabul edilmektedir. Türk halk hikâyeleri, XIX. yüzyılın sonuna kadar şekil ve içerik yönünden basılmadan Ermeniler arasında yayılmış, pek çok halk hikâyesi ya olduğu gibi, dili ve konusu ile ya da adapte edilerek anlatılmıştır. Ermeni hikâyeleri ise Türk halk hikâyelerinin şekli ve geleneği içinde yaratılmıştır (Türkmen, 1992: 19).

Ermenilerin en meşhur halk hikâyelerinden olan “Sasonlu Davit Destanı” bizim Köroğlu’nun değişik dilde, değişik çevrede anlatılması gibidir. Köroğlu’nun efsanevi kıratı, Sasonlu Davit’te “Kurkik Celali” olmuştur. Her ikisinde de atlar efsânevi su aygırının yılkıdaki kısraklarla birleşmesinden doğan taylardır. Bunların hikâye içindeki fonksiyonları hemen hemen aynıdır. Köroğlu’nun ağbulaktan su içmesi ve sonsuz güç kazanması aynı içerik ile David hikâyesinde de vardır. Bu Ermeni halk hikayesindeki pek çok motif Türk destanlarında gördüğümüz motiflerle aynıdır. Evlenmek isteyen delikanlının, istediği kızı çeşitli yarışlarda yenmesi şartı, Dede Korkut Kitabı’nda, daha sonra Şah İsmail ile Gülizar Hikâyesi ‘nde (Arap Üzengi suretinde) açık olarak anlatılmaktadır. Yine Türk destanlarında görülen destan daireleri, yani destanın esas kahramanı ölünce yerine geçen kişinin, destanı devam ettirmesi geleneği Sasonlu David Destanı’na da girmiştir. Manas Destanı’nda, Manas ölünce oğlu Semetey, o da ölünce oğlu Seytek destanı devam ettirmektedirler (Türkmen, 1992: 19-20).

Türk halk hikâyeleri, Ermeni aşuğları tarafından bazen Türkçe bazen de Ermenice olarak, türküleri Türkçe olmak üzere anlatılmıştır. Bu özelliği daha açık göstermek için bazı Türk halk hikayelerinin Ermeni varyantlarını belirtmek yerinde olur. Bu arada dikkati çeken önemli bir durum da Ermeni hikayeci âşuğların gelişiminin Türk aşıklarının gelişimine paralel oluşudur. XIII. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyıla kadar bu gelişme devam etmiştir. Bunun nedenleri hakkında Prof. Fuat Köprülü, yeterli bilgi vermiştir (Türkmen, 1992: 20).

“Kerem ile Aslı”, “Âşık Garip”, “Melik Şah”, “Asuman ile Zeycan”, “Aslan ile Gülbahar”, “Leylâ ile Mecnun”, “Âşuğ Civani” mahlaslı Ermeni âşığı Serope tarafından Ermeniceye çevrilmiştir. Bu hikayeler arasında en çok “Kerem ile Aslı” ve “Aşık Garip” sevilmiştir. “Kerem ile Aslı” 1888’de tercüme edilmiş ve 1912’ye kadar beş baskısı yapılmıştır (Türkmen, 1992: 20).

Türk halk hikayeleri, hikâye konusu yapısı ve geleneği ile Ermeni hikâyelerini derinden etkileyerek tamamen Ermeni hayatiyle ilgili yeni bir takım hikâyeler de yaratılmıştır. Bunlardan en meşhurları Hovannes ile Aşe ve Sayatnova’dır. İlki bir aşk, ikincisi ise aşk kahramanlık konuludur (Türkmen, 1992: 20).

Halk hikâyeleri içinde en tipik olanı da Ermenilerin Aslan Ağa hikâyesidir. Aslan Ağa hikâyesi ile Dede-Korkut’taki “Deli Dumrul” hikâyesinde aynı motifler kullanılmıştır. Aslan Ağa Hikâyesi, Dede Korkut’taki Deli Dumrul Hikâyesi’nin konusu işlenerek tasnif edilmiştir. Her iki hikâyede de Azrail’i tanımayan kahramanların onunla mücadelesi vardır. Yine her ikisinde de kahramanlar Azrail’e mağlup olunca, canlarına karşılık bir başkasının canını buldukları takdirde ölümden kurtulacaklardır. Deli Dumrul da, Aslan Aga da önce baba ve annelerine giderler, onlar canlarını vermezler. Sonunda eşlerine gidince, onlar kocalarının uğruna canlarını feda edeceklerini söylerler. Böylece Tanrı’nın lütfuna mazhar olarak uzun bir ömür sürerler (Türkmen, 1992: 11).

Ermeniler arasında Türk halk hikâyeleri oldukça yavgındır. Ermeniler, yoğun bir biçimde Türk kültürünün ve dilinin etkisi altında kaldıklarından Ermeni-Türk Edebiyatı (La litterature armeno-turaııe) adı verilen Ermeni harfleriyle yazılmış, metni Türkçe bir edebiyat türü gelişmiştir. Tahminen 400 yıl süren âşık edebiyatı, gerek Türklerde gerekse Ermenilerde, zengin bir kol yaratmıştır. XVI. yüzyıldan XX. yüzyıl başlarına kadar geçen dönemde Ermeni asıllı Türkçe söyleyen âşıkların sayısı 400’ü aşkındır. Ermeni âsuğları Türkçe söylemekle kalmamışlar, söyledikleri şiirlerin koşma, bayatı vb. şekillerini de, Türklerden almışlardır (Türkmen, 1992: 25).

Maniler – Bayatılar

Anonim Türk halk edebiyatında maniler en yaygın türlerden birisidir. Azerî sahasında “bayatı, mahni, Kerkük’te hoyrat” adıyla bildiğimiz mani çeşitleri Ermeniler arasında da yaygındır. 1721 yılında Ermeniler arasında derlenilerek yazılan İlyas Yegiya Muşek’in meşhur “Nağmeler” adlı yazmasında hem de Türkçe olarak pek çok bayatı bulunmaktadır. Bunlar 7 heceli aaba kafiye düzeninde tek dörtlükten ibarettir. Ermeni halk bilimci G. Abeğyan bu tür şiirlere Ermenice “Hagik” denildiğini ve anlamlarının “nağme küçük nağmecik” olduğunu belirtmekte ve çeşitleri arasında “muhabbet”, “gariplik” anlamlarını sıralamaktadır. Bu hagiklerdeki düşünce ve anlatım biçimi tamamen Türkçe manilerde olduğu gibidir. Ayrıca Türkçe pek çok kelime redif olarak kullanılmıştır. Bazı hagikler ise Türkçe Ermenice karışık dizeler şeklinde mülemmâdır (Türkmen, 1992: 16).

Masallar

Türk masallarının etkisi Ermeni masallarında da görülmektedir. Türk ve Ermeni masalları yapı itibariyle bütün dünya masallarında olduğu gibi ortak pek çok motif ve kahramanlara sahiptir; ancak Ermeni masallarında bazı kişi adları Türk masallarının etkisini göstermesi bakımından önemlidir. “Contes et Legendes Armeniens” adlı kitaptaki “Şai Abbas’ın Gül Bahçesi”, “İstanbul’da Kıymetli, Erzurum’da Kıymetsiz” gibi masallarda hep Türkçe isimler kullanılmıştır. Ayrıca masallarda kullandığımız, “Bir varmış bir yokmuş. Onlar erdi muradına” gibi formeller Ermeni masallarında çoğu zaman Türkçe olarak söylenmekledir (Türkmen, 1992: 18).

Atasözleri

Ermeni atasözleri A. T. Ganalanian’ın 1951’de yayınladığı (“Ermeni Atalar Sözü”) kitabında yayınlanmıştır. Türk atasözlerindeki bazı kelimelerin Ermenice olarak söylendiği atasözleri Türk etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Birkaç örnek verelim:

“El eli yuyar, el de yüzü”

“Bir gül ile bahar olmaz” (Bir çiçekle bahar olmaz)

“Dost ile ye iç, alış veriş etme”

“Dost başa bakar, düşman ayağa”

“Kanı kan ile yumazlar,

Kanı su ile yuyarlar”

“De yoldaşın kimdir?

Deyim sen kimsin?”

“Bir elde iki karpuz tutılmaz”

“Bir olsun pır olsun” atasözümüz Ermeniler arasında “Bir ılı u pîr ılı”

“Deve nalbanta ters bakar” atasözü Ermenice’de “Daven nalbendin tars gaşa” şeklinde söylenmektedir.

“Her okuyan Molla Penah olamaz” veya “Ha Hasan kel, ha kel Hasan” atasözlerindeki Molla Penah ve Hasan adları Türk adlarıdır (Türkmen, 1992: 16).

Türküler

Türk türkülerinin etkileri Ermeni türkülerinde de görülmektedir.

“Gel kız Müslüman ol alayım seni

Ben dinimden dönsem el kınar beni”

Bu ve buna benzer türküler, iki toplum arasındaki ilişkiler ağının önemli ipuçlarını vermektedir. Bir türkü parçasında Ahçik, İslam eline çağrılmaktadır:

Ahçik’i yolladım Urum eline

Eser bad-saba zülfün teline

Gel seni götüreni İslam eline

Serimi sevdaya salan o Ahçik.

Vardım kiliseye baktım haçına

Mail oldum ardındaki saçına.

Burada Ahçik, yine İslam eline çağrılmakta yani Müslümanlığı kabul etmesi istenmektedir. Ama bu her zaman böyle değildir. Bir başka türküde delikanlı Ermeni olmayı, yani Ahçik’e kavuşmak için onun dinine girmeyi dahi kabul eder görünmektedir:

“Bahçelerde mor meni

Verem ettin sen beni

Ya sen İslam ol Ahçik

Ya ben olam Ermeni” (Arıkan, 2003).

Fıkra

Türk fıkraları arasında başta Nasreddin Hoca olmak üzere, pek çok fıkra tipi, Ermeniler arasında yayılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak Zaharov’un (“Molla Nasreddin Anektodları”, Ar Jeritsyan’ın (“Moll; Nasreddin Latifeleri) geçen yüzyılda basılan kitaplardır (Türkmen, 1992: 18).

Bilmece

Türk bilmeceleri, Ermeni bilmeceleri arasında yaygındır. Bilmeceye Ermenicede “Hanegul” adı verilir. Bulmaca, bilmece anlamındadır. Türk ve Ermeni bilmecelerinde eşya ve âletler, insan, hayvan ve bitkilerle ilgili tasavvurlar, aynı kalıplarla verilmiştir. Bir örnek verelim.

“Gelirim kentten, ses geldi bentten”

“ Ağzı sümükten, sakalı etten” (Horoz)

Ermenilerde:

“Gelirim bağdan

Ses verdi dağdan

Saggalı etten

Ağzı sümükten” (Horoz) (Türkmen, 1992: 18)

Âdet, Gelenek ve İnançlar

Türkler Ermeniler’i sadece Türk-İslam inançları ile değil halk inançları itibariyle de etkilediler. Türklerle Ermeniler arasında birçok ortak toplumsal davranış vardır. Çeşitli törenlerdeki pratikler ve tören sırasında söylenen türküler bunun tipik örneklerini vermektedir. Ermeni halkı, aynen Türklerde olduğu gibi düğünde, toyda, herhangi bir eğlence anında hayeranlardan okumakta ve çoğu zaman da Ermenicenin yan ısıra Türkçeyi de kullandılar (Kaşgarlı, 1986: 17-24).

Türklerdeki mevsim törenlerinin daha sonra kutsallığını kaybederek birer eğlence törenine dönüştüklerini biliyoruz. İlkbaharın gelişinin kutlandığı, Anadolu’da “çiğdem pilâvı” olarak gençler arasında bir eğlence olarak kutlanan bahar törenleri bunun örneklerinden biridir. Aynı şekilde “niyet ve dilek manileri” dediğimiz, mani çekilerek bir tür fala bakma geleneği, Hıdrellez törenlerinde sürmektedir. Bu gelenek Azerbaycan’da “vasf-ı hal” adını almakta, fal sırasında söylenen “bayatı”lar “can gülüm” nakaratı ile söylendiğinden törenin tamamına da “can gülüm” denmektedir. Azerî sahasında daha canlı olarak yaşayan bu gelenekte, genç kızlar su dolu bir kaba yüzük, taş vb. herhangi bir işareti atmakta, can gülüm okuyarak yaşlı kadın üzerini bir bezle örttüğü kaptan bunları birer birer çıkarıp aklına gelen bir bayatı söylemektedir. Böylece bayatının anlamına göre, o işaret kime aitse, bir orum yapılmaktadır. Bu gelenekler Ermeniler arasında da sürmektedir. (Bu hususta geniş bilgi için bkz. M. H. Tehmasıb, VII. Esre Geder Azerbaycan Şifahî Halg Edebiyatı, Azeri Edebiyatı Tarihi, c. 1, Bakü 1960, s. 8–11) (Türkmen, 1992: 3).

Ermenilerin Türk kültüründen etkilenmeleri konusundaki diğer bir âdet ise evlenme tören âdetlerinden biri olan “gelinlik etmek”tir. Bu, yeni gelinin belirli bir süre kayınbabası, kaynanası ve evin diğer erkek bireyleriyle konuşmaması anlamına gelir. Türklerde yaygın olan bu âdetin Ermeniler arasında da geçerli olması, ortak alışkanlıkların bir başka yönüdür (Arıkan, 2003).

Ermeni aile tipi de ataerkildir. Aile en büyük erkeğinin yönetimindedir. Aileye baba bakar, ihtiyaçlarını baba karşılar, kadının çocuğu olmazsa, kısırsa ailesine geri gönderilir. En büyük beddua “ocağın sönsün” terimidir. Kızlardan ziyade erkek çocukları makbuldür. Türk aile tipi de ataerkildir. Ailede otorite babadadır. Baba yoksa yaş sırasına göre erkek evlatlar yetkili ve sorumludurlar. Büyük kardeş baba adına söz sahibidir. Erkek evladı olmayan babasız ailelerde, amca aileye nezaret eder. Aileden gelin götürülürken erkek kardeşin, kız kardeşinin kuşağını bağlamak gibi görevleri vardır. Erkek kardeşi olmayan gelinin kuşağını amcasının oğlu bağlar. Evlilikte çocuk önemlidir. Erkek çocuk annesi olmayan, bilhassa hiç çocuğu olmayan kadınların kocalarının ikinci evlilik yapmaları doğal karşılanır. Boşama pek olmaz ancak kuma getirilir (Kalafat, 2003).

 Sonuç

Türklerle Ermeniler, benzer sosyal ve ekonomik koşullar altında yaşamışlar ve bunun doğal bir sonucu olarak ortak bir kültürün temsilcileri konumuna gelmişlerdir. Türklerle Hristiyanlar, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Anadolu’da ortak bir yaşam sürdürmüşlerdi. Kimi küçük olaylar dışında Türklerle Ermeniler arasında önemli bir çatışma olmamış ve sorun yaşanmamıştır. Çatışmalar, Ermeni sorununun ortaya çıkması ve siyasalaşmaya başlamasıyla birlikte gündeme gelmiştir.

Bilimsel çalışmalarda, çeşitli seyyahların eserlerinde ve en önemlisi, Ermeni kültür ürünlerinin içinde, Türk kültürünün açık etkisini görmek mümkündür. Türklerle Ermeniler yüzyıllarca bir arada yaşayabilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzyıllarca kimliklerini koruyan Ermeniler, bugün Batı dünyası içinde öz kimliklerini yitirme aşamasına gelmişlerdir.

Türk kültürünün kaynaklarından biri de Ermeni harfleriyle Türkçe yazılmış Ermeni kaynaklarıdır. Adını bilmediğimiz pek çok Türk şairinin şiirlerine Ermeni kaynaklarında rastlanabilmektedir. Bu kaynaklar kültürümüze kazandırılmalıdır. Türk ve Ermeni toplumunun halk kültürleri ve destan hayatları göstermektedir ki, bu iki toplum sadece birlikte yaşamış olmanın doğal etkileşimi itibariyle bazı halk kültürü değerlerini paylaşmakla kalmamış biri diğerinin kültür dairesine girmiştir.

Oğuz toplumunun sosyal yapısını Dede Korkut Destanı’nı okuyarak öğrenebiliyoruz. Sözlü tarih, dar anlamı ile kişinin hayat hikâyesini kendi ağzından dinleyip, kaydetmek demektir. Antropolojide ‘hayat hikâyesi yaklaşımı’ denen bu yöntem, 1940’lardan beri tarih, sosyoloji, antropoloji ve folklor tarafından yeni bir veri kaynağı olarak kullanılıyor. Sözlü tarih kaynaklarından toplanan veriler bize ortak bir bakış verecek, psikolojik bir gerçeği izah edecektir. Tarihçinin görmediği yerel detaylarla olaya belli ve gerçekçi bir tarih çerçevesi çizebiliriz. Halk hikâyesi, destan, ağıt, efsane vd. sosyal gerçekleri ve tarih gerçeklerini yansıtır. Sözlü tarih elbette ki tarih değildir; ama sosyal tarihçinin sözlü tarihten öğreneceği çok şey vardır. Bu nedenle sözlü kültürde yaşayan Ermeni ve Türk halk kültürü ürünleri bilimsel yöntemlerle araştırılmalıdır.

 

KAYNAKÇA

And, Metin (1969), Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ankara.

Arıkan, Zeki (2003), Türk-Ermeni Kültür İlişkileri Üzerine, http: //yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi 38/arikan htm.

Çay, A. (1983), Anadolu’da Türk Damgası, Koç Heykel Mezar Taşları ve Türklerde Koç –Koyun Meselesi Ankara.

Fırat, Mehmet Şerif (1981), Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Ankara.

Golden, P.B. (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, Ankara.

Göyünç, Nejat (2001), Turkish – Armenian Cultural Relations Armenians in the Late Ottoman Period, Ankara.

Kalafat, Yaşar (1988), Kuzey Azerbaycan –Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri, Dini Folklorik Tabakalaşma, Ankara.

……………….(1999), Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara.

……………….(2000), Güney Kafkasya, Ankara.

……………….(2003), Türk-Ermeni Kültür İlişkilerinde Mitolojik Boyut, http: //yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi 38/kalafat htm.

Kaşgarlı, M. Aktok (1986), Anadolu Ermeni Destanları –Efsane ve Masalları Kritiği, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri C.II. Ankara.

Kırzıoğlu, M.Fahrettin (1953), Kars Tarihi, İstanbul.

……………………….(1994), Albanlar Tarihi M.Ö. IV-M.S. X. Yüzyıllar Üzerine, XI. Türk Tarih Kongresine Bildirileri, Ankara.

Köprülü, M. Fuad (1989), Türk Edebiyatı’nın Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Te’sirleri, Edebiyat Araştırmaları I, Ötüken Yayınları, İstanbul.

Küçük, Abdurrahman (1997), Ermeni Kilisesi ve Türkler, Ankara.

Makas, Zeynelabidin (1987), Türkçe Yazan Ermeni Âşıkları ve Bizden Aldıkları Halk Şiiri Nev’ilerinden Numuneler, III. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri Bildirileri, Yunus Emre Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Yayınları, Eskişehir.

Sevengil, Refik Ahmet (1962), Yıllar Boyunca Halk Şiirleri, İstanbul.

………………………..(1969), Eski Türklerde Dram San’atı, Ankara.

Türkmen, Fikret (1992), Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesirleri, Akademi Kitabevi, İzmir.

…………………..(1995), Âşık Garip Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Akçağ Yayınları, Ankara.

Arsak Çobanyan’ın Les Trouve Armenicns, (1906), M. de Morgan’ın Histoire du Pcuple Armeninı Charles Donvning’in Armenien Folk Talcs and Fable, (1968), C. E Molkcnian’ın Contcs et Lcgcndes Armeniens (Paris, 1968) adlı kitapları bu tür eserlerden ilk akla gelenlerdir. Türkiye’de de bu konu ihmal edilmiş Fuad Köprülü’nün 1922’de yayınladığı “Türk Edebiyatının Ermeni Edebiyatına Tesiri” adlı incelemesi, Fikret Türkmen;Türk Halk Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesirleri, İzmir 1992, Nejat Göyünç; “Turkish – Armenian Cultural Relations” Armenians in the Late Ottoman Period, Ankara 2001,. M. Aktok Kaşgarlı “Anadolu Ermeni Destanları –Efsane ve Masalları Kritiği” III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri C.II. Ankara 1986, M.F.Kırzıoğlu Kars Tarihi, İstanbul, 1953, Milli Destanlarımızda Dede Korkut Oğuznamelerinin Tarih Belgesi Bakımından Değerleri” Belleten, Ankara 1986, C.50 S. 927 vd. dışında pek araştırma yapılmamış Batıda ise objektif kalabilen, Jean Deny-Edward Trjarsky’nin Ph. Turda Fundamenta II’de yayınladıkları ” La Litterature Armeno-Turque” adlı makalesinin dışında ciddî araştırmaya rastlanmıyor. Gregoryen ve Müslüman Türklerin halk inançları ağırlıklı olmak üzere genel dini hayatlarının karşılaştırmasını Abdurrahman Küçük yapmıştır (Türkmen, 1992: 24).

Âşık Doni, Kasapoglu, Musesoğlu, Dellek Murat, Mecnûn, Diyarbekirli Mesihi Ermeni, Şuşalı Mirza Can Bey Medetov.Sarkis Zeki Nurliyan (1843-?), Âşık Sambel, Âşık Yervand, Azaryan, Zehri, Âşıkî, Ateş, Fitrî, Çırağı, Yetim Oğlan, Âşık Cemalî, Erzurumlu Nidâyî, Keşişoğlu Mıgırdıç, Keşişoğlu Minas, Keşişoğlu Melkon, Yoncalı Keşişoğlu, Çardaklı Keşişoğlu, Keşişoğlu Davut Yeresyan (1804-1872), Keşişoğlu, Babacan, Mahcubî, Misgin Stepan.Voskanoğlu, Gavretli, Gitçi, Talaloğlu, Tittos, Zülâloğlu, Melûl, Aşık Avak, Guşan Aşot, Aşık Şerom, Âşık Heyat, Âşık Mhitaryan, Âşık Tatevo, Stepanos Yerets,Arazlı Sarkis, Sezayı (1846-1916), Gerdişî (1857-1909), Şamahılı Zerger (1824-1874), Bedel (1810-1850), Revanlı Âşık Şirin/Hovanes Karapetyan (1827-1856), Genceli Misgin Burcu (1810-1847), Serdaroğlu (1830-1896), Çerkezoğlu (1763-1845), Mayif (1825-1902), Şamahüı Turinc (1790-1875), Ezber Adam (1816-1846). Artunoğlu (1789-1869), Bünyadoğlu (1818-?), Câhiloğlan (1820-1850), Kenhâ (1820-1886), Kâmü/Bağdasar (1803-1932), Niranî (1822-?), Şükrü (?-1896), Perişan (1830-1881), Âşık Civanı (1848-1909), Âşık Seyran, Gümrülü Aşık Bave, Rumanî, Şakirî, Nicumî, Artini, Karapet Kalfayan/Lisânı, Âşıkîvan, İzanı, Emir, Zaki ve Sumbat XIX-XX. yüzyıllarda yetişen Ermeni âşıklarıdır (Makas, 1987: 254).“” bu kadar açık etkileşim olmaz bu olsa olsa çalıntı olur değil mi arkadaşlar! içlerindeki Türkler gregoryanlığa damga vurmuş eyv da başkalarıda baya esinlenmiş demiycem direk almış!

Edmondo De Amicis: Ermenilerin Türkler gibi giyinip, onlar gibi davrandıklarından ve Türklerden ayırt edilemediklerinden bahsetmektedir. artık benim diyecek bir sözüm yok :))

Ermen Boyları ve Pseudo-Ermeni Haylar (Milattan Önce Türk -Ermeni İlişkileri) / Prof. Dr. Firidun Ağasıoğlu Celilov

“””Tarih ilminde bazı halkların eski tarihine yanlış açıdan yaklaşma geleneği bugüne kadar devam etmektedir. Maalesef, Türk halklarının tarihine yanlış olarak yaklaşma metodu devam etdiği gibi Hint-Avrupa kökenli Ermeni halkının tarihi de objektif araştırma usulü ile yapılmamıştır. Türkologlar yanlış “Altay” teorisi ile Türklerin ilk ana vatanını Merkezi Asya-Güney Sibir bölgelerinde, bazı Ermenişünas alimler de yanlış “yerli Haylar” teorisi ile pseudo-Ermenilerin tarihi coğrafyasını “Büyük Armeniya” sınırları içinde aramışlardır. Tabii ki, tarihi kaynaklardaki belgeleri bir yana bırakıp, yanlış yolla gidenler Türk ve “Ermeni” ana vatanını bulamamışlardır.

Türk-Ermeni tarihi ilişkilerine aydınlık getirmek için bazı şartların yerine gelmesi gereklidir. Her iki halkın glottogenez, etnogenez ve tarihi coğrafyası, sonraki göçleri, yaşadığı bölgede bıraktığı isimler, linguistik belgeler, antropolojik tipi, arkeolojik kültürü, etnografya, mitoloji ve folkloru, komşu halklarla dil ilişkileri ve tarihi kaynaklarda onların hakkında yazılı malumatlar dikkate alınmalı, elde edilen bilgiler kompleks metotların yardımı ile tarihi-mukayeseli usulle çözülmelidir. Elbette, bir makale içinde bu kadar problemin ortaya çıkaracağı suallara cevap vermek mümkün değildir. Bunların tezler şeklinde algılanması bile hazırlığı olmayan okuyucu için yorucu olabilir. Bundan dolayı, burada yalnız bir kaç suala cevap verebilecek meseleler üzerinde durmak gerekir. İlk Türk-Ermeni alakası ne zaman ve hangi coğrafi bölgede gerçekleşmiştir? Aynı bölgede hangi halk yerli, hangisi sonradan gelmedir?

Bu sualları cevaplandırmak için önce yukarıda gösterdiğimiz yanlış teorilerin oluşturduğu kanaatten geri dönmeliyiz. Çünkü bugün “Ermeni” olarak adlandırılan Hint-Avrupa kökenli Hay halkının anavatanı Balkanlar’da olduğu gibi, Türklerin anavatanı da Altay değil, Ön Asya’dır. Doğu Akdeniz Avrupai antropoloji çizgileri ve M.Ö. VII. bin yılda Carmo, sonraki çağlarda Hasun, Halaf arkeoloji kültürünün taşıyıcıları olan proto-Türk toplumu Kür-Aras arkeoloji kültürünün oluştuğu çağlarda M.Ö. IV. binyılın ortalarında dağıldı, Dicle kıyılarından Azerbaycan üzerinden Orta Asya yönünde ilk büyük göçler başladı. Arkeolojik belgeler böyle bir göçün iki bin yıl sonra da tekrarlandığını ortaya koyar.

ProtoTürk toplumunun Ön Asya’da kalan ve doğuya giden iki büyük kola ayrılmasına sebep bir taraftan bölgede başlayan tabii kuraklık, diğer taraftan hemen aynı çağlarda Arabistan çöllerinden kalkıp Mezopotamya gelen Sami halkları idi. Samiler İslam’a kadar zaman zaman ve dalga dalga Mezopotamya’ya yerleştikçe burada sıkıştırılan Türk boyları doğu bölgelerine çekilmek zorunda kalmışlar. Eski yurtlarında kalan boylar ise buraya gelen Hint-Avrupa dilli (Hitit, Frig, Hay, Pers), Kafkas dilli (Hurri-Urartu) ve Sami dilli (Akkad, Asur, Aramey, Arap) halkların ihatesinde, onlarla yakın şartlarda, çoğu zamanlar da sıkıntı içinde yaşamışlar. Sümer, Akkad, Urartu dilli tarihi kaynaklar milattan önceki binyıllarda Mezopotamya’nın kuzey ve komşu bölgelerinde Subar, Kuman, Kumuk, Arme (Ermen), Urmu, Kaşkay, Turuk, Az (Azer), Mitan, Sangi, Barsil, Karkar, Kenger, Kimmer, Saka ve bunlar gibi onlarca Türk boyunun ayrı ayrı beylik ve derebeylik şeklinde yaşadığını, bölgede meydana gelen bazı tarihi olaylara aktif iştirak ettiğini haber verir. Paradoksal olsa da, Hayların Ön Asya’daki tarihinin en eski belgesini ortaya koyan Hurri-Urartu, Hitit, Sümer-Akkad, Yunan-Latin ve Pers kaynakları değil, “Hay dilindeki arkaik Türkçe kelimelerdir”.1 Vaktiyle, Turcica-Armenica dil problemleri çözülmesinin eski Türk tarihi için yararlı olacağı da söylenmiştir.2

Bugün Anadolu’dan Altay’a kadar uzanan bölgelerde meskunlaşan Türklerde doğuya gidildikçe Mongoloid çizgiler artmaktadır.3 Çünkü, Doğuya göçen protoTürk boyları orada mongoloid halklarla kaynayıp-karışmışlar ve yeni antropolojik çizgiler kazanmışsalar öte yandan, Türk dilini muhafaza etmiş, kendi soy-boy ve yer-yurt adlarını da yeni vatanda kullanmışlardır.4 Burası binlerce yıl Türk toplumunun ikinci anavatanına dönüşmüştür.5 Doğuya giden Türklerin bir kısmı zaman-zaman Saka, Hun, Subar (Sabir), Oğuz, Kıpçak ve başka adlarla geriye, anayurtlarına dönmüşlerdir.

Ön Asya’nın İslam öncesi etnolinguistik tarihi gösteriyor ki, Sümer, Akkad, Aramey, Hay (pseudo-Ermeni), Pers, Hurri, Urartu dilleri, Mezopotamya’ya dışardan gelmiştir. Bu dillerde konuşan boyların buraya geliş tarihleri de bellidir. Buraya dışarıdan gelen halklar sırasında Türkler yoktur, buradan gidenler (ve geri dönenler) arasında Türkler vardır. Tarihi kaynaklardaki çoğu Türk ismi, komşu halkların dilindeki Türkçe kelimeler, Türk-Hat, Türk-Sümer, Türk-Kassi, Türk-Elam, Türk-Hurri, Türk-Sami ortak söz ve ekleri, antropolojik, arkeolojik belgeler açıkça gösteriyor ki, Türk etnosunun ilk anavatanı Mezopotamya ile Orta Asya arasındaki bölgelerdir. Bu bölgelerden biri de M.Ö. bin yılda Anadolu’ya Balkanlar’dan gelen pseudo-Ermeni Haylarla yerli Türklerin karşılaştığı Güneydoğu Anadolu’daki eski Arme-Subar beylikleridir. Haylarla sonraki daha sıkı ilişkiler ise Fırat’ın yukarı havzalarında Hıristiyanlığın yayıldığı çağlarda Türk boylarından olan Ermenlerin Armini adlı bölgesinde gerçekleşmiştir. Adlarından bahsettiğimiz Haylar, onların geliş tarihi ve yolu, Arme, Subar ve Armini bölgeleri hakkındaki yorumdan önce Ermen Kavim adının linguistik gelişimine bakmak lazım gelir.

Her bir halkın kendi adı olur ve kendi toplumu içinde bu adla tanınır, bazen bu isimlendirmeyi komşu halk yapar. Aslında yabancı ad halkın haysiyetine, hayat tarzına, yaşadığı arazinin adına ve hatta giyimine göre verilir ki, bu da belirli tarihi-siyasi şartlara bağlı olarak, zaman zaman değişebilir. Ancak, halkın kendi içindeki milli soyadı bin yıllarca yaşar, çok nadir olarak bazı hallerda unutulur. Aynı dilli iki boyun birliği Saka-Kimmer, Hazar-Barsil, Mitan-Ermen, Kuman-Kıpçak gibi çift etnik isimlerle adlandırılır. Bazen de iki ayrı dilde konuşan halk birbirine karıştığında dillerden biri eriyip assimile olur, neticede iki etnik isimden biri umumi işlek ada dönüşür; ya Bulgar-Slav karışmasında olduğu gibi eriyen halkın adı (bolkar), ya Etrusk-Latın karışmasındaki gibi eriten halkın adı (latın) benimsenir. Etnik isim ilminin bu kanunları Ermeni adı için de geçerlidir. Kendi Hay adını tarih boyunca kullanan Haylar kendilerine hiç zaman Ermeni dememişlerdir.6 Bu bakımdan, asıl Türk soylu Ermenler ile Ermen bölgesine gelip meskunlaştıkları dolayısı ile komşuları için Ermenli olarak da “Ermeni” şeklinde isimlendirilen Hayları (pseudo-Ermenileri) bir birinden ayırmak gereklidir. Çünkü bu farkın farkına varılmadıkça Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihi ters yüz edilmektedir.

1. Ermeni Adının Menşei

Bu adın menşeinden bahsetmek için onun hangi tarihi çağlarda, hangi coğrafi mekanda, hangi halkın dilinde ve adında kullanıldığını araştırmak gerekir. Eğer bu adın kullanılış tarihine bakarsak, onun çok eskiden beri bulunduğunu görürüz ki; kullanılış seyrine bakarsak, onun izine Altay’dan Tuna ırmağına kadar, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar muhtelif coğrafi arazide, özellikle eski Azerbaycan’da rastlarız. Tarihin muhtelif çağlarında Mitanni Devleti’nin, Sami Aramey uruklarının, Kafkas Hurri-Urartu halklarının, Fin-Ugor dilli Macar halkının, Doğu-Cermen (Ostrogot) boyunun ve Türk, Subar, Bulgar, Mitan boylarının boydan boya veya dolayısı ile bu adla olan alakalarına ait bilgileri de eklersek ve daha sonraları Balkan Yarımadası’ndan Ermeniye ülkesine gelen Hay uruklarının da burada “Ermenileşmesini” göz önüne aldığımızda, Ermeni etnik isminin zaman ve mekan ölçülerinin çok büyük olduğunu görürüz.

Önce, Ermeni etnik ismi ile ilişkisi olan adlar gibi ilmi literatürde verilen Arman, Arme yer adları ve Aramey etnik ismi üzerinde duralım, çünkü bazı alimler “Ermeni” adının menşei hakkında konuşurken bu sözlere dayanak gösterirler.7 Arman ve Armi yer adları tarihi kaynaklarda M.Ö. III. bin yılından beri bilinmektedir. Arman yer adına Akkad kralı Naram-Suen (2236-2200) ve onun büyük babası Ulu Sargon’a ait yazıda rastlarız.8

1) SAG.GİŞ.RA Ar-ma-nimki u Eb-laki
2) Ar-ma-namki u Eb-laki

Buradaki “Arman ve Ebla” ülkelerinden birinin (Ebla) nerede yerleştiği bilinmekle birlikte, diğerinin yerine ait kesin belge yoktur, ona göre de, yeni bulunan yazılarda adı geçen Arme yer adını hemen Arman ile aynı sayan araştırıcılar vardır. Lakin bunlar aynı bölgede olsalar da, ayrı ayrı yer adlarıdır. Şöyle ki, 1974-1978’de İtalya arkeologları Haleb’in güneyinde kadim Ebla şehir devletinin arşivlerini buldular. Sümer-Akkad çivi yazısı ile şimdiye kadar bilinmeyen bir Sami dialektinde yazılmış bu tabletlerde birçok yer adı meydana çıktı ki, bunların da büyük bir kısmı o çağ için bilinen Sümer, Elam, Sami, Hurri ve Hint-Avrupa dillerinden hiçbirine ait değildir.9 Bu yer adlarından biri de tabletlerde tekrar olunan Armi adıdır:10

1) 4 GİŞşilig 1 ninda ku-li en-en Ar-miki “Armi beyinin dostları için dörd kişilik bir etmek (aş?)”

2) dra-sa-ap ar-mi ki “Armi şehrinin tanrısı Rasap”

3) Eb-laki wa Ar-miki “Ebla ve Armi”

4) 3 Ar-miki al-KU Gi-za-anki “Kizan’da olan üç Armi’li”

1) Bu Armi şehrinin Hay (pseudo-Ermeni) toplumuna ait olduğunu ileri sürenlerin iddiasını “ilimden uzak bir görüş” diye adlandıran Ön Asya ölü dilleri ve Ermeni etnogenezi uzmanı tanınmış alim İ. M. Dyakonov, “Ermeni” adı Hayların kendi içinde hiçbir zaman kullanılmamıştır, bu adı onlara başka halklar vermişler, Armanum yer adı ise armi, arami etnik isimleri ile ilgili olup, “göçebe” (nomad) anlamını bildiren Aramey boyunun adından türetilmiştir, demektedir.11 Tarihi bakımdan Hay-Armi alakasının mümkün olmadığına dair söyledikleri doğrudur, arami-Aramey alakası da çok açıktır, ancak, Arman ve Armi yer adlarını Arameylere bağlamak o kadar da inandırıcı değildir. Çünkü, ünlüsü çok olan Türkçedeki serbest değişmeden farklı, Sami dillerinde ünlüler azdır ve onların çıkartılması morfolojik güçlük taşımaktadır, burada kelimelerin sonundaki farklar da şüphe doğurmaktadır. Bu adlar arasında paralellik aramak isteyen Paul Garelli de “Remarrues sur les noms geographirues des Archives d’Ebla” adlı makalesinde aynı kuşkusunu itiraf etmiştir.12 Bundan başka, Arman yer adı Türk halklarının ad hazinesinde ve proto-Azer boyları olan bölgelerde oldukça geniş olarak yayılmıştır:

Arman (Başkurd yer adı, muassır ad)
Arman (Aşkabad yakınlarındaki eski Türkmen kalesi)
Arman (Kerkük’ten aşağıda Dicle yakasında dağ adı, M.Ö. XV-XII. asır)
Arman (Kassi devri Diala yukarısında şehir; Alman gibi de okunur)
Armuna (Urmu kuzeyinde Zengi boyunun köyü, M.Ö. VIII. asır)
Armanku (Kızıl-Üzenin yukarı akarında toponim, M.Ö. VIII. asır)
Armait (Mana’da Zivi’ye yakınlarında bulunan kale, M.Ö. VIII. asır).

Bu listeyi uzatmamız mümkündür, ancak, bunların da yeterli olduğu kanaatindeyiz. Türk boylarının dilinde Arman yer adının muhtelif bölgelere taşındığını görebiliriz. Armi adını da yalnız Arameylerle ilgilendirmek doğru değildir, çünkü Arameyler hem bu adın kullandığı tarihten bin yıl sonra buraya gelmişler hem de Arme yer adı Subar-Hurri boylarının yaşadığı bölgenin adı olarak kullanılmıştır. Yukarıda Ebla yazılarında baktığımız Armi yer adı de daha çok şehir ve ülke adı olarak verilmiştir.13

Subarların yaşadığı Arme ülkesine (bölgesine) geçmeden önce, bu yer adının şimdiki Suriye’nin kuzeyinde değil, ondan çok yukarıdaki Dicle’nin yukarı kollarından Zebene-su çayının kıyılarında yerleştiğini, Mitani Devleti’nin merkezi bölgelerinden biri olduğunu ve Armeniya yer adının onun kuzey komşuluğunda oluştuğunu dikkate alıp, Mitan boyları hakkındaki tarihi belgeleri gözden geçirelim. Çünkü hakkında konuştuğumuz “Ermeni” adı ilk kez Armini şeklinde M.Ö. VI. yüzyılda bu bölgede ortaya çıkmıştır ve bu etnik ismin şimdiye kadar ilmen belli olan en eski tarihini göstermektedir. Tarihten bilinmektedir ki, Dicle’nin yukarı kollarında Urartulardan önce görülen çok sayıda Hurri boyu Armini adı ortaya çıkana kadar buradaki Subarlarla aşağı yukarı bin yıl iç içe yaşamışlardır. Tabii ki, bu durum belirli çağlarda muhtelif dilli boyların konfederasyonu için tabii şartları oluşturmuştur.

Hurriler esasen Subar boylarından olan Mitan urukları ile kaynayıp karışmışlar, çünkü, Hurrilerin kurduğu devlet daha çok Mitani adı ile tanınmaktaydı.14 Arme bölgesinin Mitani ülkesinin ortasında olması ve Mitan boylarının yaşadığı topraklarda, göçdüğü arazilerde daima Arman, Ermen yer adlarının, Ermen etnik isminin ortaya çıkmasını da dikkate alarak, Mitan boyları hakkındaki belli belgeleri gözden geçirelim.

Habur ve Balıh15 çaylarının yukarı kıyılarında batı Hurri boylarının kurduğu devletin (M.Ö. XVI-XIII) merkezi şehri Vaşşukanni idi ve bütün ülke Samice Hanigalbat, Mısır yazısında ise Naharain-“İkiçay ülkesi” olarak adlandırılıyordu. Ancak, Hurrilerin doğu boylarından bazı halklar Dicle’nin orta kısımlarına, onun sol yakalarında şimdiki Kerkük bölgesine de gelip çıkmıştı. Bu sebeple, Hurri izleri batıda Filistin’e kadar gitmektedir, doğuda da Güney Azerbaycan’ın güneybatı sınırlarına kadar kendini gösterir. Elbette, Büyük Kafkas dağı eteklerinden Ön Asya’ya inen Hurriler böyle geniş, kendisi de birbirinden uzak bölgelerde söz sahibi olmak için Asur tepkisi altında ezilen yerli Subar boylarının yardımıyla, onların kuvvetinden istifade ediyorlardı. Bu sebeptendir ki, kaynaklarda Hurri şahıs adları sırasında hatırlanan ve ilmi literatürde Hurri adı gibi verilen Arijen (Arjan adı altay Türklerinde yaygındır) adıyla, Daşuk, Kaltuk, Siluk, Dada, İkita, Umbin-Api, Puta gibi eski Türk adları Subar-Mitan isimleri ile ilgilidir.

Hurri-Mitan devleti dağıldıktan sonra Mitanlar muhtelif bölgelerde ayrı ayrı derebeylikler şeklinde yaşayan başka Subar boyları gibi zaman zaman bu veya diğer devletin yönetimi altına girdiler ve bir kısmı İç Anadolu’ya, bir kısmı da Azerbaycan üzerinden Orta Asya taraflarına göçtü, çünkü, sonraki tarihlerde Mitan boy adı aynı arazilerde bulunmaktadır.16 Harezm-Mitan ilişkileri üzerinde araştırmalar yapan L. S. Tolstova Karakalpak-Müyten boyunun atası Tamin Bey’in Kaptav (Kafkas) civarına seferi ile ilgili efsaneyi derlemiş, Orta Asya’da ve özellikle Buhara bölgesinde Mitan boyları ile alakası olan birçok yer adının varlığını ve Mada-Mitan gibi yer adlarının X-XIII. asır kaynaklarında kullanıldığını göstermiş, bu boyların İran dilli olduğunu söyleyenlere karşı çıkmıştır. 17

Mitan boylarının Anadolu ve Azerbaycan bölgelerinde yaşaması hususunda Herodot ve Strabon yeterli bilgiler verir ve bu bilgiler en az beş asırlık (M.Ö. V-M.S. I) bir devri kapsamaktadır. Tarihi Azerbaycan arazisinde Dicle’nin iki sol kolu olan “Büyük ve Küçük Zap çaylarının Matien ülkesinden aktığını” yazan Herodot Matien boylarının İç Anadolu’da ve Urmu gölü havzasında yaşadıklarını kaydeder:

“Yunanlılar Kapadokyalılara Suriyalı derler. Bu Suriyeliler Pers egemenliğine kadar Medlere tâbi idi, daha sonra Kuruş’a (tabi oldular). Med ve Lidya toprakları arasında sınır, aslında Halis çayıdır ki, bu da Armen dağlarından başlayıb Kilikya’dan geçerek, sağında Matien, solunda Frig ülkelerini bırakıp sonra kuzeye dönerek Kapadokyalı Suriyeliler ile sol yakasındaki Paflagonyalılar arasında tabii sınırı çizmektedir” (I.72); “Kuruş Babil üzerine sefer yaptığında Gind (Diala) çayına ulaşır. Kaynağını dağlık yer olan Matien ülkesinden alan bu çay Dardanların toprağından geçib Dicle çayına dökülür” (I.189); “Kuruşun 360 kanala ayırdığı Gind çayı gibi Araz (Kızıl-üzen-F.A.) çayının kaynağı da Matien dağlarıdır” (I. 202); “Matien, Saspir ve Alarodilere 200 talant vergi konulmuştu. Bu 18. daire idi” (III.94); “Kilikya’dan18 sonra Armeni arazisi gelir, zengin örüşleri var; Armenilerden sonra Matienlerin bölgesi yer alır. Sonra Kissilerin ülkesi ve burada Hoasp çayı kıyısında büyük kralın oturduğu ve hazinesinin bulunduğu Sus şehri bulunur” (V.49).

Kızıl-üzeni Aras diye isimlendiren Herodot’a itiraz eden Strabon (XI.14.13) bizi ilgilendiren Matien, Armeni, Med (mada) boylarının adından oluşmuş isimler hakkında şunları yazar:

“Ksenoghoy’in dediğine göre, Artaksers zamanında öyle kuraklık oldu ki, çaylar, göller ve çeşmeler kurudu, onun kendisi denizden uzak birçok yerde -Armeniya, Matien ve Frikiya’da- balık kulağı şeklinde taşlar görmüş” (I.1.4); “Med eyaleti Matien…” (II.1.14); “Aynı şey Med’de Matien bölgesinde ve Armeniya’da Sakasena ve Araksena bölgelerinde de mevcuttur” (XI.7.2); “Girkanların öbür tarafında derbikler yaşarlar, Kadusiler ise Parahoafr dağının eteğinde Med ve Matienler ile komşudur” (XI.7.8); “Bu ülke (Atropatena – F.A.) Armeniya ve Matiandan doğuda, Büyük Med’den batıda ve her iki ülkeden kuzeyde bulunur; güneyden Girkan denizinin aşağı çıkıntısına ve Matian’a yakındır” (XI. 13. 2); “Sonra derler ki, önceleri küçük ülke olan Armeniya Artaksiy ve Zariadr’ın yaptığı savaşlar sonucunda genişledi” (XI. 14.5); “Armeniya’da büyük göller var. Biri Mantiana olarak adlanır ve tercümede gök (reng) manasındadır. Bu gölün Meotid’den sonra en büyük tuzlu göl olduğunu; Atropati’ya kadar uzandığını ifade ederler.” (XI.14.8).

Mitan (Matian, Matien, Moytan, Müyten) boyları hakkında bahsedilenlerden şu neticeyi elde etmek mümkündür, onlar M.Ö. II. binyılın ortalarında Mezopotamya’nın kuzeybatısında Kafkas dilli Hurrilerin devlet kurmasına yardım etmiş ve bu devlet Mitani adını taşımıştır. Bu devletin etnik temeli olan Subar (Mitan)-Hurri boyları kuzeybatı Suriye’den başlayıp doğuda Dicle kıyılarına kadar (Kerkük bölgesi) muhtelif bölgelerde meskunlaşmışlar; Mitan-Ermen boyları da Saka-Kimmer, Barsil-Hazar, Kuman-Kıpçak boyları gibi aynı halkın kendi içindeki bir boyudur. Milattan önceki tarihi belgelerde daima birbirine komşu arazide kaydedilmişlerdir; Mitan Devleti dağıldıktan sonra zaman zaman onların bir kısmı Küçük Asya’ya, bir kısmı da Azerbaycan ve Orta Asya’ya göçmüşler; Artık Herodot’un devrinde (M.Ö. V. asır) Mitan-Ermen boyları İç ve Doğu Anadolu’da, Urmu gölünün dört tarafını ihata eden havzada görülür, Strabon’un zamanında (M.Ö. I-M.S. I. asırlar) Armeniya’nın doğusunda ve Atropaten’in batısındaki Matien bölgesi Mada (Med) ülkesinin eyaleti olarak adlanmaktadır; sonraki binyıllarda Mitan boyları Türk halklarının (Özbek, Karakalpak, Başkurt gibi) bir boyu olarak hatırlanır, Ermin boy adı ise bugün de Başkurtlar içinde yaşamaktadır.

Subar (Mitan) boylarından bir uruk adı olan Ermen etnik ismi bir tek eski Anadolu ve Azerbaycan’da değil, Orta Asya ve hatta Baykal gölünün arkasındaki “Erman dağları”na kadar yayılmıştır. Ermen tayfalarından Güney Azerbaycan üzerinden Sibirya yönüne gidenler olduğu gibi, Azerbaycan’ın kuzeyinden Kafkas dağlarının öbür tarafına geçenler de olmuştur. Azerbaycan’dan kuzeye Dar-Yol, Demir-Kapı geçit yolları böyle belgelerin izini Osetiya’da Erman toponiminde ve Samur çayının deltasında Armen-kala adlı tarihi küçük bir kalenin adında saklar. Şimdiki Ermenistan’da (Vedide) eski Yarmik Azeri köyü Yermi//Ermi boyunun adını bildirdiği gibi, Ermin adlı Başkurt boyu da eski Ermen etnik ismini yaşatır. Azak kıyısındaki, şimdiki Bulgaristan’a gidip devlet kuran Tuna Bulgarlarının da bir kolu Ermi olarak adlanmaktaydı ve oradaki Ermenli Türk köyünün adı 1934’e kadar kaldı, sonra Drakaş-voyvoda olarak değiştirildi.

Tarihten bilinmektedir ki, Güney Rusya çöllerine M.Ö. VIII. asırdan Saka boyları ile başlayıp, M.S. XII. asra kadar devam eden Hun, Bulgar, Subar, Avar, Göger, Hazar-Barsil, Peçenek ve Kuman-Kıpçak boylarının göçü ve burada zaman zaman kurulan devletlerin tarihi aşağı yukarı 2 bin yıllık bir devri ihate etmektedir. Tuna Bulgarlarında olduğu gibi, Saka boyları içinde de Armini etnik ismine rastlamak mümkündür. Buradaki Saka elbeyi Skilur öldükten sonra Olviya şehri civarında “oturmuş Armeni” boyundan olan savaşçılar bu şehrin yardımına gelir. “Armeni okçuları” ifadesi burada bulunan yazıda da kalmıştır. 19 Burada milattan sonraki ilk yıllarda doğu German (Ostrogot) boylarından Herusk halkının lideri Arminiy olarak isimlendirilirdi, 375’te Hunlar tarafından öldürülen Erman-Arikh de doğu Got boyunun lideri idi. Göründüğü gibi, Karadeniz’in yukarı kıyılarında Türk ve Doğu German boyları içinde Armeni (Erman//Ermi//Ermen) adlı etnik isimlerin izi vardır. Umumiyetle, German-Saka ilişkisi Doğu Avrupa’da German-Hun çağından hayli önceleri olmuş ve bu halklar Kırım tarafında bir asır komşu olarak iç içe yaşamışlardır. Bunun için de, bazı söz ve morfemlerin German ve Türk dillerinde aynı formada kullanılması ve aynı gramatik manayı taşıması garip görünmemelidir. Her iki dilde kullanılan-man eki de böyle morfemlerdendir.

Türk dillerinde bu morfemle durum bildiren sıfatlar (kocaman, azman, şişman) türetildiği gibi, etnik isimler de (Kuman, Karaman, Türkmen) türetilir. Terkibinde-man eki olan tirmen etnik isminden bahseden Bizanslı Stephanos (V. asır) tirmenlerin Saka (Skit) boylarından olduğunu ve bu adın “kovulmuş” manasına geldiğini yazar.20 Gerçekten de Türkçe it-(itmek, itelemek) fiilinden türeyen itir-(dışarı çıkarmak, iteklemek) sözü-men ekiyle birleşince “kovulmuş” anlamına gelen itirmen > tirmen etnik ismi türetir.

Böylece, Hazar etrafında dolaşan ister Saka, Subar, Bulgar, isterse de Azer//Hazar veya Türkmen boyları içinde Arman, Karaman, Ermen, Tirmen, Türkmen tipli etnik isimlerin yapılmasına imkanı olan dil zemini vardır. Ulus isimlerinin teşkilinde görev alan -men eki zaman geçtikçe ben karşılığındaki anlamın kökü olur, artık Kazaklarda soyadı Türkpen modeli ile oluşan etnik isim Türkmen modelinden ayrılmaz. Proto-Türk çağında men karşılığının da me+n modeli ile kalıplaştığını da dikkate almalıyız. Hakkında konuştuğumuz Ermen adı da ar//er/ (kişi) kelimesinden-man (men-meyen-min) sözü ile kurulmuş ve bugün de Ermin şeklinde Başkurt-Türk ilinde kullanılmaktadır.21

Buraya kadar bahsedilenlerden Ermen adının kadim çağlarda Türk dili modeli ile Türk boylarının adı olarak kullanıldığını, Anadolu’dan Baykal gölüne kadar, Urmu gölünden Azak denizine kadar muhtelif bölgelerde Türk toplumu içinde göründüğünü ortaya koyar. Yukarıda yarım bıraktığımız Arme bölgesi ve onun kuzey-batı komşuluğunda kurulan Armini ülkesi üzerine dönelim. Mitan devleti dağıldıktan sonra Mezopotamya’nın kuzey bölgelerinde ortaya çıkan ayrı ayrı derebeyliklerden biri de Arme bölgesi idi.

M.Ö. II-I. binyılın birleştiğinde yukarı Mezopotamya arazilerine Aramey boylarının akını başlar ve şimdiki Suriye’nin kuzey bölgelerinde yerleşen bu boylarla ilgili Asur kaynaklarında KURAreme, matArame, KURAramu gibi yer adları ve Aramaia axlamaia gibi etnik isim olarak kullanılan kelimelere dönüşür.22

Bu adların Sami dilli Arameylere ait olması şüphesizdir, fakat, bütün bu adlar o çağlarda Kaşiyar dağlarının eteklerine kadar yayılsa da, Diyarbakır sınırına kadar gelmemektedir. Bizi ilgilendiren Arme bölgesi ise Diyarbakır’dan kuzeyde, Murad-suyun güneyinde ve Subar beyliğinin batısında bulunuyordu. Burada Arameyler değil, Mitani Devri’nden kalma Subar-Hurri boyları yaşıyordu, ülke de onların Armi etnik ismi ile Urartu yazılarında Arme, Asur metinlerinde ise Arime şeklinde geçiyordu ve muhtemelen, hala Arameylerden binyıl önce Ebla kayıtları bu Arme ülkesinden bahsetmiştir. Daha sonra Tuna Bulgarları içinde gördüğümüz aynı Armi (Ermi) boy adının ve Azak denizi-Sibirya-Azerbaycan üçgeni dahilinde gözden geçirdiğimiz onlarca diğer etnik isim ve yer adlarının Sami-Aramey boylarıyla kesinlikle ilgisi bulunmamaktadır. Şunu da söylemek gerekir ki, aynı çağlarda Urartu kral sülalesinde rastladığımız Erimen adının da Aramey boyu ile alakası yoktur. Arme ülkesinde akan Zebene-su çayının eski adı çivi yazısında Subna(t) idi ve her iki şeklin mukayesesi “kutsal su” anlamında *Sub-Ana ön şeklini ortaya çıkarır, sonraki pseudo-Ermeni yazıları bu bölgede Türk (Tork) isimli tapınağın olduğu hakkında da bilgi verir.23

Zaman zaman Asur-Urartu hücumlarına maruz kalan Arme bölgesi zayıf olduğu için tedricen Asurlara tabi eyalete çevrildi. Lakin onların doğu sınırında küçük Subar beyliği M.Ö. 673’e kadar bağımsızlığını korumuştu. Aynı tarihte Asurlar tarafından darmadağın edilen Subar beyliğinin yerinde Asurların iki beyliği kuruldu ve Arme bölgesi de batı eyaletinin yönetimine dahil oldu. Her iki eyalet tahminen şimdiki Muş-Bitlis-Diyarbakır-Hazar gölü arasındaki arazide bulunmaktaydı ve o çağlarda burada esasen Urmu (Urume), Subar, Armi boyları yaşıyordu, Armilerden yukarıda Bingöl tarafında Kaşkaylar vardı. Bu Türk toplumu içinde Mitan Devleti çağından Hurri boyları da kalmıştı. Asur Devleti dağılana kadar yarım asır süresinde bu eyalette bazı tarihi olaylar yaşandı.

Kuzeydoğudan gelen Saka-Kimmer boyları Urartu Devleti’ni Van kıyılarına sıkıştırıp zayıflatmıştı, Asur Devleti’ni de Mana sınırlarında baskı altında tutuyordu. Bu durumda Saka Beyi Partatu ile müttefik olmaya nail olan Asurlar, Asur Devleti’nin dağılma müddetini uzatabildiler ve kazanılmış zamandan istifade etmeye çalıştılar. Şöyle ki, arka arkaya Mana ve Mada arazilerinden çıkan Asurlar dağıttıkları Subar ülkesini kuvvetlendirmek için Arme bölgesini de buraya katıp iki büyük eyalet kurdular, ahalinin etnik terkibini değiştirme siyaseti güdülüp, Kuzeybatı Suriye ve Güney Frigya bölgelerinden tutup getirdikleri Aramey, Muşk vb. boyları buraya yerleştirdiler. Bu esirlerin içinde Hay uruğu da olabilirdi, çünkü sonraki Hay (pseudo-Ermeni) folklorunda Armi-Subar bölgelerinde iskan olaylarının izleri görülür. Buradan kuzeye çekilen Subar, Mitan-Armi, Urmu tayfaları ise soydaşları Saka-Kimmerlerle birleşip yeni bir kuvvet oldular ve Fırat çayının yukarı bölgesinde önceleri Urartu eyaleti olan arazide VII. asrın sonunda yeni Ermen (tarihi Küçük Arminya) bölgesi kuruldu. Bu bölgenin savaşçıları Asur egemenliğine karşı 615’te başlayan büyük savaşta Mada ordusuyla birleşti ve Mada kralı Keyek Asur devletini dağıttıktan sonra Ermen bölgesini müttefik ülke gibi nispeten müstakil beylik statüsünde Mada vilayetine çevirdi ve Türklerin Saka boyundan Parur beyi buraya hükümdar tayin etdi. Böylece, ilk “Ermen devleti “M.Ö. 612’de ahalisi esasen Türk (Subar, Armi-Mitan, Urmu, Saka-Kimmer, Kaşkay) ve Hurri-Urartu uruklarından ibaret olan bu Mada eyaletinde kuruldu. “İlk Ermen kralı Saka oğlu Parur oldu”.24 Bu dönemde Ermen ülkesinde Haylar (pseudo-Ermeniler) yoktu. Onlar Hıristiyanlığın yayıldığı çağlarda Suriye ve eski Arme-Subar topraklarından bu bölgeye girmişlerdir.

Buradaki Ermen ülkesinin adı yukarıda gözden keçirdiğimiz diğer etnik isimler gibi er+men modeli ile türetilmiştir, fakat, burada Subarların Mitan-Armi boylarının da olduğuna dikkat edersek, aynı etnik ismin Urartu dili vasıtasıyla türetilmesi de mümkündür. Çünkü, Türk lehçelerinde olduğu gibi, Urartu dilinde de Armi yer adından Armini (Armili) etnik ismi türetilebilinir. Şöyle ki, Urartular da hiç zaman kendilerine Urartu dememişler ve Van Gölü’nün eski adı Bia kelimesinden türeyen kendi biaine (Bia-ine) etnik ismini ve ülkenin adını Biaine (Urartu) şeklinde kullanmışlardır. Ancak, Hurri-Urartu dillerinde etnik isimler daha çok-na//-ne ekiyle ile değil, -ğe eki ile yapılır. Her iki halde de Subar boylarından olan Mitan-Armilerin adı ile ilgili türetilmiş Armini adının Haylarla alakası yoktur. Burada akademik İ. İ. Meşaninov’un Erimen terimi hakkında dediği fikri bir daha hatırlar isek: “Bu terim ilmin muayyen etdiği Ermeni (Hay) istilasından çok evvel yerli zeminde kullanılmıştır”.25

Buraya kadar bahsedilenlere bunu da ilave edelim ki, I Dara’nın Büsütun kayasına yazdırdığı üç dilli yazıda Arminiye ve Urartu ülke adları eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Aynı yazıda Babil’de isyana liderlik eden Ermeni’nin adı da Araka//Uraka şeklinde verilmiştir, bu da 1640’ta gelip Kumuk bölgelerine yerleşen Nogay hanı Uraka ile adaştır.26 Nihayet, bugün de Mitan ve Ermen (Ermin) boylarının Türk halkları içinde olması hususu kadim Ermen boyunun menşeini açıkça göstermektedir. Büsutun yazıtında isyancı Armini Araka şeklinde adlandırılıyorsa, Dara Armini ülkesine Pers Vaumisle Dadarşiş adlı bir Armini gönderiyorsa, onun mirzası ülkenin adını Elam, Pers dilinde Armini, Akkad dilinde Uraştu (Urartu) şeklinde yazıyorsa ve bu gelenek asırlar boyu devam ediyorsa, Nizami Gencevi Mehinbanu’nun dili ile yaylağı Ermen dağları olan Şirine “biz Efrasiyab soyundanık” diyorsa, Şirin de Hüsrev’e kendisini “bir Türk kızı” olarak tanıtıyorsa, bugün Ermin adını Başkurt boyu taşıyorsa, bütün bu adlar pseudo-Ermeni Haylara değil, Subar, Saka, Başkurd, Azer ve diğer Türk boyları içinde görülen Ermen Türklerine aittir.

Murad suyunun kıyıları ile Van Gölü’nün kuzeybatı tarafında bulunan Ermen bölgesi Mada devletinden sonra Pers (Ahameni) Devleti’nin eyaletine, sonra Makedonya-Selevki, sonra şimdiki Türkmenistan’dan gelen Arsaklar, sonra Rum-Bizans ve İran (Sasani), sonra Hilafet, daha sonra Selçuk ve XX. asrın başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun, sonra da bugüne kadar Türkiye Devleti’nin arazisi olmuştur. Adı geçen devlet ve imparator hükümdarları buraya tayin ettikleri valilere bazen komşu bölge ve ülkelerin de idareciliğini veriyordu. Bu da muayyen çağlarda Ermen ülkesinin etnik bakımdan değil, siyasi-idari arazi bakımından geniş arazileri ihtiva eden ülke (canişinlik) statüsü ile tanınmasına sebep oluyordu. “Büyük Ermeniye” ifadesi de böyle ortaya çıkmıştır.

2. Hayların Menşei

Asıl soy adları olan Hay etnik ismi bugünkü Ermenilerin kendi içinde yaşadığı halde, Gürcüler onlara Somex demektedirler, başkaları gibi biz de Ermeni deriz. Ancak Ermeni etnik ismi ilk dönemlerde bugünkü Haylara değil, tamamıyla başka dile ve medeniyete mensup Subar Türklerinin Ermen adlı boylarına ait olmuştur. Haylar ise Ermeniye ülkesine geldikten sonra, Hıristiyanlığı kabul ettiği çağlarda çevre bölgelere yayıldıkça bu yeni adla isimlendirilmişlerdir. Çünkü, bazı komşu halklar, tabii olarak onları artık Ermeniye ahalisi (Ermeni) olarak tanımışlardır. Haylar da aynı Ermen boylarının adını benimsedikleri gibi, alfabe düzenleyip kendi tarihlerini yazdıklarında artık Ermenlerin kadim tarihini de kendi tarihleri gibi göstermişlerdir. Ona göre de, Ermeni ve Hay adının menşeinden bahsederken gerekli şartlardan biri sonraki pseudo-Ermeniler (Haylar) ile asıl kadim Ermenlerin ayırt edilebilmesidir.

Kendilerine Hay diyen halkın (pseudo-Ermenilerin) etnogenezi mürekkep bir problem olarak birçok ilmi araştırma ve ilmi toplantıların konusu olmuş, fakat, Hay tarihçi ve alimlerinin V. asırdan beri ters yüz edildikleri tarihin hâlâ kesin delillere rağmen ucu bulunamamıştır. Ciddi söz sahibi olan alimler Hay-Ermeni tarihini kadim Ermeni halkının tarihinden ayırır, Hay tarihçilerinin uydurmalarına inanan alimler ise bu iki muhtelif halkın tarihini birbiriyle karıştırmakta ve hatta tekleştirmektedir. Kadim Ermeni halkı hakkında daha önceki satırlarda bilgi verilmişti, buradaki konumuz Hay boylarının menşei hakkındadır. Herhangi bir halkın menşeini tespit etmek için etnogeneoloji ilminin kanunları, ilk etapta, halkın fizyolojik tipi, tarihi coğrafyası, dili, taşıdığı kültür ve medeniyet dikkate alınmalıdır, çıkarılan netice tarihi belgelerle tespit olunmalıdır.

Hayların menşei hakkındaki fikirleri iki esas gruba ayırmak gereklidir. Bunlardan biri Hayların Anadolu’da yerli halk olması fikri üzerinde kurulan muhtelif faraziyeleri, diğeri ise Hayların buraya gelmesi fikrini ihtiva etmektedir. Birinci fikri savunanlar üç farklı konuyu söylerler:

1) Haylar dünyanın en kadim halklarındandır, onlar Nuh’un Ağrı dağı (Ararat) eteklerine yayılmış torunlarından Haykın neslidir; 2) Bugünkü Haylar eski Hurri-Urartulardır; 3) Haylar Hint-Avrupa dilli halklarla aynı menşelidir, lakin onların ana yurdu Avrupa değil, Ön Asya’dır.

Öncelikle, Hayları yerli halk olarak düşünen birinci grup alimlerin fikri üzerine şunları söyleyebiliriz. Çünkü bu gruba dahil olan bazı Hay alimleri ve onlara yol gösteren harici meslektaşları nerede bir eski “Ermeni” adına benzeyen kelime görürlerse, Hayların tarihini orayla ilgilendirmek isterler ve bu “Ermeni”nin, o tarihi Ermeni olmadığının farkında değillerdir.

Öncelikle, Haylar kadim halk olamazlar, çünkü ilmen IV-V. asırdan önce bir tane Hay kelimesi bilinmemektedir. İkincisi, Sümerlerin “Gılgamış” destanından Kutsal kitaplara geçen Nuh tufanı efsanesi İncil’in Yunan dilinden Hayca tercümesinde değiştirilmiş, Hayların ulu babası Haykın adı buraya eklenmiştir, çünkü ne Yahudi ne de Yunan dilindeki İncil’de Hayk adı yoktur, Hay sözü ise hiç yoktur, burada Ararat gibi okunan “RRT” ise aslında Urartu adının Samice yazılışıdır. Üçüncüsü, kadim Hurri-Urartu halkları Hay olamaz, çünkü onlar Kafkas dilli, Haylar ise Hint-Avrupa dilli halktır.

Dördüncüsü de, bütün Hint-Avrupa menşeli halkların ilkin ana yurdu Avrupa’da olduğu halde, Hayların ana yurdunun Ön Asya’da olması fikri gayrı ciddidir.

Ermen ülkesine Hayların ana vatanı demek yanlıştır; Hayları Hurri-Urartu değil, onların medeniyetini benimseyen, Hurri-Urartu ahalisinden yalnız küçük bir kısmını asimile eden halk farz edebiliriz; Nuh efsanesinin Hay versiyonunda “Yafet /E Kimmer /E Tiras /E Torkom /E Hayk” olarak sıralanan soy şeceresinin27 yerli boyların mitlerine dayandığını görebiliriz. Böyle ki, Haykın Saka boyları Kimmer, Tiras ve Hazar Hakanı Yusuf mektubundakı Hazar isminin Tokarma (Torkom) boylarından sonra verilmesi açıkça gösterir ki, Haykın soyundan türeyen Haylardan evvel Ermen ülkesinde adı geçen Türk boyları yaşamışlardır.

Hayları Ermen ülkesine dışarıdan gelmiş halk sayan alimler daha çok olduğundan göçün yolu ve geliş tarihi hakkındaki versiyonlar da muhteliftir. Burada aynı fikirler üzerinde teferruatlı bir şekilde durma imkanımız bulunmamaktadır, yalnız yeri geldikçe onlara değineceğiz. Hayların etnogenezi meselesi tamamen aynı göçün tarihi ve coğrafyası ile ilgili olsa da, önce bu meselelere aydınlık getirebilen antropolojik tip ve dil hakkında bazı bilgileri hatırlamak gereklidir.

Kabarık burun kemiği, uzun çene ve arkadan düz kafatası (yastıbaş) fiziki görkemi ile Kafkas ve Anadolu ahalisinden ayrılan Haylar, hatta Avrupai soydaşları içinde de ayrıca “Armenoid” kolunu teşkil eder ki, bu da onların karışık etnos olduğunu ortaya koyar.28 Dara’nın, Sus’taki heykelini muhtelif halkları temsil eden resimler ve her şeklin de üstünde milletin yazılı adı vardır. Bunların arasındakı Armini resmi “Armenoid” bulunmamaktadır, oradaki resim diğer Saka tiplerine aittir.29 Bugün ise Armenoid tip Balkan Yarımadası’nın batısında ve şimdiki Ermenistan’da yaygındır.30

Kesinlikle, Armenoid Haylar fizyolojik tipine göre Ermeni ülkesinde yerli halk değil, yerli eski Ermeni ahalisi de Armenoid değildir. Hayların dili de akrabalık yönünden Hint-Avrupa dilleri ile akrabadır ve yakınlık derecesine göre aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Hay ‘ Yunan ‘ Balto-Slav ‘ Hind-İran

Bu sıralanma tarihçi Y. A. Manandya’nın ileri sürdüğü bu fikrin de doğruluğunu gösterir ki, proto-Haylar Balkan Yarımadası’nda İlliriyalılar ile Makedonyalılar arasındaki bölgede yaşamışlardır. Aynı alim, M.Ö. XIII-XII. asırlarda Küçük Asya’ya inen “Ermeniler” (Haylar) M.Ö. VI. asırda Fırat çayının yukarı bölümlerindeki Ermeni ülkesine geldikleri zaman adları Bisütun yazıtında yazılmıştır, demektedir. İ. M. Dyakonov ise bu tarihi VI. asırdan XII-X. asırlara kadar eskiye götürür, çünkü o çağda Asur yazılarında adı geçen muşk uruklarını Hay farz eder.31 Geliş tarihi ile ilişkili meseleleri eleştirmeden Hay dilinin tabiatına bakalım.

Proto-Haylar Subar-Armi bölgelerine, daha sonralar ise Ermeni ülkesine geldiklerinde onların dili Hurri-Urartu ve Türk dili unsurları ile zenginleşti, fakat bu dil tek başına Hint-Avrupa özelliklerini koruyabildi, sonraları ise Hilafet devrinde Azer bölgelerine yakınlaştıkça Azer dilinin tesiri altında kalıp önceki özelliklerini kaybetti. Böyle ki, Grabar (yazılı Hay dili) olarak adlandırılan eski dil yazı ve kilise dili gibi bir müddet devam etse de, Hayların konuşma dili olan yeni Aşharabar artık Hilafet çağından Hay halkı arasında sürekli kullanılıyordu. Grabar’ın sintaksisi şimdiki Fransız ve Rus dillerinin sintaktik kuruluşuna uygun olsa da, artık Aşharabar’da Azer dilinin sintaksı, uzlaşma ve alıntı kelimelerin tesiri altında kalmış yeni Hay-Ermeni dili önceki tipinden uzaklaşarak, aşağıdaki gibi farklılaştı:

İşit nasihatini atanın senin > senin atanın nasihatini işit
ev Petrosun > Petrosun evi
iki evler > iki ev
adam bu > bu adam

Lakin Hay dili Hint-Avrupa dillerinden ne kadar uzaklaşsa da, bütün bu zenginleşme ve değişmelere rağmen, yine de dilcilik ilmi dahili ve harici etkileri, birçok Hint-Avrupa kelime köklerini ve eklerini muhafaza eden, “Satem” grubuna ait bu dili Hint-Avrupa dilleri ailesinden ayrılmış olarak kabul etmez. Hay dili akrabalık bakımından öncelikle Yunan diline, sonra Slav, daha sonra İran dillerine yakındır. Bu ilmi görüş Hayların Ermen (Armina) ülkesine dışarıdan göç yoluyla gelmiş halk olduğu gerçeğini ortaya koyar. Hem antropoloji hem de dilcilik ilmi tarihi Ermen ülkesinde Hay etnosunun yerli halk olmadığını tespit etmektedir. Göçün yönü ve tarihi hakkında söylenen fikirlerin en eskisi Herodot’a aittir. M.Ö. V. asırda yazılmış bu malumatta:

“Makedonyalıların sözüne göre, Phrigler Avrupa’da onlarla komşu olarak yaşadıklarında Brig adını taşıyorlardı, Asya’ya göçtükten sonra yurtları ile birlikde Firik (Frik) olarak adlandırıldılar. Firik kolonisinden göç etmiş Armeniler de Firikler gibi silahlanmıştı, her ikisinin üzerinde Dara’nın kızı ile evlenmiş Artohm lider idi” (VII.73).

Bugün akrabalık bakımından Hayların Avrupa menşeli olduğunu gösteren dilcilik ilminin geldiği netice Herodot’un verdiği bilgileri ispat eder. Eğer bu tarihçinin adını verdiği Ermeniler Subar soylu Ermeniler değil, Pseudo Ermeniler ise, o zaman onun kelimelerinden, Ermenilerin (Haylar) Balkanlar’dan Anadolu’ya birlikte geçtikleri Firiklerin kolonisi olduğunu göstermektedir, daha sonra buradan Ermen ülkesine göçseler de, Firiklerin kolonisi olduğu çağlardaki silahlanma geleneğini hala kaybetmemişlerdir. Görülüyor ki, Dara’nın Saka üzerine yürüttüğü büyük orduda bir liderin rehberliği altında aynı askeri birlikte temsil edilmeleri de Firik-Hay ilişkisi veya arazi yakınlığı ile bağlantılıdır.

Anadolu’ya Firiklerin gelmesini XII-VIII. asırlar arasında muhtelif yıllara ait tartışmalara girmeden önce, Anadolu’ya gelen Firiklerin, VIII. asırda Halis (Kızıl-ırmak) çayının orta kısımlarında devlet kurduklarını söylemeliyiz. Bir asır sonra ise burada kurulan büyük Lidya Devleti’nin terkibine dahil olmuşlardır. Görülüyor ki, aynı çağlarda Hay boyları Firikya’nın merkezi Gordion (muassır Yassıhöyük) şehrinin güney tarafından, şimdiki Haymana bölgesinden Malatya ve Kuzeybatı Suriye topraklarına göçmüşler, çünkü Herodot Ermenileri (Hayları) Firikya’dan çıkmış halk gibi göstermektedir. Her halde, Hayların Ermen ülkesine gelene kadar aynı arazilerde ve sonraları Arme bölgesinde meskunlaşması Hay tarihçilerinin kendi kayıtları ve Hay dilindeki Aramey, Hurri-Urartu dillerine ait alıntı kelimelerde de görülmektedir.

Hayların göç yolunu Balkan Yarımadası / Firikya / Malatya // Kuzey Suriye / Arme / Arminiya istikametinde olduğunu kadim tarihçilerin sözleri doğrultusunda belirtmemiz mümkündür, ancak, bu göç yolunun tarihini kesin tespiti zordur. Tahmini tarihçilere veri olabilecek, aynı göç çağlarında Hayların kendi dillerine ait hiçbir kelime işaret bulunmamaktadır. Bu sebeple, Hayların Firiklerle Anadolu’ya XII. asırda geçmesi o kadar da inandırıcı değil. Şöyle ki, Firiklerin Avrupa’dan Asya’ya geçmesi proto-Hayların en yakın akrabası olan Yunan ahalisinin içinden çıkmış tarihçilere göre, Turova muharebesinden sonraki çağlarda ortaya çıkmıştır. Yunan tayfalarının kendiyeri de Anadolu’nun batı sahillerine VIII. asırdan sonra gelip meskunlaşmağa başlamıştı.

Bazı araştırıcılar proto-Hayların Muşk boylarından olduğuna inandıkları için onların Anadolu’ya gelişini XII. asra kadar çıkarırlar. Ancak, dikkate almak gerekir ki, Asur, Urartu ve Yahudi kaynaklarında muşk etnik ismi Hayları değil, Firikleri bildirir.32

Hayların içinde yayılmış eski Khoren (Horen) adı Hurrilerle ilgili olduğu gibi, Frik ve Muşeg şahıs adları da Hay-Firik ve Hay-Muşk ilişkilerini göstermektedir. Umumiyetle, Ön Asya’nın tarihinde XII. asır öyle mürekkep bir devirdir ki, burada X. asra kadar ne olduğunu tespit etmek zordur, çünkü XII. asırda Mezopotamya’da aşağıda Kassi sülalesi, yukarıda Mitani Devleti, Anadolu’da Hitit Devleti dağıldı ve bütün bu arazilerde birçok küçük beylikler ve derebeylikler ortaya çıktı. Yalnız X. asrın sonunda Asur Devleti güçlendi, IX. asırda Urartu meydana çıktı. Lakin bu çağlarda Kuzey Suriye’ye birçok Aramey akını başlamıştı. Eğer Hay tayfaları X-VII. asırlar arası Fırat nehrinin kıyılarında olsaydı, onların adı buralara sürekli akın eden Asur veya Urartu krallarının yazılarında geçerdi. Şunu da unutmamak gerekir ki, Ermen ülkesi VIII-VII. asırlarda Saka-Kimmer boylarının at oynattığı arazilerin ortasında bulunmaktaydı. Hay tarihi kaynaklarında adı keçen Kamir’k ülkesi de burada idi.

Kanaatimizce, Firikya Devleti’nin bir kolonisi olan Haylar bu devlet dağıldıktan sonra, VII. asırda Malatya bölgesi üzerinden Suriye’ye göçmüş, Asur ve Urartu Devleti dağıldıktan sonra ise VI. asırda Diyarbakır’dan hayli yukarıda olan kadim Subarların Arme bölgesine geçmişlerdir. Arme ile Van Gölü arası arazide (kadim Subar beyliği) kalmış, Hurri-Urartu uruklarının küçük bir kısmı ile proto-Hayların karışmasından M.Ö. IV-I. asırlar arasında Van kıyısında yeni Hay halkı oluşmuştur. Urartular üzerine çalışan G. A. Melikişvili, “Kadim yerli ahalinin dili ile karışan Ermeni (Hay) dili hakim oldu, ancak hakim dilin terkibinde, özellikle kelime hazinesinde, onların asimile ettiği mağlup Hurrilerin dili hakim dili zenginleştirdi. Daha sonraları Ermeni boyları eski Urartu bölgelerine yayıldı… bunların da bir kısmı Ermenilere karıştı” demektedir.33 İki ayrı dilde konuşan halklar eğer kaynayıp karışırsa, bir müddet iki dilli konuşma ortamı, bilingvizm oluşur ve tedricen bu dillerden biri üstünlük kazanıp, genel kullanım dili olur. Umumiyetle, iki dilin birleşip yeni bir karışık dile çevrilmesi mümkün değil, ona göre de, aynı dillerden birinin üstünlüğü ile yenileşmiş dilden bahsetmek mümkündür. Ama, bu yenileşme bazen o derecede olur ki, dil önceki şeklinden hayli farklılaşır, Grabar’ın Aşharabara döneşmesi gibi. Ermeni (Hay) dilinin tabiatı hakkında akademik Gr. Kapansyan şu sözleri söylemektedir:

“Hitit, Urartu, kısmen Gürcü ve Hurri dilleri ile Ermeni dilindeki gayri-Hint-Avrupa unsurları arasında benim yaptığım mukayese de bir hayli malzeme bulunmaktadır, bu da İran, Suriye, Asur-Babil, Yunan, Gürcü ve başka dillerden alıntı kelimeleri, hepsinin temiz Hint-Avrupa (bence, 400-450) kökleri çıktıktan sonra Ermeni dilinin esasını, temelini teşkil eden 5 bin civarında kelime, 30’a yakın ek kalır”.34

Bilgin başka diller sözüyle de, adını belirtmemekle birlikte tabii ki, Türk dilini kastetmektedir. Çünkü diğer dillere nispeten Türk dilinin Hay diline tesiri daha sürekli ve kuvvetli olmuştur, bu tesirin altında Hay dili hatta Hint-Avrupa dillerinde karakteristik olan bazı özelliklerini kaybetmiştir. Alman alimi Mordman Türk-Ermeni dil alakalarının çok eski tarihe dayandığını 1870’te gündeme getirmiş, tanınmış Polonyalı alim Yan Boudouin de Courtenay Hay-Ermeni dilinde çokluk ve bulunma, ayrılma, vasıta hal eklerinin Türkçenin tesiri ile oluştuğunu yazmış, meşhur Ermeni dilcisi akademik Hr. Açaryan Hay-Ermeni dilindeki Türkçe kelimelere ait 300 sayfalık eserini 1902’de Ermenice neşretmiştir.35

Hay dilinin tarihi için bu dildeki Hurri-Urartu ve Sami kelimelerinin şekilleri belirli tarihi bilgilendirme yükünü de taşımaz. Hurri-Urartu ölü dillerinden kalma unsurlar Hay diline Van civarında yeni Hay halkının oluştuğu M.Ö. IV-I. asırlar boyu dahil olabilirdi, Aramey sözlerini ise Haylar Kuzey Suriye’de milattan sonraki çağlarda da alabilirlerdi. Fakat, sonraki Azerî Türk dilinden alıntı avçı, yuğ (yağ), tel gibi kelimelerden farklı olarak, kadim Hay dilinde öyle Türkçe kelimeler var ki, onlar ne Azer-hazer ne de Anadolu Türkçesinde aynı manada kullanılmamaktadır. Görülüyor ki, hâlâ “Haymatlos” devrinde Haymenişin (göçebe) olan proto-Haylar “Ermeni”leşmeden çok önceleri Anadolu’da Kaşkay, Urum veya Subar, Saka-Kimmer boyları ile temasta olduğu çağlarda bu kelimeler onların diline geçmiştir:

ağ – tuz yermuk-yarma
gar- kuzu caş-aş
garkut – kar denesi (dolu) soh-soğan gızğan – kazan hot-ot gusan – ozan varsağ-varsak (aşık) yengibar – yeni bar voçhar-koçkar (koyun)

Ancak, şu da olabilir ki, Asur kralları Muşkların ardınca esir aldıkları Hayları da VII. asırda Armi bölgesine ve 673’te dağıttıkları Subar Beyliği’nin arazilerine yerleştirdiklerinde burada hala Hurrilerle birlikte, Subar-Mitan (Armi) boylarından kalan ahali vardı ve bu arkaik Türkçe kelimeler Hay diline burada dahil olmuştur. Arime//Arme adından bahseden Gr. Kapansyan’a göre, bu bölgenin halkı kendi diline ve kültürüne göre Hurri-Subar etnik boylarına aitti ve Haylar M.Ö. IV-III. asırlarda tarihi Urartuyu etnik-kültürel ve siyasi yönden benimsemiş, yerli ahali ile bir-iki asır devam eden ilişkileri III. asırda sona ermiştir. Bilgin bu yoruma devam ederek, Hayların “Ermenileşme” sürecini şöyle izah etmektedir:

“Suriyelilere, Yunanlılara ve başkalarına İranlılardan geçen armen adı Armina toponiminden türemiştir, her halde Urartu ahalisi gibi, Subar-Arimelerin de Haylaşması süreci bittiği için biz artık Yunanca formalaşmış yeni (armen-oi, Armen-ia), hem de yeteri kadar Hay dili materyali ile armen adı altında yeni etnik varlık düşünmemiz gereklidir”.36

Hay-Ermeni halkının tarihi ve dili üzerine büyük uzman olan Gr. Kapansyan’ın bu fikrine genel itibarıyla katılıp, bazı küçük düzeltmelerle bu objektif görüşe destek vermek mümkün görülmektedir. Teori ise esasen Hayların Ermenileşme tarihi ile ilgilidir. Şöyle ki, Hayların yeni Ermeni adını tam benimsemesi milattan önce değil, M.S. III-V. asırlarda bölgede uygulanan Hıristiyanlaşma devrine aittir. Gerçekten de, proto-Haylar Arme-Subar bölgesinde yaşadıkları birkaç asırda Hurri-Subar kültürü ile şekillenip, yeni Hay halkına dönüştüğü çağlarda kuzey komşusu Ermen ülkesi ile sıkı alakalar kurabilmesini veya Saka-Kimmer boyları Ermen bölgesinden Azerbaycan’a çekildiğinde Haylardan bir kısmının Ermen’e geçip burada meskunlaşmasını istisna olarak görmek mümkün değildir. Çünkü Hayların Ermenileşmesi ile Ermen bölgesinin Haylaşması aynı sürein neticesidir. Sonraki çağlarda buradaki Hayların Ermeni//Armeni adlandırılması tarihi gerçektir ve bu da tarihi farklılıktır ki, Haylar az nüfusa sahip bir halk olarak, sonra da bir millet olarak Türk toplumunun hoşgörüsü içinde gelişmiştir.

Hayların bir tek dili değil, kültürü de Türk gelenekleri ile zenginlikler kazanmıştır. Sonraki çağlarda ortaya çıkan kaynaklarda da açıkça görülür ki, henüz Selçuklular Anadolu’ya gelmeden çok önceleri yerli Türk giyimi, mutfak, sanat ve söz-musiki kültürü yeni Ermen-Hay etnosunun medeniyetinde derin izler bırakmıştır. Bu yönde etnolinguistik belgeler, muhtelif kültür sahalarına ait alıntı terimler (musiki, giyim, yemek adları) bunu açıkça gösterir. Hayların Hıristiyanlıktan önce Hayk, Ara, Asthik ve Anahit adlı dört Tanrısı vardı, onlar Arme-Subar bölgesine geldikten sonra buradaki Tork (Türk) adlı Tanrıya da inandılar ve Hay tanrılarının sayısı beşe çıkmış oldu. Ermeni tarihçilerinin yazdığı bu malumatı biraz açıklayarak ve bu Türkün kim olduğunu netleştirelim.

Arme şehirleri içinde Nihiriya//Nihriya tarihi kaynaklarda başkent olarak geçmektedir. B. Piotrovski bu şehri sonraki Tikranakertin yerinde, Diyarbakır’ın kuzeydoğusunda yeniden kurar. Aslında, bu arazilerde Mitani Devleti dağıldıktan sonra X. asırdan çok sonra Asur ve Urartu hücumlarına maruz kalan Subar-Mitan ve Hurri ahalisi ayrı ayrı derebeylikler şeklinde yaşıyordu. Burada kurulmuş Subar beyliği 673’e kadar bağımsızlığını korumakla birlikte, aynı yılda Asurlar tarafından dağıtıldı ve Arme-Subar bölgeleri iki Asur eyaletine ayrıldı. Fırat çayının kıyılarında Asurları esir alıp bu eyalette yerleştirdiği Muşklar içinde Hay tayfalarının olması, onların burada meskunlaşması hakkında sonraki Hay-Ermeni tarihçisi M. Horenatsi ve “Sasunlu David” destanı bilgi vermektedir.

Asur kralı Sinahherib’i 681’de ibadet vakti kendi çocuklarını öldürür ve onlar ortaya çıkan karışıklıklardan korkup Subar beyliğine kaçarlar. Bu hadise hakkında o çağın Asur metinleri bilgi verir. Bu olay bir asır sonra İncil’in de iki ayrı sayfasında belirtilir:

“Ve vaka oldu ki, kendi tanrısı Nisrok’un evinde ibadet ederken Adrammelek ve Şaretsar onu kılıçla vurdular; ve Ararat diyarına kaçtılar”‘ (II Krallar, bar.19, 37; İsayi, bar 37, 38).

İncil’in bu kısmı yazıya geçirildiği çağlarda artık Subar beyliğinin dağılmasından bir asır zaman geçmişti, artık Ararat (Urartu) devleti de yoktu. Kaynakta ülkenin adı geleneksel edebi priom gibi kullanılmıştır. Şöyle ki, Ararat (Urartu), Aşkenaz (Saka) ve Minni (Mana) krallıklarının adı son kez İncil’de 593’te geçer (Yeremiya, 51, 27) ve bu çağda aynı ülkeler artık Mada (Med) devletinin eyaletleri idi. Bundan da bir kaç yüzyıl sonra (M.Ö. III-II) İncil’i Yunan diline çevirenler buradaki Ararat (Urartu) adını Armeniya adı ile karşıladılar, bundan da 7­8 yüzyıl sonra “Hay tarihinin babası” M. Horenatsi’de, iki muhtelif kaynakdan istifade ettiği için Sinahheribin Armeniya’ya kaçan çocuklarının adını bir yerde Adramel ve Sannasar, başka bir yerde Adramel ve Argamozan şeklinde verir ve bazı Hay (pseudo Ermeni) soyunun onlardan türediğini yazar:

“O kendi çocukları Adramel ve Sannasar tarafından öldürüldü ve bundan sonra onlar Armeniya’ya kaçtılar. Bizim erdemli atamız Skayordi onlardan birini Sannasarı Asuriya sınırına yakın bizim yurdun güneydoğusunada yerleştirdi. Onun nesli çoğalıp Sim olarak adlanan dağı bürüdü. Argamozan ise Aynı arazinin güneydoğusunda meskunlaştı. Tarihçi der ki, Artsruni ve Genuni soyu onun türemeleridir. Bu sebepten biz burada Sennahirim hakkında bilgi verdik. Aynı tarihçi der ki, Angeğ evi Haykın hangi torunu Paskamdan türemiştir”.37

Bu olayı “Sasunlu David” destanı şu şekilde verir, Bağdat’ta oturan Sinekerim adlı kralın Sanasar ve Bağdasar adlı iki oğlu gece iken kaçıp Hay Hükümdarı Tevadoros’un yanına gelir, bu da ona 300 aile verir ve bu aşiret Sasun adlı yeni yerleşim yeri kurar. Görüldüğü gibi, bu kaynaklarda bazı Hay boylarının Van havzasında yerleşmesi tarihi kaçmış Asur şahzadeleri ile bağ kurmaktadır. Sonraki çağlarda da tanınmış Hay-Ermeni sülaleleri (Mamikon, Arşak, Bagrat, Smbat ve başkaları) doğudan gelen Türk-Arsak (Parth) soylu beylerin ve güneybatıdan gelen Aramey, Yahudi beylerin soyundan türeyenlerdir.

M. Horenatsin’in kronoğindeki Argamozan (er-kam-ozan) adı ne kadar ilgi çekmişse, Paskam, Tork ve Skayordi adları da o kadar dikkate layıktır, çünkü, Hay tarihçisi Türk boyu olan Ermenlere ait kadim kaynaklardan aldığı bu adların manasını bilmediği için sonraki Ermenişinaslara hayli problem yaratmıştır. Moisey Horenatsi II. kitabında şunları yazar:

“Vağarşak Haykak’ın torunu Paskam’ın soyundan kabarık çizgili sıfatı, dik burnu, batık gözü, vahşi bakışı, yüksek boyu ile seçilen, güçlü ve azman, lakin itibarlı görkemine göre Angeğ adlanan Tork’u batı tarafın hükümdarı tayin etdi ve Tork soyunu da Angeğ-Tun adlandırdı. Eğer istersen, sana onun hakkında akla sığmaz hikayeler anlatırım, nasıl ki, Persler Zaloğlu Rüstem’de 120 fil gücü olduğunu söyler. Onun hakkındakı türkülerde de öyle yiğitlik ve ataklıktan bahsedilir ki, bunları ne Samson, ne Herkules ne de Zaloğlu hakkında demek olmaz”.38

Tarihçi bu hikayesini devam ettirir ve Tork adlı bahadırın azmanlığını anlatırken Tepegöz hakkında Homeros’un yazdıklarını tekrar eder. Eseri Rusçaya çeviren N. Emin de bu benzerliği görmüş, Homeros’un Polifemi ile mukayese yapmıştır.39 Fakat, tarihten bilinmektedir ki, ne Hayların, ne de Ermenilerin Türk (Tork) adlı hükümdarı olmamıştır. Bunun için de, sonraki araştırıcılar metin tahlilleriyle bunu kesinleştirdiler, M. Horenatsi’nin istifade etdiği kaynakta Türk adlı hükümdar yoktur, tapınak adıdır ve onun çirkinliği hakkındakı tasvir ise Hayca “angeğ-tun” (idbar evi, kifir soyu) sözünün manasına uygun tarihçinin yorumu sonucudur. Favstos Buzand (V. asır) “Angel şehri çok eskiden Ermenlerin başkentidir” der, Hay-Ermeni kaynaklarında kullanılan Angel (sonralar Angeğ-tun) şehrinin Arme-Subar bölgesinde olduğunu kaydeden Kapansyan Tork ve Paskam adları hakkında şunları yazar:

“Sonra bu şehrin kultla bağlı değerini de hususi kaydetmek lazımdır, çünkü burada putperestlik devrinde babası Paskam olan Tork Angeğlinin tapınağı vardı. Elbette, bunlar Tanrı adlarıdır; birincisi (Torkh) esasen Anadolu’da ekseriya kadim halkların tapındığı Troko, Tarku ve Tarhu şekillerinde kullanılan ve Yunanlara Tarchon, Etrüskler vasıtasıyla Romalılara Tarkuinius, Likyalılara trhh şeklinde geçen “tanrı” anlamlı addır. Paskam (Paskham) adı ise, eğer yazılışı tahrif olmamışsa, şimdilik açıklanamamaktadır. Sonundaki -am elementi ile birçok Hurri adına benzemektedir, lakin Aitakama, Tarhigama adlarında olduğu gibi, burada -kam ekini de ayrı tutmak gerekir”.40

Gr. Kapansyan’ın bu sözlerine Armeden doğuda Subar beyliğinde Turhu şehir bölgesinin olduğunu da ilave ederek ve lingiuist alimin büyük uzman sezişi ile Ayta-Kama, Tarhi-Kama ve Pas-Kam adlarındaki -kam ekinin ayrıldığını görmesini de özellikle belirtmeliyiz. Ancak alimin kendisi de itiraf etmektedir ki, “baba” gibi takdim olunan Paskam adı şimdilik izah edilememektedir. Halbuki, burada izah edilecek zor bir şey yoktur sadece, Tork tapınağının baş kahini Pas kam (baş kam) adlandırılır ve bütün bu garip yorumlar zamanda M. Horenatsi’nin kendisinden bin yıl önceki Subar-Ermen tarihi ile ilgili kaynaklarda rastladığı Türk tapınağı ve bu tapınağın baş şamanı (kamı) olarak verilmiş paskam unvanını Haykın soyuna bağlamak amacı ile ortaya çıkardığı karışıklıktan başka bir şey değildir. Çağdaş Hay-Ermeni tarihçilerinin ortaklaşa yazdığı son “Ermeni halkının tarihi” (1980) adlı kitapta ise bu ayrılık bir tek cümle ile verilmiştir:

“Ermeni panteonu arasına Tork tanrısı da dahil oldu”.41

Görüldüğü gibi, kadim Subar-Ermen kültürünü benimseyen Hay yazarları gerçek olayı karıştırmışlardır. Hatta, Torkun tapınak değil, M. Horenatsin’in yazdığı gibi, bölge beyi olduğunu kabul etsek bile, yine onun kadim Ermen boyu içinde ulu şaman (başkam) soyundan olan Türk adlı bir bey olduğunu kabul etmek zorundayız ve her iki halde kadim Türk sözleri olan paskam unvanı ve Tork adı Haylara ait değildir. Tarihçi kendisi de itiraf etmektedir ki, yararlandığı “kaynakta hadiseler başka tür tasvir edilmiştir”.42

Bir-iki kelime de Varbak ve Skayordi hakkında. Bakalım “Ermeni tarihinin atası” olarak tanınan tarihçi bu konuda ne demektedir? N. Emin’in, Rusçaya tercüme ettiği kitabın 1858. yıl neşrindeki ifade şöyledir:

Naş pervıy gosudar, uvençannıy Vapbakom, bıl Paruyr, sın Skayordi. “Varbak tarafından (tayin edilen) başına taç konulan Sakaoğlu Parur bizim ilk hükümdarımızdır”.43

Uzmanlar “Paruyr Skayordi” adının Hay-Ermeni dilinde Sak oğlu Parur olduğunu kuşkusuz kabul ediyorlar, çünkü bu dilde ordi sözü “oğlu” manasında kullanılır. Yani, Sakaoğlu Parur Hay değil, o çağlarda Ermen ülkesinde Saka boyundan bir bölge beyidir. M. Horenatsin’in Mada hükümdarı olarak verdiği Varbak (Arbak) ise başka kaynaktan alıp Keyek ile karıştırdığı Arbak’tır. Çünkü, Asur Devleti üzerinde zafer kazanan, Asurlara karşı büyük muharebede ona yardım etmiş Ermen (Subar-Mitan, Saka-Kimmer) savaşçılarını müttefik olarak gören Mada Çarı Kiaksar idi ve savaştaki başarıdan sonra, 612’de Saka boyundan Parur beyi Ermen ülkesine hükümdar olarak tayin eden de o olabilirdi. Tarihçinin “bizim soybabamız Parur” demesi ise Hay soyuna değil, Ermen ülkesinde yaşamış Saka-Ermen soyuna aittir. Bu durum çok açık gösteriyor ki, Hıristiyanlık’tan sonra yazılan pseudoErmeni tarihlerinde eski Ermen halkının tarihi yanlış olarak ön Hay tarihi gibi verilmiştir.

Hayların kendi soy kütüğünü Ermen adına bağlama sebebini izah eden V. İ. Nikonov, ilk manası çoktan unutulmuş bazı etnik isimler ata tasavvuru yarattığı için onlar mitik “soybabası” adını türetir ve bu hal, sadece, manası bilinmeyen adları mitik suretlere çevirip izah etme gayretidir, demektedir. Böylece; “Bir halkın iki -Hay ve armen- adından onun efsanevi soy liderleri Hayk ve oğlu Armenak hakkında mitler oluştu”.44 Hayların menşei hakkında muhtelif efsaneler vardır ki, bunlardan biri de Strabon tarafından yazıya alınmıştır. Güya, Yunan arazisinde olan Fessaliya’daki Armeniya şehrinin sakini Armen Yason ile Armeniya (Ermen) ülkesine gelir ve “İskender’in yürüyüşünde iştirak etmiş Farsallı Kirsil ve Larisalı Midiy tespit ederler ki, Armeniya onun adı ile isimlendirilmiştir”.45 Yason’un eşinin adı Armen olsaydı bile, Ermen ülkesinin onun adı ile adlanabilmesi için tarihi sebep yoktu, ancak bu efsanede bir hakikat varsa, o da Hay-Yunan ilişkisine dolaylı işarettir. Strabon efsaneyi bu şekilde hatırlattıktan sonra: “Bunlar geçmiş hikayeler idi. Daha yeni hikaye ise Pers egemenliği devrinden başlayarak sonraki çağları, ta bizim zamana kadar olan olayları ihtiva etmektedir ki, bunu da kısaca şöyle söylemek mümkündür. Armeniya’ya önce Persler ve Makedonyalılar sahip oldu, Bundan sonra Suriye ve Madanı kendilerine tabii olarak barındıranlar; Armeniya’da son hükümdar 7 Pers’ten (Kam-Atan’yı öldürenler-F.A.) biri olan Kidarnan’ın soyundan Oront idi. Sonra Romalılarla savaşan Büyük Antioh’un alaybaşçıları Artaksi ve Zariadri ülkeyi iki kısma ayırdılar. Hükümdarın tayinatı ile onlar ülkeyi idare ettiler. Hükümdar savaşta yenildiğinde onlar Romalıların tarafına geçtiler ve hükümdar ilan edilip bağımsız oldular. Artaksiyan’ın halefi Tigran sözün gerçek manasıyla Armeniya’ya hakim oldu” (XI.14.15) şeklinde yazar.

Strabon sonra, Tigran’ın muhtelif ülkelerden bazı arazileri aldığını ve Armeniya coğrafi adının genişlediğini belirleyen farklılıkları ortaya koyar. Artaksi soyundan olup, Part’da (Arsakların ülkesinde)46 Girov veya esir sıfatıyla korunan bu “Ermeni hükümdarı” Arsakların yardımı ile Armeniya’da hükümdar olup onların kuvveti ile ülkenin sınırlarını genişletir, ancak, Arsaklara karşı kaypak olduğu için doğu bölgelerinden kovulur. Daha sonra “Lukul Tigranı Suriye ve Finike’den de kovdu”47 Onun halefi Artavasd da Parthiya ile muharebede Romalılara ihanet ettiğinden Antoni onu öldürür. “Artavas’tan sonra ülke Sezar ve Romalıların hakimiyeti altında bir kaç hükümdar tarafından idare edildi ve bu ülkenin aynı şekilde idare edilmesine şimdi de devam edilmektedir”.48 Strabon’un söylediği gibi, “Armeniya’ya hakim olan” Tigran kimdir? Onun Arsak soyundan olması konusunu bırakıp, bu suale Rus tarihçilerinin verdiği yorumu hatırlatalım:

“Böyle hükümdarın gerçek hakimiyeti Part’daki umumi siyasi durumdan kaynaklanmaktaydı. Esir olan Ermeni Şehzadesi Tigran Armeniya tahtına oturması halinde Atropaten arazisinden Partlar “70 dere” vereceğine yemin ederek II Mitridat’ı razı edebildi. M.Ö.95’te II. Büyük Tigran Armeniya çarı
oldu”.49

Arsakları aldattığı için güney bölgelerinden kovulan Tigran yukarıda hakkında bilgi verdiğimiz Arme-Subar bölgesinde Tikranakert şehrini kurdu ve burası Hay-Ermenilerin ilk başkenti oldu. Tigran’ın müstakilliği 20 yıl sürdü ve M.Ö. 66’da Romalılara tabi oldu. Oğlu II. Artavazd’da (M.Ö.55-34) Roma İmparatorluğu’nun vassalı idi. Onun varislerinin hakimiyeti hakkında ise Strabon’un yukarıdaki verdiği bilgiler konuya açıklık getirmektedir. Strabon’dan bir asır sonra yaşamış olan Roma tarihçisi Kornelius Tacitus de Ermenilerin Partlarla yakınlığı hakkında aynı sözleri kullanır.50

Böylece, Ermen bölgesinin tarihini izleyerek Yeni Eran’ın zamanına geldik. Buraya kadar söylediklerimizi özetledikten sonra, Ermeniye’nin “Haylaşma” sebebine dönelim:

1. Fırat çayının yukarı bölümünde M.Ö. IX-VIII. yüzyıllarda Urartu arazisi olup, VII. yüzyılda Saka-Kimmer boylarının meskunlaştığı Ermen ülkesinin ahalisi esasen Türk (Subar-Mitan, Saka-Kimmer) ve Hurri-Urartu boylarından kalma boylar idi. Bu ülke VII. asrın sonundan Mada devletinin, VI. asrın ortalarında ise Ahemeni devletinin eyaleti idi ve Selevki egemenliğine kadar burayı zaman zaman Urartu, Saka, Mada, sonra Pers kökenli Satraplar idare etmişlerdir.

2. Makedonyalı İskender’in Ön Asya’ya yürüyüşünden sonra Ahemeni sülalesinin egemenliğine son verildi ve artık III. asrın başında Pers İmparatorluğu’nun yerinde Selevki hükümranlığı yer aldı. Yalnız III. Antioh’un (M.Ö. 223-187) Romalılara mağlubiyetinden sonra Ermen ülkesi Roma’ya bağlı olarak iki vilayete bölündü. Büyük Tigran’ın zamanında bu vilayetler kısa sürelerle (20 yıl) tek merkez, Tigranakert’ten idare edilmişse de, az sonra yine de batıda Romalılara, doğuda Arsaklara bağlı vassal bölgeler idi.

3. Milattan sonra Selçukluların gelişine kadar Ermen bölgesi zaman zaman Arsak, Sasani, Bizans, Arap (Hilafet) devletlerinin eyaleti olmuştur. Bu çağlarda Ermen eyaletine tayin edilen canişine havale edilmiş failiyet mekanına bağlı olarak, bölgenin adı siyasi-inzibati arazi gibi, bazen büyümüş bazen de küçülmüştür. Herodot’un zamanında “Armeniya” uzunluğu 310 km. olan bir bölge idi, hatta onun doğu komşusu olan Matien arazisinin uzunluğu (750 km.) ondan iki kat büyük idi.51 İran alimi Seid Nefisi, “Hilafet zamanı Araplar Aran toprağını Kafkasya’da fethettikleri başka nahiyelere birleştirerek, ona Ermeniye, yeni Ermenistan adını verdiler” demektedir.52 Ermen adının etnik anlamda değil, böyle siyasi-idari ve coğrafi anlamda suni şekilde genişlemesi 1828’de de olmuştur. Aynı yılın Mart ayında Rus Çarı I. Nikolay’ın imzaladığı fermana esasen Erivan hanlığı ile Nahçıvan hanlığı birleştirilip “Armeniya vilayeti” olarak adlandırıldı. Fakat, Güney Kafkasya’da Gürcü-İmeret ve Kaspi bölgeleri kurulana kadar Armeniya vilayeti inzibati arazi olarak toplam 12 yıl mevcut oldu.

Arme-Subar bölgesinde M.Ö. V-III. asırlarda yerli Hurri-Urartu ve bölgenin güneyinde Sami-Aramey halkları ile kaynayıp karışan Haylar İskender’in yürüyüşünden sonra batıdan Makedonya-Yunan ve Roma ordularının bölgeye geldiği çağlarda hayli aktifleşti. Bunun sebebi, bir yandan bölgeye gelen yeni kuvvetlerle olan geçmiş etnik yakınlık olsa da, diğer yandan, kuzey komşusu olan Ermen ülkesine sızan Haylarla birlikte bütün Hay tayfalarının Dicle ve Fırat’ın yukarı kısımlarında yeni stratejik coğrafi mekanda yerleşmesi idi. Hem batıdaki hem de doğudaki büyük devletler burada ayrı bir bölge kurmakta ısrarlı olduğundan yerli soy liderleri içinden kendilerine meyilli Satraplar ve yeri geldiğinde “Çarlar” yetiştirmek siyaseti güdüldü. III. Antioh M.Ö. 190’da Romalılara mağlup olduktan sonra Romalılar tarafına geçen Satrapların hesabına Hay-Ermeniler sanki bir boy dirilmişti. Milattan sonra, özellikle, Hrıstiyanlığın siyasi bir rejim olduğu çağlarda Bizans’ın misyonerlerden yararlanma şansı hayli arttı. Suriye ve Bizans kiliselerinde ders alıp gelen Haylar yeni Hay-Ermeni milletinin teşekkül edip şekillenmesinde emsalsiz hizmette bulundular.

Artık V. yüzyıldan itibaren Hayların “büyük ve kadim tarih” aktarışı vücut buldu. Halbuki, hala o çağda M. Horenatsi, “çoğu zaman başkalarının hakimiyeti altında yaşamış güçsüz Haylar küçük ve az nüfusa sahip halktır” şeklinde yazar.53 Hovanes Drashanakertsi (XI. asır) de Parur’a kadar Hayk ülkesinde yabancıların hakim olduğunu yazmaktaydı. Halbuki, bu Parur’un ve ondan sonra gelenlerin de Hay soyundan olmadığını yukarıda gördük. Ermenileşen Hay toplumu içinde soylu bölge beyleri de esasen Subar, Ermen, Arsak, Pers, Aramey aşiretlerinden olmaktaydı. M. Horenatsin’in eserine şerh yazan N. Emin, kendilerini Hay veya “Aram soyu”, ülkelerini Hayots aşhar, Hayots yerkir, Hayastan, Hayastan aşhar adlandıran Haylar hiçbir zaman kendilerine Armeni, ülkelerine Armenia dememişler” demektedir.54

Anadolu’da Arimoi (Homeros), Arme ve Ermen adlı Subar-Türk boylarının Hrıstiyanlığa kadar yaşanmış tarihinde Hay boylarının yeri yoktur.

Balkanlar’dan M.Ö. VIII. yüzyılda Anadolu’ya girip bir asır Firikya kolonisi olan, sonra buradan geçerek Suriye bölgelerinde yaşayan Haylar Arme bölgesine gelip Hurri-Urartu boylarıyla karışmış (M.Ö. VI-I) ve sonraları Ermen bölgesine sızmışlar. Burada Hıristiyanlığın yayıldığı çağlarda Hayların Ermenileşme süreci başlamıştır.

Hay-Ermeni alfabesinin ortaya çıkışı V-VII. asırlarda esasen kilise edebiyatı ve Babil, Yunan, Suriye kaynakları Grabara tercüme edildi. Hay tarihçileri Moisey Horenatsi’den başlayarak, kendilerinin eski tarihini yazdıklarında artık çoktan unutulmuş olan Subar-Ermen ve Saka-Arsak boylarının tarihine ait olayları da Hay-Ermeni tarihi gibi kaleme aldılar.55 İslamiyet’ten sonra Hilafetin Hay-Ermeni kiliselerine verdiği üstünlükten başarı ile yararlanan Haylar Hıristiyan Türklerin kiliselerini ve bu kilise tarihlerini de benimsediler.

Hıristiyanlığı Fırat kıyılarında kabul ettikten sonra zaman zaman küçük gruplarla Aras boyunca Azerbaycan’a sızan Hay tayfaları Kars, Göyçe gölü ve Ağrı dağı taraflarında meskunlaştı. Arap Hilafeti devrinden artan ve sonraki çağlarda devam eden böyle göçler Erivan hanlığında bazı Ermeni köylerinin, şehirlerde Ermeni mahallelerinin, çevre bölgelerde Ermeni topluluklarının kurulması ile sonuçlandı. Bunun dışında zaten sayısı az olan Haylar Suriye’den başlayıp İran’a kadar muhtelif vilayetlere dağılmışlardı. Yalnız son iki asırda “Ermeni Vilayeti” kurmak amacı ile Türkiye, Suriye ve İran’dan Hay ailelerini toplu şekilde Batı Azerbaycan arazilerine yerleştiren Rus İmparatorluğu 1920’de Erivan hanlığının yerinde dünya tarihinde ilk kez “bağımsız” Hayastan-Armeniya devletinin kurulmasının yolunu açtı.

1 Alman alim Mortman yaklaşık 130 yıl önce bu problem gündeme getirmiş ve Selçuklu-Osmanlı devrine kadar Ermeni (Hay) dilinde kaynağı belli olmayan Türkçe kelimelerden bahsetmiştir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Zeitschrifter Deutschen Morgenlandischıhen Kesellschaft, XXIV, Leipsig 1870, 83; K. Patkanyan, “O Meste Zanimaemom Armyanskim Yazıkom v Krugu İndoyevropeyskih”, İzvestiya Kavkazskogo Otdela İmperatorskogo Ruskogo Geografiçıskogo Obşestva, t. VI, no. 1, Tiflis 1881, 44; M. Memmedov, Dillerin Karşılıklı Alakası, Erivan 1986, Azer Halkı, Bakü 2000, s. 285-286.
2 A. Meullem, Esguisse d’une grammaire comparee de l’armenien classigue, Vienne 1903, 220-221 (Tekrar neşri 1936).
3 Alekseev, V. P., Gotsman İ. İ., Antropologiya Aziatskoy Çasti SSCB, Moskova 1984, 56­70.
4 M.Ö. III-IV. bin yıllara ait yazılı kaynaklarda bulunan Ön Asya toponimlerinin (Akarsu, dağ, tepe, köy, yaylak adlarının) daha sonra Orta Asya, Sibirya ve Altay’a kadar yayılmış olduğunu görürüz.
5 Son yıllarda Altay teorisinin yanlış olduğunu söyleyenler, Türk-Moğol dil paralelliklerinin akrabalık sebebiyle değil sonraki ilişkiler neticesinde olduğunu ilmi metot ve belgelerle ispat etmektedirler. Bunlara G. Clauson, V. Kotviç, G. Doerfer, B. A. Serebrennikov, A. M. Şçerbak’ı örnek verebiliriz. Bunların sayısı gittikçe artmaktadır. Proto-Türk kültürü üzerinde yaşayan bazı Azerbaycan ve Türkiyeli Türkologlar ise hala iki asır önce Avrupa ve Rus alimlerinin onlara ‘bağışladığı’ mitik Altay Anayurdu teorisinden başkasını bilmemekte ısrar ediyorlar.
6 İ. M. Dyakonov, “Znaçeniye Eblı Dlya İstorii i Yazıkoznaniya”, Drevnaya Ebla, Moskova 1985, 336-337.
7 E. Kapansyan, Xayasa-Kolıbel Armyan, Etnogenez Armyan i ik Naçalnaya İstoriya, Yerevan 1947; E. A. Melikişvili, Nairi-Urartu, Tbilisi 1954; D. N. Sarkisyan, Strana Şubriya, Xurritı i Urartı, 3 t. Yerevan 1989; İ. M. Dyakonov, “K Praistorii Armyanskogo Yazıka”, İstoriko-Filologiçeskiy Jurnala AN. Arm. SSR, no. 3, Yerevan 1983; İ. M. Dyakonov, “Znaçenie Eblı Dlya İstorii i Yazıkoznaniya”.
8 Drevnyaya Ebla, Mdskova 1985, 285.
9 A.g.e., s. 336.
10 A.g.e., 223, 284, 285. s.
11 İ. M. Dyakonov, “Znaçenie Eblı Dlya İstorii i Yazıkoznanya”, 336-337.
12 Makalenin Rusça neşri; “Zameçaniya po Toponimike ik Arkivov Eblı”, Drevnyaya Ebla, 285. s.
13 Ebla yazılarında “4 kişilik 1 ekmek (aş)”, “bi-ir iki (bir-iki)” gibi ifadeleri bir yana bırakırsak “Armili Dumur” ve “Utu beyi Tamır-lim” ifadelerindeki Demir şahıs adı, “Armi’nin yaşadığı Abarsila ülkesi” deyimindeki (a) barsil etnotoponominin Sami dilleri ile izahı mümkün değildir (Drevnyaya Ebla,
251, 285, 310).
14 Mitan Kralı Tuşratta Mısır Firavunu III. Amenhotep’e (1455-1424) yazdığı geniş metinli mektubunda ülkesinin adını Hurice Xurroxe mektubun Akkad’a olan kısmında ise Mitanı adlandırmıştır (G. A. Melikişvili, Nairi Urartu, s. 95).
15 Çivi yazılardaki Balık adı eski Türkçedir. Türk arazilerinden akan nehirler sırasında Balıklı, Balık, Balıh nehir adları yaygındır. Bir tek Balıh değil, çivi yazılarında geçen Mezapotamya ve Anadolu’daki nehir isimlerinin bir kısmı İtizle (İdile), Araktu (Arıklı Kanalı), *Sub-Ana>Subnam (Zebene su), Sulu, Baluhaşşa, Karasuv, Samur ve bunun gibileri Türkçedir. Buradan doğuya giden Türkler bu isimleri (İtil, Arık, Balık, Balkaş, Samur, Karasu vb.) yeni yurtlarında ikinci kez kullanmışlardır.
16 Kumuş Özbekleri içinde Motan soyunu gösteren XIX. asrın büyük, Kazak aydını Çokan Valihanov Özbekleri mink, diahli (dağlı), Barkut, Karakalpak, Katazan boyları arasında Mitan boyundan da bahs etmiştir. (Ç. Velihanov, İzbrannıe Proizvedeniya, Moskova 1986, 256).
17 P. S. Tolstova, “Nekotorıe Voprosı İstoriçeskoy Onomastiki Horezmskogo Oazisa”, Etnografya İmen, 1971, 246-253. s.
18 Kapadokya yerine metinde Kılıkya yazılması bir yanlışlık olmuş, nitekim verilen haritada düzeltilmiştir: Das Geschisctswerk des Herodotos von Halikarnasos, Hbertraken von Th. Braun. Berlin
1964 (Harita).
19 Y. E. Vinogradov, Politiçeskaya İstoriya Olviyskogo Polisa, Moskova 1989, 53.
20 Antiçnıe İstoçniki o Severnom Kavkaze, Nalçik 1990, 174.
21 R. E. Kuzyeyev, Proishojdenie Başkirskogo Naroda, Moskova 1974, 60.
22 İ. M. Dyakonov, “Assiro-Vavilonskie İstoçniki po İstorii Urartu”, Vestnik Drevney İstorii, no. 2-3, 1951 (sıra no.18; no. 28).
23 Azer Halkı, 288-289.
24 İstoria Armenii Moiseya Horenskogo, Moskova 1958, I, XXII.
25 İ. İ. Meşaninov, “K Analizu İmeni Yerimena”, Yazık i Mışlenie, t. 1, Leningrad 1933.
26 İstoriya Narodov Severnogo Kavkaza, 278.
27 İstoria Armenii Moiseya Horenskogo, I, XII.
28 Suriyelilerin kendilerini aramey-arimi adlandırdığını söyleyen Posidoniye istinat eden ve halk adının değişebilmesi, Ermeni adının da bu adlara benzemesini kaydeden Strabon, Ermenilerin fizyolojik görünüme Mezapotamya’daki komşuları Suriyelilere ve Araplara benzediğini yazar (Strabon, I. 2-34). İlginçtir ki, sağır dilsiz dilinde ‘konuşanlar’ da Hay (Ermeni) demek istediğinde başın arka kısmını elle düz bir şekilde sıvazlama işaretiyle belirtirler, bununla ‘yastıbaş’ anlatımını kullanmış olurlar.
29 Caşiers de la “Delegation Archeologue Française en İran”, no. 4, 1974, 124-125 ve s. 249-250’deki resimler.
30 Voprosı Yazıkoznanya, no. 4, 1979, 43.
31 İ. M. Dyakonov, K Praistorii Armyanskogo Yazıka, 168-169.
32 İstoriya Drevnogo Mira, t. II, Moskova1983, 46.
33 E. A. Melikişvili, Nairi-Urartu, 419.
34 E. Kapansyan, Hayasa-Kolıbel Armyan, 79.
35 Ş. Açaryan, Turkereni Pohadreal Barer Şayereni meç, Moskua-Vcarşabad 1902; İ. A. Boduev de Kurtene, İzbrannıe Trudı po Obşemu Yazıkoznaniyu, Moskova 1963, 365.
36 E. Kapansyan, Hayasa-Kolıbel Armyan, 209.

37 İstoria Armenii Moiseya Horenskogo, I, XXIII.
38 A.g.e., II-VIII.
39 A.g.e., s. 286.
40 E. Kapansyan, Hayasa-Kolıbel Armyan, 201.
41 İstoriya Armyanskogo Naroda, Yerevan 1980, 71.
42 İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, I.V; I. XXI.
43 A.g.e., I-XXII; (Naş Pervıy Gosudar, Uvençannıy Barbakom, bıl Paruyr, sın Skayordi).
44 B. A. Nikonov, “Etnonimiya”, Etnonimı, 1970, 19.
45 Strabon, Geografiya v 17 Knigah, Moskova 1994, 499 (XI.14.12).
46 Strabon Arsakların saka boyundan olduğunu yazır (Stabon, XI. 9.2).
47 Stabon, XI.14.15.
48 Stabon, XI.14.15.
49 İstoriya Drevnogo Mira, t. II, Moskova 1983, 406-407.
50 Gornelius Tagimus, Annales, XIII, 34.
51 Herodot, V, 52.
52 Seid Nefisi, Babek, Bakü 1990, 26.
53 İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, I, III.
54 İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, 244, 248-249.
55 Agamangelay, Patmutun Tşayots, Tptşlis 1909; Agamanlgeos, Tşayots Patmutyun, Yerevan 1983; Movsısı Horenatsoy, Patmutun Tşayots, Tptşlis 1913; Sebeosi Yepiskoposi Patmutyun, Yerevan 1939; Ptşavstos Buzandatsoy, Patmutun Tşayots, Venetik 1933; İstoriya Armenii
Favstosa Buzanda, Yerevan 1953; Lazaray Ptşarpetsoy, Patmutun Tşayots ev Tult ar Vatşan Mamikonean, Tptşlis 1904; Armyanskaya Geografiya VII Veka po R. X. Spb., 1877; Kirakos Ganzaketsu, İstoriya Armenii, Moskova 1976 ve banzari kaynaklar.“””

YAZIYI BURAYA ALAMADIĞIM BİR İNTERNET SİTESİNİN LİNKİNİ VE SAYFANIN BAŞLIĞINI EKLEMEK İSTİYORUM. KOPYALAYIP OKUYABİLİRSİNİZ O ŞEKİLDE OLABİLİR ANCAK. KONUSU DA HRİSTİYAN TÜRKLERİN MEZARLARINA KONAN ERMENİLER, KLASİK BİR ŞEY….:  Ram Shapet Tombstones / Turkish Culture /Taşkoç https://tarihvearkeoloji.blogspot.com.tr/2014/11/ram-shaped-tombstones-turkish-culture.html merak edenlerin için söyleyeyim yazılar Türkçe.. linki alıntılayıp arama çubuğuna eklerseniz çıkacaktır veya yazı başlığını arattığınızda. neyse..

**AYNI ŞEKİLDE YİNE O SİTEDE BİR GÖZÜME ÇARPAN AYRINTIDA ŞU OLDU: YİNE LİNKİNİ VE YAZININ BAŞLIĞINI BURAYA BIRAKAYIM İLGİLENENLER OLUR BELKİDE Kİ BENCE OKUMALISINIZ MUTLAKA!ERMENİ KIPÇAKLARI  MI, GREGORYAN KIPÇAKLARI MI” YAZAN: GÜLNİSA AYNAKULOVA-  https://tarihvearkeoloji.blogspot.com.tr/2014/11/ermeni-kipcaklari-mi-gregoryen.html

BLOĞUMA NOT ETTİĞİM AMA BİR ŞEKİLDE YAZI OLARAK ALAMADIĞIM LİNKLERDEN BİRİSİ İSE ŞUDUR ARKADAŞLAR: AKDAMAR-HRİSTİYAN KIPÇAK TÜRKLERİNİNDİR! LİNKİ BURADA: https://bilgiveguc.blogspot.com.tr/2014/04/akdamar-hiristiyan-kipcak-turklerinindir.html GERÇEKTENDE SİTEYE GİRİP İNCELEDİĞİNİZDE GÖRECEKSİNİZ Kİ TÜRKLERİN MİRASINA KONMUŞ ZAVALLI İNSANLAR ORADA BURADA TEPİNİYOR! OYSA ORAYA TÜRK ELİ DEĞMİŞ 

YİNE AKDAMAR KİLİSESİYLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİR YAZI VE KAYNAK SİTESİ: 

ÇALINAN TÜRK TARİHİ :AHTAMARA, AKDAMAR, AGDAMAR ADASI

http://www.bilgeata.com/?syf=menu&tekd=66&aciklama=AKDAMAR KİLİSE, MANASTIR BURGACINDAKİ TÜRKİYE BURADA DA ÇOK ÖNEMLİ İZLER VAR

Geçmişten Günümüze Ermenistan’da Azerbaycan Türkleri

Ermeni diasporası ve kimi çıkar guruplarının son zamanlarda sıkça gündeme getirmeye çalıştıkları sözde soykırım iddiaları, neredeyse üzerinde tartışılır tek konu haline gelmiştir. Oysa bu çalışmada da üzerinde durulacağı gibi, geçmişten günümüze Ermenilerin Türklere yönelik mezalimi konusunda hâla tartışılmayan bir çok olay vardır. Bunlardan biri, hiç kuşkusuz Ermenilerin Azerbaycan Türklerine yönelik yaptığı katliamdır.

Ermenistan’da yaşamış Azerbaycan Türklerinin tarihi ve kültürü 1990’lı yıllara kadar araştırma konusu olmamıştır. Bu durum büyük ölçüde Erivan’ın 1828’e kadar Azerbaycan’ın kuzey sınırında bulunan bir hanlık olması ve fazla öğrenilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra Erivan Hanlığı’nın Çarlık Rusya’sı tarafından 1828’de işgal edilmesiyle bu eyaletin coğrafi ve stratejik önemi ortaya çıkmıştır. Yaklaşık 100 yıl Çarlık Rusya’sının kontrolünde kalan Erivan eyaleti hakkında sömürgecilik anlayışıyla bazı araştırmalar yapılsa da bölgenin tarihi geçmişi konusunda geniş bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada Ermenistan’da yaşamış Azerbaycan Türklerinin yaklaşık 200 yıllık tarihine kısaca değinilecek, günümüze kadar olan gelişmeler değerlendirilecektir.

Öncelikle İrevan (Erivan) terminolojisine açıklık getirmekte fayda vardır.  İrevan kelimesi ilk defa VII. yüzyıl kaynaklarında kullanılmıştır. Ermeni kaynaklarında Erebuni olarak tanınan coğrafi bölgenin İrevan olduğu iddia edilmektedir. İrevan, XIV. yüzyılda Azerbaycan’ın idari yönetiminde hanlık, XV. yüzyılda ise idari merkez olarak tanınmıştır.[1] Rusya, 1828’de Azerbaycan’ın kuzeyini işgal ettikten sonra Azerbaycan Güney ve Kuzey olarak ikiye bölündü. Kuzey Azerbaycan topraklarında (Erivan Hanlığında) 1918’de Ermenistan Cumhuriyeti ve 1920’de Sovyet Ermenistan’ı kuruldu.

Ermenistan’da yaşamış Azerbaycan Türklerinin tarihi başlı başına bir araştırma konusu olduğu için bu çalışmada XIX. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan Türklerinin tarihi araştırılacaktır. 1826–1828 Rusya-İran savaşından önce Erivan Hanlığı hakkında bilgi verilecek, Türkmençay Antlaşması’ndan 1917 Bolşevik devrimine kadar olan sürede buraya Ermenilerin göç ettirilmesi sonucu bölgede demografik durumun değişmesi, Rusya’nın desteği ile Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölgelerden göç etmeye zorlanmalarının nedenleri araştırılacak, 1918–1920 Taşnaksutyun iktidarı zamanı gelişen olaylara açıklık getirilerek, demografik durum yeniden değerlendirilecek ve son olarak Sovyet Ermenistan’ında 1920–1989 tarihleri arasında Azerbaycan Türklerinin Komünistler ve Taşnaklar tarafından katledilmesine, bu süreç içerisinde 1948-1953’de Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin zorla Azerbaycan’a göç ettirilmesinin ve 1988’de ise son göç aşamasının nedenlerine açıklık getirilecektir.

Ermeni Tarihinin Yazılması ve Mitolojik Ermeni İddiaları 

Ermeni tarihçileri kendi tarihleri konusunda ciltlerle kitap yazmıştır. Ancak bu kitapların Ermenilerin tarihi geçmişi konusunda somut bilgiye, bilimsel ve tarihi olgulara değil, genellikle efsane ve mitolojiye dayanarak yazıldığını söylemek mümkündür.[2] Eski Ermeni tarihçiler, ruhban sınıfından olup, kendilerinden önce yaşamış Yunan ve Asurlu tarihçilerinin yazdıkları kitaplardan faydalanmış, bazıları ise yabancı tarihçilerin eserlerini sahiplenmiştir. Ermeniler tarafından Ermeni tarihinin atası olarak tanımlanan Movses Horenatsi (Horenli Movses) Ermeni milletinin doğuş tarihini yazarken tarihte adları belli olmayan, elimize hiçbir eseri ulaşmayan Map İpas Kadina, Larupna ve Bardazan’ın eserlerinden yararlandığını söylemektedir. Ne var ki, başka tarihçilerle birlikte bazı Ermeni tarihçileri de, bunun Movses Horenatsi’nin bir uydurması olduğunu kabul etmektedir.[3] Ermenilerin Kafkasya’da uzun bir geçmişe sahip olmaları tartışmaya açıktır. Ermeni tarihçileri genellikle Horenatsi’nin “Historie de  L’Armenie”, Tridate III, Urfalı Mathie’nun “Kronoği” ve Thomas Ardzouni’nin “Historie des Ardzrouni” ve Nadir Şah döneminden bahseden “Livre d’Histories” kitaplarını kaynak olarak göstermektedir.[4] Ermeni tarihçilerin bir çoğu kendilerinin Kafkasya’nın yerli ahalisi olduklarını vurgulamaktadır. Aslında mevcut bütün veriler Ermenilerin Kafkasya’nın yerlisi olmadığını göstermektedir.

Genellikle, literatürde Ermenilerin hangi coğrafyada yaşadıkları ve hangi ırka mensup oldukları konusunda görüş birliği yoktur. Ermeniler, zamanının güçlü devletleri olan Roma, Bizans, Araplar, Selcuk’lu ve Osmanlı İmparatorlukları tarafından işgal edilmiş ve bu devletler tarafında yönetilmiştir.[5]

Bazı araştırmacılar ise Ermenistan diye adlandırılan coğrafyada bilahare Ermeni diye anılan millet tarafından iskan edilmediği, ülkede başka bir ırka mensup değilse bile, Ermenice’den başka bir dil konuşan milletin yaşadığını iddia etmektedir.[6] Tarihlerini MÖ XVII-XX. yüzyıla kadar dayatma kompleksi içinde olan Ermeni tarihçilerden Ayvazyan, kendilerinin “4000” yıllık tarihini yazmış, ancak nedense sadece Urartu devleti konusunda geniş bilgi vermiştir. Her ne kadar Ermeni bilim adamları Urartu devletinin kendilerine ait olduğunu iddia etseler de bir çok tanınmış tarihçi bunun aksini savunmaktadır.[7]

Ermeni tarihçileri MÖ III. yüzyılda kurulmuş Alban devletinin de Ermeni devleti olduğunu iddia etmektedir. Her ne kadar Alban devleti hakkında yazılı kaynaklar günümüze Ermeni dilinde ulaşsa da bu, Albanya’yı Ermeni devleti olarak kabul etmemiz için yeterli bir gerekçe değildir. Tarihi kaynaklarda Albanya’da Kheçmatakalar, İjimakhlar, Gluarlar ve Gatlarla birlikte Türk soyları olarak bilinen Savirler, Hazarlar, Bulgarlar ve Barsillerin yaşadıkları bildirilmesine rağmen, Ermenilerin kendilerini tanıttıkları gibi Hay ve Armin soyundan bahsedilmemektedir. Azerbaycan’ın eski çağ tarihçisi olarak tanınmış Feride Memmedova Ermenilerin bu iddiasını “Azerbaycan’ın Siyasi Tarihi ve Tarihi Coğrafyası” adlı kitabında tamamen çürütmüştür.[8] Memmedova’nın kitabı yayımlandıktan sonra Alban tarihi üzerine araştırma yapanlar için yeni bir bakış açısı ortaya çıkmış ve Ermenilerin ileri sürdüğü teorilerin yanlış ve çarptırılmış olduğunu kanıtlamıştır.

Özellikle son yıllarda Ermeni tarihçiler kendi tarihlerini inanılmaz derecede abartarak, dünya medeniyetini – yazıyı, astrolojiyi, bakır ve demir madenciliğini Ermenilerin keşfettiğini kanıtlamaya çalışmaktadır.[9] Hatta dünyada insan hayatının başlangıcının Gökçe (Sevan) gölünden geldiği iddia etmektedirler.[10] 

XIX. Yüzyılın Başlarında Erivan Hanlığında Siyasi Durum

XVII. yüzyıldan başlayarak Çarlık Rusya’nın dış politikasında sıcak denizlere inme politikası ivme kazandı. Özellikle, Rusya’nın Kafkasya’ya yönelik politikası büyük önem taşıyordu. Rusya Kafkasya’nın işgal edilmesiyle sıcak denizlere inme politikasında bir adım ilerleme kaydetmiş oldu. Rusya, Kafkasya’ya yerleşme planında Ermenilere büyük önem veriyordu. Nitekim, Ermeni tüccarı Hoca Zakhar Sagradyan 1659’da elmas ve başka değerli hediyelerle Rusya’ya giderek Çar’la Ermeni tüccarlara sağlanacak kolaylıkların şartlarını görüşmüş ve 1667’de bu konuda bir anlaşma imzalanmıştı.[11]

1699’da ise İsrail Ori, Ermeni zenginlerini toplantıya çağırarak Ermeni tüccarların ekonomik durumunu görüşüyor ve bu toplantı sonucunda Rusya’nın Ermenilere yardım etmesi için I. Petro’ya müracaat edilmesine karar veriliyor. 1701’de I. Petro Ori’yi kabul ederek onlara elinden gelen her türlü yardımı yapacağına söz verdi ve 1724’de Ermenileri kendi himayesine alması hakkında kararname imzaladı.[12] Sadece I. Petro değil, selefleri de Kafkasya’da kendi kontrollerinde bir Ermeni devleti kurmak için çaba sarf etmiştir. 19 Mayıs 1783’de Grandük G. A. Potyomkin II. Katerina’ya yazdığı mektupta Ermeni devleti kurmak için fikirlerini şöyle ifade etmişti: “…Fırsat bulunca Karabağ’ı hemen Ermenilerin kontrolüne vermek ve böylece Asya’da bir Hıristiyan devleti kurmak için gerekenleri yapacağız”.[13]

Rusya Kafkasya’ya sahip olmak için XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren yeni askeri operasyonlara başladı. 1801’de Doğu Gürcistan’ı işgal eden Rusya’nın Kafkasya’ya yerleşmesi, sadece Osmanlı ve İran’ı değil, aynı zamanda İngiltere ve Fransa’yı da rahatsız ediyordu. İngiltere ve Fransa, Rusya’ya karşı savaşta İran’ı destekleyeceğini bildirdi. Bunun üzerine Avrupa devletlerinin desteğini aldığına inanan İran, Haziran 1804’de Rusya’ya savaş ilân etti. Rus ordusu 1804’de Erivan üzerine yürüdü. Birkaç ay devam eden savaş sonucunda General Sisianov Tiflis’e geri çekilmek zorunda kaldı. 1813’e kadar devam eden savaş sonucunda 12 Ekim 1813’de taraflar arsında Gülistan Antlaşması imzalandı. Antlaşma sonuçlarına göre Erivan ve Nahçivan Hanlıklarından başka Kuzey Azerbaycan Rusya tarafından işgal edildi.[14]

Erivan Hanlığı 1826 Rusya-İran savaşına kadar Azerbaycan’ın bir eyaleti olarak kaldı. Hanlık 15 bölgeye ayrılmıştı: Kırkbulak, Zengibasar, Gernibasar, Vedibasar, Şerur, Sürmeli, Derekent-Parçenis, Saatlı, Talin, Seyitli-Akhsalı, Serdarabad, Karpibasar, Abran, Dereçiçek ve Gökçe. Bölge yöneticisi-Mirbölük Erivan Hanı tarafından tayin ediliyordu.

Erivan’ın Ermenilere ait olduğunu iddia eden Ermeni tarihçileri Erivan Hanlığı’nın yönetim şeklini anlatırken Ermeni terimleri değil, Azerbaycan Türkcesinde terimler kullanması çok ilginçtir. Örneğin, Ermeniler, şehir yöneticisine-darug, yardımcılarına ise yüzbaşı ve çavuş, pazarları kontrol edene pazarbaşı[15] diyorlardı. Ancak bu kelimelerin hiç biri Ermenice değildir.

Ermeni Piskoposu Hovannes, 1410’dan 1827’ye kadar Erivan Hanlığı’nın 49 Azerbaycan Türkleri Hanı tarafından yönetildiğini belirtmiştir. Bu bilgiler Ermeni Sovyet Ansiklopedisi’nde de yer almaktadır.[16]

Gülistan Antlaşması’nın şartlarını kabul etmeyen İran, 1826’da Rusya’da Dekabristlerin[17] isyan etmeleri sonucunda siyasi görüş ayrılığının ortaya çıkacağını düşünerek 16 Temmuz 1826’da savaşa başladı. İran, savaşın ilk aylarında bazı başarılar elde etse de Rus ordusu karşısında dayanamayarak geri çekildi ve 10 Şubat 1828’de Türkmençay Antlaşması imzalandı. Gülistan Antlaşması ile Kuzey hanlıklarını kaybeden İran, Türkmençay Antlaşması’yla Erivan ve Nahçivan Hanlıklarını da kaybetti. Böylece, Rusya Kafkasya’nın işgalini tamamladı.

İşgal Sonrası Durum: Ermeni Göçü ve Yönetim Değişikliği

Türkmençay Antlaşması Azerbaycan Türkleri için yaklaşık 200 yıllık bir ayrılığının değil, aynı zamanda onların yüzyıllardır yaşadıkları ata yurtlarından zorla göç ettirilmesinin de başlangıcı oldu. Türkmençay Antlaşması şartlarına göre Erivan ve Nahçivan Hanlıkları Rusya’ya verildi. Barış antlaşması imzalandıktan hemen sonra İran’da yaşayan Ermeniler Erivan Hanlığı’na göç etmeye başladılar. Bunun için onlara her türlü kolaylık sağlanıyordu. Türkmençay Antlaşması’nın XV. maddesine göre İran Ermenilerinin Erivan Hanlığı’na göç ettirilmesine kolaylık sağlıyordu. Antlaşmanın XV. maddesinin şartlarına göre “Şah Hazretleri… Azerbaycan eyaletinin bütün ahalisini ve memurlarını tamamen affeder. Bundan başka o, memur ve sakinlere bu günden başlayarak kendi ailesiyle İran vilayetinden Rusya’ya serbestçe geçmek, hükümet ve yerel yönetimin hiçbir engeli olmadan onların satılık malına, yük ve eşyalarına her hangi gümrük ve vergi alınmadan menkul emlâkını götürmek için bir yıl süre veriliyor. Gayrimenkulları ise satmak veya onun hakkında karar vermesi için beş yıllık süre tanınıyordu.”[18] Bununla da Ermenilerin Kafkasya’ya göç etmelerine hukuki dayanak sağlanmış oldu.   

İran’ın Rusya ile savaşta yenilgiye uğraması Erivan Hanlığı’nda yaşayan Azerbaycan Türklerinin tarihini değiştirdi. Savaş meydanında olan Azerbaycan Türklerinin yaşadığı 420 köy harabeye döndü. Bu köylerin bir çoğu Rus ordusu ile işbirliği yapan Ermeni çeteleri tarafından yağmalandı. Kırkbulak’ta 32, Zengibasar’da 8, Gernibasar’da 48, Vedibasar’da 33, Derekent-Parçenis’de 8, Saatlı’da 5, Talin’de 35, Serdarabad’ta 9, Karpibasar’da 12, Abaran’da 60, Dereçiçek’te 33, Gökçe’de 90 ve Dereleyez’de 46 köy haritadan silindi. Bu bölgelerde boşaltılan Azerbaycan Türklerinin yaşadığı köylerinin dışında 105 köye ise İran’dan göç eden Ermeniler yerleştirildi.[19]

Rusları kendilerinin kurtarıcısı olarak karşılayan Ermeniler, gönüllülerden oluşan silahlı birlikler kurarak Rus ordusu ile birlikte İran ve Osmanlıya karşı savaştı.[20] Kafkasya’nın işgal edilmesinden sonra Çarlık Rusya’nın güney sınırlarının güvenliğini sağlamak için Kafkasya Ordusu Baş Kumandanı General Paskeeviç Aras sahili boyu, Pembek-Şoragel’e ve Gökçe gölü sahiline Rusları yerleştirmek için 5 Ocak 1829’da Çar’a mektup yazarak izin istemişti.[21] Ama bu plan hayata geçmedi ve Rusların yerine İran ve Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermeniler Erivan Hanlığı’na, Nahçivan ve Karabağ’a göç ettirildi. Ermenilerin Kafkasya’ya göç ettirilmesi ile uğraşan Rus subayı Şavrov konuyla ilgili olarak şöyle yazmıştı: “1826–1828 savaşından sonraki iki yılda Kafkasya’ya 40 bin İran Ermenisi, 84 bin Osmanlı Ermenisi göç ettirilmiş ve onlar Ermeni milletinin çok az olduğu Yelizavetpol (Gence) ve Erivan eyaletlerine yerleştirilmiştir. 1830’da Kafkasya’da yaşayan 1.300.000 Ermeninin bir milyonu buranın yerlisi değildir ve sonradan bölgeye göç ettirilmiştir”.[22] Ermeni araştırmacıları da Ermenilerin Kafkasya’ya göç ettiklerini onaylamaktadır. Örneğin, tarihçi Vardan Parsamyan konuyla ilgili olarak 1829-1830’da Erzurum, Kars ve Beyazıt’tan Kafkasya’ya 90 bin Ermeni göç ettiğini ifade etmektedir.[23]

Türkmençay Antlaşması imzalandıktan hemen sonra Çar Antlaşmayı onayladı ve 21 Mart 1828’de Erivan’da yönetim sistemini değiştirerek Ermeni eyaletinin kurulması için kararname imzaladı. Eyaletin yönetimi Tuğgeneral Aleksandr Çavçavadze’ye verildi. Yönetim üyeliğine ise biri Azerbaycan Türkü, biri de Ermeni olmak üzere iki subay atandı. Ermeni eyaleti aynı zamanda Erivan ve Nahçivan vilayetine ve Ordubad bölgesine (okrug) ayrıldı. Eski yönetim organları aradan kaldırıldı, Erivan, Nahçivan ve Ordubad’da polis yönetimi uygulanmaya kondu, mahkemeler kuruldu. Nahçivan ve Ordubad’da savaş zamanı Ruslara yardımcı olan bazı Beylerin yönetimine devam edildi, ancak onların yardımcıları ve danışmanları Rus subayları idi. 1828’de başlayan ıslahatlar tamamen uygulanmadı ve Rusya’nın beklediği sonuçları vermemesi üzerine Rus hükümeti 23 Haziran 1833’de kabul ettiği yeni yönetim şeklini uygulamaya koydu. Erivan eyaleti, Erivan, Şerur, Sürmeli ve Serdarabad olmak üzere dört bölgeye bölündü. Nahçivan ve Ordubad yönetimi Türk Beylerin yönetiminde kalsa da diğer bölgelerin yönetimi yine de Rus subaylarına verilmişti.[24]

Türkmençay Antlaşması sonucu Ruslar Kafkasya’ya yerleştikten sonra Osmanlı ile ilişkilerinde ciddi sorunlar ortaya çıktı. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası Osmanlıyı rahatsız ediyordu. Avrupa devletleri de Rusya’ya karşı Osmanlıyı destekliyordu. Rusya’nın sıcak denizlere inmesi Avrupa devletlerinin Orta Doğu politikasına ters düşüyordu. Nisan 1828’de Osmanlı-Rus savaşı başladı. Osmanlı iki cephede-Balkanlar ve Kafkasya’da savaşıyordu. Savaş zamanı Rus ordusuna yardım eden, silahlı birlikler kurarak Osmanlıya karşı savaşan Ermeniler Erzurum, Kars ve Van’ın Osmanlı’da kalması nedeniyle devlete ihanet ettikleri için Rusya’nın kontrolünde kalan Erivan eyaletine, Gürcistan’a ve Azerbaycan’a göç etmeye mecbur oldu.

Erivan Eyaletinin Etnik Yapısı ve 1828 Sonrası Değişiklikler.

Erivan, Rusya tarafından işgal edilmeden önce burada 169.155 kişi yaşıyordu ve toplam nüfusun %83.5’i[25] Müslümanlardan oluşmaktaydı. 1829–1831 istatistik verilerine göre işgal sonrası Ermenilerin göç etmeleriyle nüfus sayısı 241.112’ye ulaştı. Artık, Erivan eyaletinin toplam nüfusunun %58.8’i Ermenilerden oluşmaktaydı.[26]     

1916 istatistik verilerine göre Erivan’da toplam nüfusun %48’i, Zengezur’da %53.53’ü, Yeni Beyazıt’ta %42’i Azerbaycan Türklerinden oluşmaktaydı. Sürmelide 45 bin, Dereleyez’de ise 47 bin[27] Azerbaycan Türklerinin yaşadığı bildirilmektedir. Tabi ki Erivan eyaletinde nüfus oranının Ermenilerin lehine değişmesindeki etkenlerden biri de savaş sonrası yüzlerce köyün dağıtılması, Osmanlı ve İran Ermenilerinin göç ettirilmesi ve 1905 katliamında öldürülmesi veya sürülmesidir. XIX. yüzyılın sonlarına kadar Ermenilerin Kafkasya’ya göçü devam etti. XX. yüzyılın başlarında Erivan eyaletinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin sayısı hızla azalmaya başladı.

Kafkasya’da yaşayan Azerbaycan, Gürcü, Ermeni aydınları ve özellikle Bakü’de petrol sanayisinde çalışan proleter sınıfı Rusya’da yaşanan siyasi gelişmeleri dikkatle takip etmekteydi. Başarısız olmasına rağmen özellikle 1905 devrimi büyük yankı uyandırdı ve Ermeniler güçlü bir şekilde örgütlenmeye başladı. Çarlık Rusya’sı Kafkasya’da tutunmak için “böl ve yönet” taktiğini uygulayarak Ermenileri Azerbaycan Türklerine karşı ayaklanmaya teşvik ediyordu.

1905-1907’de Azerbaycan Türklerinin Katliamı

Osmanlı ve İran Ermenileri Kafkasya’ya ve özellikle Erivan Hanlığı’na yerleştikten sonra bölgenin nüfus dengesi onların lehine değişti.  XVIII. yüzyıldan itibaren devlet kurmak için yoğun faaliyete başlayan Ermeniler, uygun ortamı bulmakta zorlanmadı. XX. yüzyılın başlarında Rusya proletaryasının ayaklanması eyaletlerde de büyük yankı uyandırdı. Ermeniler, Çar yönetiminin Kafkasya’da zayıflamasını fırsat bilerek Erivan eyaletinde, Zengezur, Bakü, Şamahı, Gökçe, Mehri, Kafan, Eçmiadzin, Zengibasar ve Karabağ’da Azerbaycan Türklerine karşı savaş açtı.

1905 olaylarının tanığı olan ünlü Azerbaycan yazarı Mehmet Seyit Ordubadi facianın baş vermesinin nedenlerini söyle ifade etmektedir:

-Taşnaksutyun komitelerinin diktatör yönetimi uygulaması ve bu nedenle her iki halk arasında silahlı çatışmaların başlaması.

-1905 Rusya devrimi zamanı yerel Çar yönetiminin zayıflaması ve olaylarda Ermenilerin lehine çifte standart uygulaması.

-Müslüman halkın bilgisizliği ve gelişen siyasi olaylardan habersiz olmaları.[28]

Taşnaksutyun Komitelerinin silahlı çatışmalara başlamasının en önemli nedenlerinden biri de Erivan ve civarında yaşayan Azerbaycan Türklerinin sayısını azaltmak ve burada bir Ermenistan devleti kurmak idi[29]. Silahlı çatışmalar 23 Mayısta başladı ve 31 Mayısa kadar devam etti. Bu çatışmalarda Ermenilerin tarafında olan yerel yönetim Azerbaycan Türklerinin katledilmesine göz yumuyordu.

9 Haziran 1905’de silahlı Ermeni çeteleri Eçmiadzin iline bağlı Tekye köyüne hücum ederek köy ahalisini öldürmüş, çok az insan hayatını kurtarabilmiştir. Birkaç günde Eçmiadzin ilinde 9 Türk köyü yağma edildi ve boşaltıldı. Kafan’da Kerhane, Gatar, Helec, Saldaşlı, İncevar, Daşnov köylerinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin bir çoğu öldürüldü, köyler yağmalandı.[30] Gümrü ve civar köylerde yaşayanlar da Ermeni katliamından kurtulamadı. Saggarsu’ya hücum eden Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları öldürmeye başladı. Köy imamı Molla Hasan Efendi Kuranı elinde tutarak Ermenilerin kadın ve çocuklara dokunmamaları için yalvarsa da bir sonuca ulaşamadı. Köy yağmalandı, insanlar katledildi. 1905–1907 katliamından hayatını kurtarabilen insanlar İran’a ve Türkiye’ye göç etti. Silahlı Ermeni çeteleri girdikleri her köyü işgal ederek, Azerbaycan Türklerini öldürüyor ve kovuyorlardı. Onların başlıca gayesi bölgede Azerbaycan Türklerinin sayını azaltmaktı.  

1905 proleter harekâtın başarısızlıkla sonuçlandığını gören Ermeniler Azerbaycan Türklerine yönelik saldırılarına devam ederek Zengezur köylerine saldırdılar. 9 Ağustos 1906’da Ermeniler Rus ordusunun desteği ile Okucu-Şabedek köyüne hücum ettiler. Ermeni ve Rus askerlerinin hücumuna birkaç gün karşı koyduktan sonra civar köylerden yardım gelmediği için Okucu-Şabedek köyü boşaltıldı[31].

Ermeni çetelerinin Azerbaycan Türklerine karşı uyguladığı güç politikası sonunda XX. yüzyılın başlarından itibaren Erivan eyaletinde Azerbaycan Türklerinin yaşadığı köy ve insan sayısı azaldı. Örneğin, 1886–1897 yılları arasında Erivan eyaletinde Azerbaycan Türklerinin nüfus artışı 40 bin kişi olduğu halde 1906–1916 yıllarında (1886 istatistiklerine göre Ermenilerden 61 bin kişi fazla olmasına rağmen) sadece 17 bin kişi olmuştur.[32]

1905–1906 katliamları sonucu binlerce Azerbaycan Türkü öldürüldü veya göç ettirildi. Ermeni çeteleri ve Rus askerlerinin ortak hareket planı beklenen sonuçları vermese de Erivan eyaletinde bir çok Türk köyü işgal edildi. Ermeniler yarım kalmış planlarını 1918’de yeniden hayata geçirmeye başladı.

Kafkasya’da Siyasi Durumun Değişmesi ve 1918 Katliamı

Ekim 1917 devriminin sonuçları Kafkasya’da siyasi durumu kökünden değiştirdi. Bolşeviklerin barış bildirisi ve “Rusya Halklarının Hukuk Beyannamesi” yayınlandıktan sonra Bolşeviklerin Azerbaycan’a karşı tutumu bağımsızlığını kazanması için yardımcı olmayacakları, aksine engel olacakları ortaya çıktı. Buna karşılık Azerbaycan Bolşevikleri Ekim devrimine umutla bakıyordu ve Bakü’de propagandalarına hız verdiler. Azerbaycan’da Bolşeviklerin siyasi desteği zayıftı ve 22 Ekimde Bakü Sovyet’ine yapılan seçimlerde sadece 3770 oy alabilmişti. Azerbaycan’ın siyasi hayatına yeni giren Müsavat Partisi ise toplam oyların yaklaşık %40’ını almıştı.[33] Müsavat Partisinin başarısı Bolşevikleri rahatsız ediyordu. Rusya’nın geleneksel Kafkasya politikasını yeni bir ideoloji perdesi altında hayata geçiren Bolşevikler siyasi altyapı çalışmalarına hız verdi. Özellikle Bakü’nün petrol sanayi merkezi olması nedeniyle Bolşevikler her hangi bir yolla Azerbaycan’ı ele geçirmek ve kontrol altında tutmak istiyordu.

Ermeni Taşnaklar ve Bolşevikler Ekim devriminden hemen sonra Lenin’in imzasıyla “Batı Ermenistan Hakkında” beyanname yayınlanmasını başardılar.[34] Bu, Bolşevik hükümetin Ermeni meselesine olan ilgisinin bir sonucuydu. Beyannamenin imzalanmasından sonra “Büyük Ermenistan” kurulmasında bir engel olarak görünen Erivan eyaleti ve başka bölgelerde yaşayan Azerbaycan Türklerini bölgeden tamamen çıkarmak veya hiç değilse sayılarını çok aza indirmek gerekiyordu. Ekim devriminden sonra Kafkasya’da gelişen siyasi olayları dikkate alan Taşnaklar Erivan, Zengezur ve başka bölgelerde Azerbaycan Türklerine karşı silahlı eylemlere başladı. Birinci Dünya Savaşında Brest-Litovsk Antlaşması gereğince Kafkasya cephesinden geri çekilen Rus orduları silah ve cephaneyi Ermenilere bırakmıştı. Kafkasya’da askeri ve siyasi durum çok ciddi idi ve gelişen olaylar bir merkezden yönetilmiyordu.

5 Mart 1918’de Baku’de ilk silahlı çatışma başladı ve başka bölgelere de yayıldı. Özellikle de Erivan, Zengezur ve Gökçe’de yaşayan Azerbaycan Türkleri için büyük tehlike ortaya çıktı. Antranik’in komutanlığında Ermeni silahlı çeteleri Gökçe’de Çamırlı, Medine, Anağızoğlu, Kışlak, Gulalı, Küsecik, Alçalı, Küçük Karakoyunlu ve Delikardeş köylerine hücum ederek bir çok Müslüman’ı katlettiler. Bu katliama katılan Yarbay Vahram “kahramanlığını” şöyle ifade etmişti. “Ben hiçbir şeyin farkına varmadan Basarkeçer ahalisini mahvettim. Ancak bazen kurşunları kullanmak istemiyordum. Bu köpekleri öldürmenin en kolay yolu şudur ki, savaş sonrasında sağ kalanların hepsini kuyuya atıp üzerlerine ağır taşlar atmak gerekiyor ki onlar sağ kalmasınlar. Ben de aynen böyle yaptım. Bütün erkekleri, kadınları ve çocukları kuyulara attım, kuyunun ağzını taşlarla kapatarak onları ölüme terk ettim”.[35]

Ermenistan bağımsızlığını ilan edene kadar Taşnak komitelerinin silahlı birlikleri, daha sonra da resmi hükümet ordusu Azerbaycan Türklerini katletmeye devam etti. Rusya Genel Meclisi, Bolşevikler tarafından dağıtıldıktan sonra Kafkasya üyeleri 23 Şubat 1918’de “Mâverây-ı Kafkas Komiserliği”ni kurdular. Bu Komiserlik Kafkasya’nın yüksek hakimiyet organı olmalıydı. Ama Mâverây-ı Kafkas Komiserliği üyeleri arasında Kafkasya’nın dış politikası konusunda büyük anlaşılmazlıklar ortaya çıktı. 22 Nisan 1918’de “Kafkasya Bağımsız Federe Devleti” ilân olunduysa da taraflar arasında çekişmelerin devam etmesi üzerine 28 Mayıs 1918’de Ermenistan bağımsızlığını ilan etti ve Taşnaklar 1918’de Kars vilayetinin ve Erivan eyaletinin bir kısmını müttefik ordulardan almayı başardılar.

1918’de Kafkasya konusunda Türkiye, İngiltere ve Almanya arasındaki anlaşmazlığı fırsat bilen Antranik Zengezur’a saldırdı. Hazırlıksız yakalanan köy ahalisi Karabağ, İran ve Erivan’a giderek canlarını kurtarabildi. Eylül ayından itibaren Zengezur üzerine hücumlar yeniden başladı. Rut, Darabe, Agadu ve Bagudı köyleri tamamen dağıtıldı, Arkhalı, Şyagur, Melikli, Pulkent, Şeki, Kızılcık köyleri ise zarar gördü. Bu köylerde toplam 500 kişi Ermeniler tarafından öldürüldü.[36] 1918 sonlarında ise Zengezur’da Azerbaycan Türklerinin yaşadığı 115 köy dağıtıldı. Toplam 7739 kişi olmak üzere 3257 erkek, 2276 kadın ve 2196 çocuk öldürülmüştü.[37] Antranik, Khmbapet Dro ve Hamazasp’ın silahlı çeteleri köyleri yakmış, insanları öldürmüş veya zorla göç ettirmişti. Ağustos 1918’de Iğdır ve Eçmiadzin’de 60 köy Dro’nun silahlı çeteleri tarafından yağmalandı.

1918–1920 Taşnak iktidarı zamanı Ermenistan’da yaşayan 575.000 Azerbaycan Türkünün 565.000’i katledilmiş veya zorla göç ettirilmişti. Bazı Ermeni araştırmacıları da bu verileri onaylamaktadır: “1920’de Sovyet hükümeti zamanı Taşnakların yürüttüğü politika sonucu burada 10.000 kişiden biraz fazla Türk kalmıştı. 1922’de 60.000 göçmen geri döndükten sonra Azerbaycan Türklerinin sayısı 72.596 kişi olmuştur”.[38]

1918-1920’de Azerbaycan Türklerinin katledilmesi veya zorla göç ettirilmesi 1905 katliamının devamı idi. Bu süre zarfında Ermeniler ciddi bir teşkilatlanma sürecine girmiş, silahlanmış ve propaganda faaliyetlerini genişletmişti. 1918’de Ermenistan (Ararat) Cumhuriyetinin kurulmasıyla Ermenilerde milli kimlik ve devlet anlayışı ivme kazandı. İki yıllık (Mayıs 1918-Kasım 1920) Taşnak iktidarı zamanı Azerbaycan Türklerinin % 60’ı öldürüldü.[39] Azerbaycan ve Gürcistan’a karşı savaşan Taşnaklar ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak çok kötü duruma düşürdüler. Taşnaklar inatla Gürcistan’dan Borçalı ve Ahılkeleyi, Azerbaycan’dan ise Karabağ, Nahçivan ve Gence eyaletinin bir kısmını talep ediyordu. 1918 katliamı 1905 olaylarının devamı ve 1930, 1949–1953, 1988 katliamının temeli oluşturdu.

     

Sovyet Ermenistan’ ın Milli Politikası

Kasım 1920’de Ermenistan Cumhuriyeti Bolşevikler tarafından devrildi ve Sovyet hükümeti kuruldu. Milli birlik ve beraberlik ideolojisi gereğince Ermenistan’dan zorla göç ettirilmiş Azerbaycan Türkleri geri getirilmeye başlandı. Ermenistan Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı Myasnikyan 27 Nisan 1922’de İran hükümetine yazdığı bir mektupta İran’a göç etmiş Azerbaycan Türklerinin geri dönmeleri için onlara yardım etmelerini, ulaşım ve gerekli belgelerin verilmesinde kolaylık sağlamalarını rica etti. Rusya’nın İran Büyükelçiliği bu nedenle özel komisyon kurdu. Komisyon aracılığıyla Zengibasar ve Gemerli ahalisi geri döndü ve döndüklerinde çok ciddi sorunlarla karşılaştı. Taşnak hükümeti onların menkul ve gayrimenkul emlaklarını müsadere etmişti ve birçok insan geri dönmek istemiyordu. Ancak daha sonra Ermenistan Askeri Devrim Komitesi göçmenlerin geri dönmelerine kolaylık sağlamak amacıyla bu kararı yürürlükten kaldırdı ve Sovyet hükümetinin hayatlarına garanti verdikten sonra Azerbaycan Türkleri geri dönmeye başladı. Geri dönen Azerbaycan Türklerini yerleştirmek için Dışişleri Komiserliği ve Adalet Komiserliği özel program hazırladılar. Azerbaycan Türkleri arasında siyasi propagandanın daha geniş yapılması için Süleyman Nuri Ermenistan Devrim Komitesine üye seçildi.[40] Nuri, İran’a giderek Sovyet hükümetinin göçmenlere yardım edeceğini, Taşnak hükümeti zamanı yaşamış oldukları zulmü ve haksızlıkları bir daha yaşamayacaklarını anlatıyordu. Anavatandan zorla göç ettirilmiş insanlar geri dönmesi sonucunda 1922’de onların sayısı 77767, 1931’de ise 105838 olmuştu.[41]

Myasnikyan, Khorhurdayin Hayastan (Sovyet Ermenistan’ı) ve Hayastanı Karmir Banak (Ermenistan Kızıl Ordusu) gazetelerinde yazdığı makalede Taşnak hükümetinin devrilmesi ve Sovyet hükümetinin kurulmasında Azerbaycan Türklerinin de büyük emeği olduğunu ve Abbaskulu Şadlinski’nin komutanlık ettiği “Kırmızı Tabur”un Taşnaklara karşı kahramanca mücadele verdiğini ifade etmiştir.[42]

Ermenistan Devrim Komitesi geri dönen Azerbaycan Türklerinin barınmaları ve sosyo-kültürel faaliyetlerini ön plana çıkardı. Sovyet hükümetinin ilk yıllarında Leninakan, Kirovakan ve Dereçiçek’te eğitim kursları düzenlendi. Hatta Ermenistan Halk Komiserleri Sovyeti Başkanı Sarkis Kasyan Ermenilerin yaşadığı bölgelerde Ermeni dilinin, Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölgelerde ise Azerbaycan Türkcesinin devlet dili olması konusunda kararname imzaladı. Azerbaycan Türklerinin toplu yaşadıkları Amasya, Basarkeçer, Vedi, Karabağlar, Zengibasar ve Krasnoselo illerinde Azerbaycan Türkçe’si devlet dili olarak kullanılmıştır. Bu illerde 1953’e kadar İl Parti Başkanları ve İl Sovyetleri Yönetim Başkanları Azerbaycan Türkleri olmuştur. 1921’de Rençber, Zengi, Kızıl Şafak ve Komünist, adlı gazeteler yayınlanmıştır. Bundan başka Sovyet Ermenistan’ı adlı bir gazete de basılmıştır. 1925’den başlayarak Ermenistan Komünist Partisi, Erivan Bölge Komitesinin, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yayınları arasında Azerbaycan Türkcesinde kitaplar ve broşürler yayınlanmaya başladı.[43]

1920–1935 tarihleri arsındaki dönemi araştırırken dikkati çeken bir noktaya açıklık getirmekte yarar vardır. Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile birleştirilmesini talep eden Ermenistan hükümeti buna paralel olarak Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin bazı haklar tanıdı. Bu hakları öne sürerek görüşme masasında Azerbaycan hükümetinden Dağlık Karabağ konusunda taviz vermeyi talep edeceklerdi. Yapılan uzun tartışmalardan sonra Karabağ’ın Ermenistan ile birleştirilmesi talebi reddedildi. Ancak Karabağ’a özerklik statüsü verildi. Karabağ’ın Ermenistan ile birleştirilmesi başarısızlıkla sonuçlandıktan hemen sonra Ermenistan hükümeti Azerbaycan Türklerine tanıdığı bir çok hakları geri aldı.

Ermenistan hükümeti Azerbaycan Türklerine ait her ne varsa onları ortadan kaldırmaya, tarih sayfasından silmeye çalışıyordu. 1935’e kadar Ermenistan’da köy, kasaba ve coğrafi yer adlarının % 95’i Azerbaycan Türkcesinde idi. Bu iddiamızı Çar Rusya’sı zamanı hazırlanmış askeri haritalar doğrulamaktadır.[44] Burada yaşayan Azerbaycan Türklerini kendi geçmişlerinden uzaklaştırmak için öncelikle yaşadıkları bölgelerin adlarını değiştirmek gerekiyordu ve Ermeniler zaten bu işe daha XIX. yüzyılda başlamıştı. Örneğin, 1828’de İrevan-Yerevan, 1837’de Kever-Nor-Beyazıt, 1840’da ise Gümrü-Aleksandropol olarak değiştirilmişti.

Ermenistan Yüksek Sovyeti kararı gereğince Azerbaycan Türkcesinde olan coğrafi yer adlarının resmi olarak değiştirilmesi 1935’de başladı. Ne yerli Azerbaycan Türk halkından, ne de Azerbaycan devletinden konuyla ilgili ciddi itirazlar gelmediğini gören Ermenistan hükümeti, 1988’e kadar bu konuda 18 karar daha imzaladı.[45] Köy, kasaba ve coğrafi adlar belirli bir plana uygun olarak değiştiriliyordu.

1. Azerbaycan Türklerinin tarihi geçmişini ve soyunu bildiren yer adları: Örneğin, Aşağı Türkmenli-Lusagyuğ (Eçmiadzin), Gorçulu-Mrgaşad (Hoktemberyan), Serdarabad-Hoktember (Hoktemberyan), Bayandur – Vağadur (Gorus), Şirvancıg – Lernakert (Artik).

2. Bazı köy ve kasaba adları Azerbaycan Türkcesinde olduğu gibi Ermenice’ye çevrilmiştir: Örneğin, Armutlu-Tandzut (Hoktemberyan), Taşkala-Karaberd (Ani), Derekent-Dzoraguyğ (Gugrak), Dereçiçek-Tsakhadzor (Razdan), Göl-Liçk (Martuni), Güllübulak-Vardakhpyur (Gukasyan).

3. Bazı köy ve kasaba adları Sovyet hayat tarzına uygun “dostluk ve kardeşliği” simgeleyen adlarla değiştirilmiştir: Örneğin, Karakışlak-Dostluk (Masis), Sultanabad-Şurabad (Amasya), Cücekent-Kızılşafak (Kalinin), Aşağı Necili-Sayat-Nova (Masis), Çanakçı-Sovetakert (Ararat).

4. Bazı köy ve kasaba adlarını Azerbaycan Türkcesinde olduğu gibi ancak Ermenice telaffuza uygunlaştırmakla değiştirilmiştir: Örneğin, Derabbas-Derbas (Sisian), Deliler-Dalar (Artaşat), Eleyez-Aragats (Talin), Erevus-Arevis (Sisian),  Cabud-Kapuyt (Ezizbeyov), Çırpılı-Crapi (Ani).

5. Bazı köy ve kasaba adlarının önünde gelen “Yukarı”, “Aşağı”, “Büyük”, “Küçük” kelimeleri Ermenice’ye çevrilerek “Verin”, “Nerkin”, “Mets”, “Pokr”olarak kullanılmıştır: Örneğin, Yukarı Zağalı-Verin Zağalı (Vardenis), Aşağı Zeyve-Nerkin Zeyve (Eçmiadzin), Büyük Kepenekçi-Mets Kepenekçi (Akhuryan), Küçük Şiştepe-Pokr Şiştepe (Gukasyan).

6. 1935’e kadar değiştirilen köy ve kasaba adları Ermenistan Yüksek Sovyetinin kararı olmadan değiştirilmiştir: Örneğin, Bebirli-Bartsraşen (Ani), Deymedağlı-Şrvenants (Kafan), Tovuzkala-Berd (Şemşeddin), Şirabad-Prakar (Eçmiadzin). Bazen de iki köyü birleştirmekle birinin adını yok ediyorlardı: Örneğin, Ağtala (Kamo), Rehimabad (Masis), Kamışlı (Vardenis).

Azerbaycan Türklerinin simgesi olan köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi ile paralel olarak Ermenistan hükümeti 1930-1937’de Stalin’in uyguladığı komünizm için her türlü tehlikeyi yok etme politikasını öne sürerek binlerce Azerbaycan Türkünü Orta Asya’ya sürdü. Onlarca köy tamamen boşaltıldı.[46]

1923’de Dağlık Karabağ’a Azerbaycan merkezi yönetimine bağlı özerklik statüsü verilse de Ermeniler Karabağ’ın Ermenistan ile birleştirilmesi konusunu her zaman gündemde tutmayı başardılar. 1918–1923 yıllarında gelişen olaylarda önce bağımsız Azerbaycan hükümeti, sonra da Sovyet Azerbaycan’ı hükümeti Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin hayatını garanti altına almak için hiçbir girişimde bulunmadı. Birinci hükümet 18 aylık iktidarı boyunca içinde bulunduğu zor şartlardan dolayı bunu yapmaya zaman bulmadı. Ancak Sovyetler zamanı sosyalist ideolojiyi benimseyen Azerbaycan Bolşevikleri, Dağlık Karabağ’a özerklik statüsü verilmesi görüşmelerine başlarken Ermenistan’ın Zengezur ve Gemerli bölgesinde toplu halde yaşayan Azerbaycan Türklerine de özerklik verilmesi konusunu hiç tartışmadılar.

Karabağ’ın Azerbaycan yönetimine bağlı kalması gerçeği ile Ermeniler hiçbir zaman barışmadılar. Nitekim, 1945’de Ermenistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Arutyunov Stalin’e mektup yazarak Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a verilmesini rica etti. Stalin, bu konuyla ilgili Azerbaycan Komünist Partisi Genel Sekreteri Bağırov’un da görüşlerini almayı tercih etti. Bağırov, Stalin’e yazdığı mektupta prensip itibarıyla buna karşı olmadığını, ancak buna karşı Ermenistan, Gürcistan ve Dağıstan’da Azerbaycan Türklerinin toplu yaşadıkları bölgelerin Azerbaycan’a verilmesi gerektiğini ifade etti. Ermeniler bu koşullar altında Karabağ’ın Ermenistan’a verilmesinin bir anlamı olmadığını bilerek konuyu kapattı.[47] Ermenistan hükümeti Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile birleştirilmesi konusunu 1964’de Mikoyan ve Ermenistan Komünist Patisi Genel Başkanı, Khuruşov’la görüşünde Kırım’ın Ukrayna’ya verildiğini örnek göstererek Dağlık Karabağ’ın da Ermenistan ile birleştirilmesini istedi. Khuruşov ise cevabında “Size Dağlık Karabağ’dan Ermenistan’a taşınmanız için 24 saat ve 12 bin askeri kamyon vermeye hazırım”[48] demiştir. Her ne kadar Karabağ konusunda merkezi yönetimden olumlu cevap almasalar da Ermeniler bu konuda hiçbir zaman taviz vermediler ve propaganda faaliyetlerine devam ettiler.

Azerbaycan Türklerinin zorla göç ettirilmesine 1905-1906’da başlandı. Ermeni ve Rus silahlı çetelerinin saldırıları sonucu binlerle insan öldürüldü veya mecburen göç etmek zorunda kaldı. Göçün ikinci dalgası 1918-1920’de, üçüncüsü 1948-1953’de, dördüncü ve son göç ise 1988-1989’da yaşandı.

Ermenistan hükümeti nüfusunun az olduğunu ileri sürerek yurt dışında yaşayan Ermenileri Ermenistan’a yerleştirmek için 1945’den itibaren geniş propaganda faaliyetine başladılar. “Nüfus artışı programı” Azerbaycan Türklerinin aleyhine “başarıyla” sonuçlandı. Ermenistan’dan zorla göç ettirilen Azerbaycan Türklerinden daha az sayıda Ermeni kabul edildi. Gerçek amaç nüfus artırmaksa Azerbaycan Türklerine karşı mecburi göç planı uygulanmadan da dışarıda yaşayan Ermenileri yerleştirmek mümkündü. Ancak Ermenilerin amacı Türksüz bir Ermenistan kurmak idi. Dışarıda yaşayan Ermenilerin Ermenistan’a göç ettirilmesi için uygun ortam 1943’de Tahran konferansında ortaya çıktı. Ermeni diasporası Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov’a müracaat ederek İran’da yaşayan Ermenilerin Ermenistan’a göç etmeleri için izin istedi. Molotov Stalin’le görüştükten sonra izin verildi. Bu konuyla ilgili olarak SSCB Bakanlar Konseyi Azerbaycan’da kırsal alanların kullanımı, tarıma elverişli bölgelerin kurulması ve yurt dışında yaşayan Ermenilerin göç ettirilerek Ermenistan’dan göç eden Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölgelere yerleştirilmesi için 23 Aralık 1947 tarih 4083 No’lu “Ermenistan SSCB’den köylülerin ve başka Azerbaycan ahalinin Azerbaycan SSCB’nin Kur ve Aras ovalığına göç ettirilmesi hakkında” ve 10 Mart 1948 tarih 754 No’lu “Göç ettirmenin şartları hakkında” iki karar verdi.[49] SSCB Bakanlar Konseyinin kararı gereğince Azerbaycan Türkleri üç aşamada- 1948’de 10 bin, 1949’da 40 bin, 1950’de ise 50 bin kişi göç etmeli idi. Toplam 100 bin kişinin göç ettirilmesi planlanmıştı. Bu karara karşı Azerbaycan hükümetinden hiç kimse itiraz etmedi, sadece Bakanlar Konseyi Başkanı Kuliyev Molotov’a mektup yazarak Ermenistan’dan göç ettirilen Azerbaycan Türkleri Kur, Aras ovalığına değil, coğrafi bakımdan onların yaşadıkları ortama daha uygun olan Azerbaycan’ın kuzey bölgelerine veya Bakü’ye yakın yerlere göç etmelerine izin verilmesini istedi. Ancak Kuliyev’in bu mektubu cevapsız kaldı ve Azerbaycan hükümeti 14 Nisan 1948 tarih ve 455 Nolu kararı ile SSCB Bakanlar Konseyinin kararlarını uygulamaya koydu.

1 Kasım 1948’e kadar Ermenistan’dan Azerbaycan’a 7747 kişi göç ettirildi. Aynı yıl 2384 kişiden oluşan 429 aile de kendi başına Ermenistan’ı terk ederek Azerbaycan’a geldiler. Aralık ayına kadar ise toplam 11007 kişi Azerbaycan’a göç etti. Göçmenleri Azerbaycan’da barındırmakta bazı sorunlarla karşılaşan hükümet SSCB Bakanlar Konseyine müracaat ederek 1949’da 12–15 bin kişinin göç ettirilmesini istedi. Ermenistan hükümeti ile görüştükten sonra 1949 yılında toplam 15713 kişinin göç ettirilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Bunlardan 5420 kişi ilkbaharda, 10293 kişi ise sonbaharda göç ettirilmeli idi. Ancak SSCB Bakanlar Konseyi Ermenistan ve Azerbaycan arasında varılmış anlaşmaya itiraz ederek 1949’da toplam 40 bin kişinin göç ettirilmesini talep etti ve konuyla ilgili Bakanlar Konseyine rapor verilmesini istedi. Kuliyev, SSCB Bakanlar Konseyi Başkan Yardımcısına müracaat ederek ciddi sorunlarla karşılaştıklarını ve 1949 yılında toplam 10 bin kişinin göç ettirilmesini talep etti. 1953’e kadar devlet 53 bin kişiyi Azerbaycan’a göç ettirdi. Bir o kadar da kendi başına göç ederek Azerbaycan’a yerleşti.[50] Göçmenleri yerleştirmek için Azerbaycan’da hiçbir altyapı işleri tamamlanmamıştı. İnsanların barınacak yerleri ve yiyecekleri yoku.

Stalin’in ölümünden sonra göç durduruldu ve daha sonra göç edenlerin bir çoğu geriye dönmeye başladı. Arşiv belgelerinin araştırılmasından Ermenistan’dan Azerbaycan’a 100 bin kişi değil 144.654 kişi göç ettirilmiştir.[51] Göç ettirilen bu insanların yaklaşık 1/3’i açlık ve hastalık gibi nedenlerden hayatını kaybetmiştir.[52] Zorla göç ettirilen 144.654 kişiden hiç biri Karabağ’a sokulmadı. Göçmenlerin bazıları Karabağ’a yerleşmek isteseler de devlet güç kullanarak onları geri götürdü. Örneğin, birkaç aile Martuni ilinin Gişi ve Hunuşnak köyünde sığınsalar da Azerbaycan Göç Ettirme Komisyonunda üst düzey görevlerde bulunan Ermeniler onları zorla çıkardılar.

1949’de göç süreci başlayınca Abovyan Üniversitesinin Azerbaycan Türkcesinde eğitim veren dört fakültesi, bir yüksek okul, yüzlerce orta okul ve lise kapatıldı.[53] Bununla Azerbaycan Türklerine ait ne varsa yok edilmeye çalışılıyordu.

Ermenistan’dan Azerbaycan’a göç ettirilmiş insanların yaklaşık %45’i Stalin’in ölümünden sonra geri döndü. Hükümet ve yerel yönetim geri dönen insanlara elinden geldiği her türlü haksızlıkları yapıyor, yerleşme ve barınmalarına engel oluyordu.

1948-1953’de Azerbaycan Türklerinin zorla göç ettirilmesi olayını değerlendirirken şu sonuçları çıkarabiliriz; amaç, nüfus sayısını arttırmak değil, Azerbaycan Türklerini tamamen göç ettirmek veya hiç değilse sayılarını çok aza indirmek, Azerbaycan Türklerine ait okul, lise, yüksek okul, üniversite, kültür merkezi ve başka sosyal faaliyet merkezlerini kapatmaktı.

Ermenistan Komünist Partisi Merkez Komitesinin Ocak 1975 tarihli genel toplantısında konuyla ilgili sunulan raporlarda Azerbaycan Türklerinin boşalttığı 476 köye Ermenilerin yerleştirilmediği ve bu köylerin boş kaldığının[54] gösterilmesi bu iddiayı doğrulamaktadır.

Ermenistan hükümeti 1988’e kadar Azerbaycan Türklerine karşı her tür baskı araçlarını kullanmıştır. 1948-1953’de 100 bin kişinin göç ettirilmesi planlanmıştı ancak uygulamada bazı sorunlar ortaya çıktı ve Stalin’in ölümünden sonra ise göç tamamen durduruldu. 1960’lı yıllara gelindiğinde ise Erivan ve Ermenistan’ın bütün illerinde yüksek görevlerde bulunan Azerbaycan Türklerinin kanunsuz olarak işten çıkarılma süreci başladı.[55] 1965’de Ermenistan hükümeti Moskova’dan sözde Ermeni soykırımının 50. yıldönümünü anmak için izin aldı. 24 Nisan’da 400 bin kişinin katıldığı mitingde “Batı Ermenistan (yani Anadolu) Bizim Olmalıdır!”, “Dağlık Karabağ Bizimdir!”, “Nahçivan Ermenistan Toprağıdır! sloganlarıyla Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı gösteriler yapıldı.[56] Bu tarihten itibaren hükümetin ve Ermenilerin Azerbaycan Türklerine karşı baskıları daha da arttı. Her yıl düzenlenen anma törenlerinde Ermeni gençleri Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bazı köylere hücum ederek taraflar arasında ciddi sorunlara neden oluyorlardı. Ermenilerin iddia ettiği gibi Karabağ harekatı 1980’li yılların ikinci yarısından sonra Gorbaçov yönetiminin uyguladığı glasnost (açıklık, aleniyet) ve perestroyka’nın (yeniden yapılanma) politikasının sonucu değildir. Taşnak Komitelerinin Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı uyguladığı politika Sovyet Ermenistan’ın resmi politikası olmuştur. 1988’e kadar Ermenistan’da Azerbaycan ve Türkiye düşmanlığını anlatan yüzlerce kitap basılmıştır. Hatta ortaokul ve lise tarih kitaplarında sözde Ermeni soykırımından bahsedilmiş, Türklerin Ermenileri katlettiği ifade edilmiştir. Ermeniler “mets yegern” (büyük katliam) konusunu Ermenistan Sovyet ansiklopedisinde daha geniş olarak ele almışlardır. Nitekim, ansiklopedinin bütün ciltlerinde Türkiye’de Ermenilerin yaşadığı köylerin adı verilmiş ve köy sakinlerinin Türkler tarafından katledildiği yazılmıştır.[57] 1960’lı yıllardan başlayarak Ermenistan hükümeti gayrı-resmi olarak Ermeni yazarları ve tarihçilerini 1918–1920 Taşnak hükümetinin Ermenistan’ın milli devlet kurumu ve Karabağ’ın Ermeni toprakları olduğu propagandasını yapmaları için örgütledi. Ermeni hükümetinin örgütlediğini iddia ediyoruz, çünkü o zamanlar merkez ve yerel yönetimin izni olmadan hiç kimse bu işe kalkışamazdı, kalkışsa bile başarılı olamazdı.  

1976’da Sovetakan Grakanutyun (Sovyet Edebiyatı) dergisinin 8. sayısında editör Stepan Kurtikya’nın “Milli Özgürlük Mücadelesinin Vakayinamesi” adlı bir makalesi yayınlandı. Kurtikyan, Taşnaksutyun hükümetinin iki yıllık iktidarının Ermenilerin özgürlük mücadelesinin şerefli sayfası olduğunu, Sovyet hükümetinin ise Ermenilerin bağımsızlık tarihini silmeye çalıştığını ifade etmişti.[58] Makale büyük yankı uyandırdı, Ermenistan Komünist Partisi Merkez komitesinde tartışıldı ve Kurtikyan “ciddi” bir şekilde eleştirildi.     

1980’li yılların başlarından itibaren Ermenistan’ın ayrı-ayrı bölgelerinde Azerbaycan Türklerine karşı saldırılar başladı. 24 Nisan 1983’de Zengibasar’da (Masis) bir gurup Ermeni Azerbaycan Türklerinin düğününü basarak bir çok insanı yaraladılar. Ermeniler, Türklerinin mezarlarını dağıtmaya başladı. Bu olayı Zengibasar Emniyet Müdür Yardımcısı Anastas İskenderyan organize etmişti. Ermenilerin bu tutumu ciddi karışıklığa neden oldu. İtiraz seslerini duyurmak için Zengibasar’ın Azerbaycan Türk ahalisi Türkiye-Ermenistan sınırına toplanarak sınır hattını geçmeye çalıştılar. Moskova’nın müdahale etmesiyle çıkabilecek olaylar önlendi. Olayların sorumlusu olarak Zengibasar Komünist Parti Komitesi Başkan Yardımcısı Azerbaycan Türkü olan Memmedov görevinden alındı.[59]  Bu olaydan sonra Azerbaycan Türklerine karşı resmi hükümet dairelerinden ciddi baskılar yapılmaya başlandı. Üst düzey görevlerde bulunan Azerbaycan Türkleri görevlerinden alındı.

1988-1989’da Azerbaycan Türklerinin Katliamı ve Tehcir Edilmesi

1987 sonlarına doğru Karabağ sorununun ortaya atılmasıyla durum daha da ciddileşti, Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türkleri ciddi tehlikeyle karşı karşıya kaldı. 1987’den başlayarak Ermeniler Karabağ’ın Ermenistan’a birleştirilmesi konusunu uluslararası gündeme taşımaya başladı. 18 Kasım 1987’de Gorbaçov’un ekonomik danışmanı Abel Aganbekyan Fransa’nın L’Humanite gazetesine verdiği demeçte Karabağ’ın ekonomik ve siyasi “sorunları” hakkında bilgi vererek Karabağ’ın Ermenistan’a birleştirilmesi gerektiğini ifade etti.[60] Aganbekyan’nın bu konuşmasını Avrupa ve Amerika’daki Ermeni gazeteleri manşetten verdi. Moskova, Aganbekyan’ın verdiği demeçle ilgili açıklama yapmaktan kaçındı. Bu Ermenileri daha da cesaretlendirdi, artık, Erivan sokaklarında yapılan mitinglerde sadece Dağlık Karabağ’ın değil, Nahçivan’ın da Ermenistan ile birleştirilmesi gerektiği bildiriliyordu. 1988’de on binlerce Ermeni sokaklara çıkarak Sovyet bayrağını yaktılar ve Ermenilerin bölücü faaliyetlerini eleştirdiği için Pravda (Gerçek) gazetesinin yayınlanmasını engellediler.

20 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Halk Delegeleri Yüksek Sovyeti, bölgenin Ermenistan’a birleştirilmesi hakkında karar aldı. Azerbaycan Yüksek Sovyeti bu kararı reddettikten sonra olayların yönü tamamen değişti. Ermenistan’da yapılan mitinglerde Azerbaycan Türklerinin derhal ülkeyi terk etmeleri isteniliyordu. Mayıs ayından itibaren Ermeni silahlı çeteleri Azerbaycan Türklerinin yaşadığı köylere hücum etmeye başladı. Ermenistan güvenlik güçleri Azerbaycan Türklerine karşı yapılan saldırıları önlemektense, çetelerle birlikte hareket ediyor, Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları köyleri derhal boşaltmalarını istiyordu. Ermenistan radyo ve televizyonu da gerçek dışı haberler yayınlayarak, etnik düşmanlığı daha da alevlendiriyordu. Mayıs 1988’den itibaren Azerbaycan Türklerine karşı yapılan baskılar daha da arttı. Onlara gıda ürünleri ve günlük tüketim malları satılmıyor, hastanelerde sağlık hizmetleri verilmiyordu. Ermenilerin baskılarına dayanamayan, Azerbaycan hükümetinden hiçbir destek almayan Azerbaycan Türkleri baskılara dayanamayarak, Azerbaycan’a göç etmek zorunda kaldı. 230 bin[61] Azerbaycan Türkü yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla çıkarıldı. 1988–1989 yıllarını arasında toplam 214 kişi[62] Ermeniler tarafında katledildi. 1918 olaylarında binlerce Azerbaycan Türkünü katleden Njde’nin anısına Mart 1989’da Gafan’da dikilen anıtın açılış töreninde bir konuşma yapan Gafan İl Komünist Parti Başkanı Mkrtçyan şöyle demişti: “…Siz çok çalıştınız, ancak Ermenistan’dan Azerbaycan Türklerini çıkaramadınız. Sizin büyük arzunuzu torunlarınız yerine yetirdi. Şimdi, Ermenistan’da bir kişi olsun bile Azerbaycan Türkü kalmamıştır”.[63] Zengibasar, Vedi, Basarkeçer (Vardenis), Amasya ve Erivan’da yaşayan Azerbaycan Türkleri daha zor şartlar altında göç etmek zorunda kaldı. Ermenistan Bakanlar Konseyi eski Başkan Yardımcısı Arutyunyan’ın elebaşı olduğu silahlı Ermeni çeteleri köylere hücum ederek evleri yağmaladı, Azerbaycan Türkleri zorla göç ettirildi. 1989’da Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin tamamı Ermenilerin yaptığı zulme dayanamayarak Azerbaycan’a sığındı.

Sonuç

XIX. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan topraklarına yerleşmeye başlayan Ermeniler 1918’de Ermenistan Cumhuriyetini kurmayı başardılar. İki yıl bağımsız olan Ermenistan 1920’de Sovyetler tarafında işgal edildi ve Sovyet Ermenistan’ı kuruldu. Hem 1918-1920 döneminde hem de Sovyet Ermenistan’ı zamanı burada yaşayan Azerbaycan Türkleri zorla göç ettirildi veya katledildi. Ermeniler “Ermenistan Ermenilerindir” projesinin som aşamasını 1988’de hayata geçirebildiler. 1948–1953 ve 1988’de Azerbaycan Türklerinin zorla göç ettirilmesiyle Sovyetler Birliği Anayasasında öngörülen insan hakları, uluslararası hukuk normları ve milli eşitlik hukuku ihlal edilmiştir. 1936 SSCB ve Azerbaycan SSC Anayasalarında öngörülen (m.5) referandum yürürlüğe konmamdan 144.654 kişi göç ettirilmiş, bütün milletlerin kanun karşısında beraberliği (m. 36) temin edilmemiştir.

Ermenistan bu gün de Azerbaycan Türkleri ve Türkiye’ye karşı toprak talepleri ileri sürmektedir. Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesiyle bir milyondan fazla insan yaşadıkları topraklardan kovulmuştur.

Ermeni mezaliminin bir başka yüzü olan ve üzerinde pek durulmayan Azerbaycan Türklerinin yaşadığı katliam konusu gündeme getirilmeli ve Azerbaycan Türklerinin hak sesi dünya kamuoyuna duyurulmalıdır. Yıllardır hiç durmadan artan sözde Ermeni soykırım kışkırtmacılığı tarihi gerçekleri saklamak ve saldırgan tutum sergilemek dışında hiçbir amaca hizmet etmiyor. Bu nedenle, Ermeni mezalimini unutmamak ve sözde “tarih dersi” vermek isteyenlere gerçek tarihi anlatmak, bu güne kadar üzerinde pek durulmayan konularda odaklanmak gerekmektedir. Kuşkusuz, bu araştırmalar salt araştırma olarak kalmamalı daha sistematik çalışmalara da ön ayak oluşturabilmesi için çaba sarf edilmelidir.


[1] İ. Memmedov ve S. Asadov, Ermenistan Azerbaycanlıları ve Onların Acı Kaderi, Bakü, Azerbaycan Yayınevi, 1992,  s. 8.
[2] Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız: Kirakos Gandzaketsi, İstoriya Armenii, Eski Ermenice’den çeviren: T. Ter-Grigoryan,  Bakü, 1946.  Suren Ayvazyan, İstoriya Rossii. Armyanskiy Sled, Moskova, Kron-Press Yayınevi, 2000.
[3] Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi,  İstanbul, 1987, Belge yayınları,  s. 3-4.
[4] Şenol Kantarcı, Ermeni Sorunu: “Ezilmiş Millet Kimliğiyle Meselenin Psikolojik Boyutu,  Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 2001,  Yıl 7, Sayı 37,  s. 510.
[5] Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, I, 1906–1918,  Ankara,  T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı,  Yayın No:23,  s. 3.
[6] M. Hakkı Çaşın, “Ermenistan Silahlı Kuvvetleri”, Avrasya Dosyası, Cilt: II, Sayı: 4, (Sonbahar 1995–1996), s. 48
[7] Ünlü Rus tarihçisi B. Piotrovski Urartu devletinin bir Ermeni devleti olmadığını iddia etmektedir. Piotrovski’ye göre MÖ. IX.yüzyılda  Ermeniler veya Ermeni soyundan olan bir kabile Urartu’nun zayıfladığı zaman hücum ederek işgal etmiş ve oraya yerleşmişlerdir. Bir çok tarihçi de Piotrovski’nin iddialarını kabul etmektedir.
[8] Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız: F. Memmedova, Azerbaycan’ın Siyasi Tarihi ve Tarihi Coğrafyası, Bakü, 1993, Azerbaycan Devlet Yayınevi.
[9] Ayvazyan, İstoriya Rossii..,  s-34-77.
[10] Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız:  Kolıbel Çeloveçestva-na Territorii İstoriçeskoy Armenii;
http://www.azg.am/_RU/20020108/2002010817.shtml
[11] Vartan Khaçaturyan,  “Stanovlenie Armyanskikh Koloniy v Rossii”, Planeta Diasporı,  Moskova, 2000,   No: 1-2, s. 85.
[12] Rehimoğlu , Silinmez Adlar…,  s. 13.
[13] Araz Aslanlı, Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu, Avrasya Dosyası, İlkbahar 2001, Cilt: 7, Sayı: 1,  s. 394.
[14] İsmayılov, Azerbaycan XIX-XX. yüzyılın Başlarında,  Derleyen: İgrar Aliyev, Azerbaycan tarihi, Bakü, 1993, Bilim Yayınevi,  s. 204.
[15] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo Naroda, Erivan, 1972, Hayastan Yayınevi, s. 6.
[16] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…, s. 5-16.
[17] Aralık ayı Rusça’da Dekabr demek. İsyan Dekabr ayında çıktığı için isyancılara Dekabristler deniliyordu.
[18] T. Veliyev ve.b, Azerbaycan Tarihi, Bakü, Maarif Yayınevi, 1998, s. 12.
[19] Rehimoğlu , Silinmez Adlar…,  s. 18-19.
[20] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo…, s. 64.
[21] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo…, s. 65.
[22] Şavrov,  Novaya Ugroza Russkomu Delu v Zakavkasye: Predstoyaşaya Rasprodaja Mugan İnorodtsam, Petersburg, 1911, ss. 59–61. Aktaran: S. Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi Coğrafyası, Bakü, Gençlik Yayınevi,  s. 26.
[23] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo.  s. 71.
[24] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo…, s 80.
[25] Rehimoğlu , Silinmez Adlar…,  s. 62.
[26] Parsamyan, İstoriya Armyanskogo…, s 66. 28 Hasan Nifteliyev, 50 Yıl Önce Azerbaycanlıların Ermenistan’dan Deportasiyası Başladı, Derleyen:  Veliyev , Deportasiya, Azerbaycan Ansiklopedisi Yayınevi s. 309
[28] Memmed Seid Ordubadi, Kanlı Yıllar, Bakü, 3 No’lu Yayınevi, 1991,  s. 8-9.
[29] Gerard J. Libardian, Ermenilerin Devletleşme Sınavı, Çev; Alma Taşlıca, İstanbul, 2000, İletişim Yayınevi,  s.117.
[30] Ermenistan’da yaşayan Azerbaycanlılar konusunda daha geniş bilgi almak içim Bakınız: Derleyen:  Asadov,  Ermenistan Azerbaycanlılarının …, ss. 28–30.
[31] Ordubadi, Kanlı…,  s 126-130.
[32] Rehimoğlu , Silinmez Adlar…,  s.  30.
[33] Eldar İsmayılov, Azerbaycan Tarihi, Bakü, 1995, Öğretmen Yayınevi,   s. 5.
[34] Ayvazyan, İstoriya Rossi…,  s. 487.
[35] A. Lalayan,  Kontrevalyutsionnıy Daşnakstyun i İmperialistiçeskaya  Voyna 1914-1918. Azerbaycan Bilimler Akademisi Haberleri, Felsefe ve Hukuk Sayısı, 1989,  No 4, s. 50. Aktaran: V. Arzumanlı, 1918 Katliamı, Bakü, 1995, Öğretmen Yayınevi,  s.58.
[36] Arzumanlı, 1918 Katliamı…,  s. 59.
[37] Arzumanlı, 1918 Katliamı…,  s. 61.
[38] Z. Korkodyan, Sovyet Ermenistan’ın Nüfusu. 1831-1931, s.184. Derleyen: Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının …, s. 35.
[39] A. Lalayan,  İstoriçeskie Zapiski,  Cilt 2, 1938,  s. 80.
[40] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…, s.  35.
[41] Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi…, s. 49.
[42] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…, s.  36. 32  Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi.., s. 50.
[44] İ. Veliyev , Deportasiya,   s. 386
[45] Nazim Mustafa,  Ermeni Sahtekarlığı-Ermeni İhaneti, Derleyen: Veliyev, Deportasiya,  s. 155.
[46] Bu konuda daha geniş bilgi için bakınız: Emir Guliyev, Göçürülme (1948-1953), Derleyen: Veliyev, Deportasiya, s.  210.
[47] Veliyev, Deportasiya, Derleyen: Veliyev, Deportasiya, s.  78. 37  Yurii Pompeev, Krovavıy Omut Karabaxa, Bakü, Azerbaycan Yayınevi,  1992,  s.19-20.
[49] Guliyev, Göçürülme…, s. 210.
[50] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…, s. 49
[51] Zakir Serdarov, En Büyük Tarihi Adaletsizlik, Derleyen: Veliyev, Deportasiya,  s. 279
[52] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…, s. 49
[53] Atahan Paşayev, Göçürülme, Derleyen: Veliyev, Deportasiya, s.  67.
[54] Memmedov,  Ermenistan Azerbaycanlıları ve…,  s. 50.
[55] 1988’e kadar sadece Ermenistan’ın Amasya ilinde İl Komünist Parti Genel Başkanı Yıldırım Bağırov olmuştur. Kendisine karşı birkaç defa  suikast edilse de, hafif bıçak yarası alarak kurtara bilmiştir.  Amasya ilinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin güvenli bir şekilde Azerbaycan’a ulaşmalarını sağlamıştır.
[56] Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi…,  s.55
[57] H. Cabbarlı, Rusya’da Ermeni Diasporası: Oluşumu ve Faaliyetleri, Ermeni Araştırmaları, Ankara, Eylül-Ekim-Kasım, 2001, Sayı: 3,  s. 141.
[58] Taşnaksutyun Partisinin tarihi için bakınız: Eduard Oganesyan, Vek Borbı, Moskova, 1991, Feniks Yayınevi,  s. 19.
[59] Rehimoğlu , Silinmez Adlar…,  82
[60] Pompeev, Krovavıy Omut…,  s. 20.
[61] United Nations Development Programme, The Report on the Status of  Women of Azerbaijan Republic,  p.51
[62] Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi…,  s. 61.
[63] Asadov, Ermenistan Azerbaycanlılarının Tarihi…,  s. 62.

———————-
* –
– ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 4, Aralık 2001 – Ocak-Şubat 2002

Erivan: Tarihi Bilgi: http://www.virtualkarabakh.az/read.php?lang=4&id=1589#.WP-I9kXyg2w

Revan’dan Erivan’a Bir Şehrin Kimliği

REVAN’DAN ERİVAN’A BİR ŞEHRİN KİMLİĞİ

Yrd. Doç. Dr. Erol KÜRKÇÜOĞLU

XIX. asrın başlarında Rusya tarafından suni olarak kurulan, Ermenistan’ın arazisinde asırlar boyu Türk insanı, bu coğrafyada yaşamış, Türk kültürü ve medeniyetinin bölgede yerleşmesine hizmet etmiştir. Ermenistan arazisinde, Türk menşeli coğrafi isimler; dağ, dere, ova, şehir, köy, akarsu ve göl adları ile bölgenin etnik yapısının Türk menşeli olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan olmak üzere, bütün bölgede Türk hâkimiyeti dönemine ait (XI-XIX) yüzlerce mimari eserin varlığı Kafkasya’nın Türk coğrafyasına ait olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Erivan şehri XIX. yüzyılın başında tarihi, sanatı, kültürü, medeniyeti ve demografik yapısıyla bir Türk şehri idi.

Anadolu’nun, Kafkaslardaki coğrafi sınırını göstermesi açısından Osmanlı vesikalarında dikkati çeken bir husus Revan ve Eçmiyazin’in Anadolu coğrafyasında kabul edilmesidir.

Bizans çağında “Anadolu’nun Doğu Kilidi” sayılan ve göçlerle, istilalar yolu üzerinde bir kapı olan Ermenistan’ın fethi ile bu bölge, Türk hâkimiyeti altına alınmakla kalmamış, gelecekte Anadolu’ya yapılacak akınlara da yol açmıştır. Nihayet böylesine sistemli, planlı ve programlı olarak başlatılan, fakat aralıksız yıllarca devam eden akınların tek gayesi Ermenistan’ı Bizans’tan koparmak ve onu Türk Vatanı haline getirerek, asıl hedef olan Anadolu ve Bizans topraklarının fethinde üs olarak kullanmaktı.

Bilindiği üzere Selçuklu Türkleri Malazgirt Savaşı öncesi, Anadolu’ya yönelik Türk akınlarını, Ermenistan üzerinden düzenlenmişlerdir. 1028 yılında Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenler, Ermenistan üzerinden Anadolu’ya girmişler ve Bizans topraklarına yönelik akınlar yapmışlardır. 1042 yılında da Ermenistan’a giren on beş bin kişilik Selçuklu Ordusu Vaspuragan havalisine (Van Bölgesi) kadar ilerlemişlerdir.

1064 tarihinde Selçuklu Sultanı Alp Arslan Anı ve çevresini fethederek bu toprakları Selçuklu hâkimiyeti altına almıştır. Anı ve çevresini 1045 yılında Bizans Orduları işgal etmişti. 1064 yılında Anı ve Kars bölgesinde kesinlikle bir Selçuklu-Ermeni çatışması vuku bulmamıştır. 1045 yılında Bizanslılar Bagratuni Krallığı’nın varlığına son vererek Anı ve Kars bölgelerindeki Ermenileri tehcire (göçe) tabi tutmuşlardır. Ermeni tarihçi Asoghik’in ifade ettiği üzere Ermeniler, Selçukluları kurtarıcı olarak karşılamışlardır. Bu tarihlerde Selçuklular bir Ermeni Devleti yada Prensliğinin topraklarını istila ve işgal etmemişlerdir.

Bilindiği üzere, Ermeniler kendilerine “Hay” vatanlarına da “Hayistan” adını vermişlerdir. Hay ve Hayistan ancak Ermeni milletinin dilinde ve yazısında mevcuttur. Bu Arap, Batı ve Türk dillerinde “Ermeniyye, Armenia, Armiyani, Ermenistan” adları verilmiştir. Şüphesiz bu isimler Ermeni Milleti’nin adı olmayıp, bu coğrafi bölgeye verilen addır.

1071’den sonra Ermenilerin yaşadıkları yerler, önce Selçukluların sonra sırasıyla İlhanlıların, Karakoyunlu ve Akkoyunluların ve kısmen de Safevilerin yönetiminde kaldı.

Erivan, Timur zamanında bir köy olarak ortaya çıktı ve sadece XVI. yüzyılda Şah İsmail zamanında bir şehir hüviyeti kazandıktan sonra, yine aynı zamanda şimdiki ismini aldı.

Fatih’in Doğu Anadolu hâkimiyeti için Uzun Hasan ile yaptığı savaş bir ölçüde Osmanlıların bugünkü İran coğrafyasını doğrudan ilgilendiren, doğuya yönelişlerinin ilk adımını oluşturdu.

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra, Revan surları önünde konakladığından bahsedilmesi ile bu şehrin adı ilk kez Osmanlı tarihlerinde yer almıştır.

Tebriz’den kışlamak üzere, Aras soluna geçip Karabağ’a giren Yavuz Sultan Selim ile ordusunun Aras’ı geçtikten sonra Bayburt’a varınca uğradıkları konakları ve olup bitenleri en doğru olarak günü gününe resmi “Çaldıran Ruznamesi’ nden öğreniyoruz. Bu eserde şunlar anlatılıyor.

“29 Receb” (20 Eylül 1514) Çarşamba günü “Nehr-i Aras geçilip Alınca-Kal’ası’nın yukarı tarafındaki Kesikkünbet”e varıldı. 20 Perşembe Nahçıvan Şehri’ne 1 Şaban (22 Eylül) Cuma günü (Batı Karabağ veya Nahçıvan-Karabağı da denilen) Karabağ şehri yakınlarına ulaşıldı. Ertesi gün Nahçıvan’ın “Ahmedbeg-Zaviyesi daha gün Sederek’e ve 4 Şabân’da “Çukur-Sâ’ad’la (Revan) bağlı “Hacı Lalalu” yanından geçilerek, “Büyük-Vedi” ile “Küçük-Vedi” köyleri arasında yerleşildi. 26 Eylül günü Çukur-Sa’ad dan Zengi-Çayı geçilrek İrevan şehri yakınlarına ulaşıldı. Ertesi gün İrevan şehrine alınarak Osmanlı topraklarına katıldı. 7 Şaban’da Çukur-Saad bölgesinin önemli yerleşmelerinden ve Ermenilerin dini merkezi olan Üçkilise (Eçmiyazin) fethedildi.

XVI-XVIII. yüzyıllar arasında Osmanlı-Safevi ilişkilerinin karakterini etkileyen faktörlerin başında, jeopolitik, ekonomik ve dini faktörler yer almış ve bu faktörlerin iki devlet arasındaki ilişkilerin çeşitli aşamalarında önemli rolleri olmuştu. Osmanlı-İran savaşlarında Revan şehri hem Osmanlılar hem de Safeviler için stratejik önem arzeden bir şehirdir. Bu yüzden de Revan şehri iki devlet arasında sık sık el değiştirmiştir. Şüphesiz Revan’ın bu coğrafi konumundan kaynaklanan bu el değiştirmeleri Revan’ın etnik yapısını da etkilemiştir.

Erivan, Safevi hükümdarı Şah İsmail’in de önem verdiği şehirlerden biridir. Şah İsmail kumandanı Revangulu Han’ı Erivan’ın hâkimi olarak tayin ettikten sonra şehrin imar edilmesi için de gerekli emirleri vermiştir. Erivan kalesi Şah İsmail’in emri ile (1509-1510) yedi yıllık bir inşaat süresince Revangulu Han tarafından inşa edilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde bu bölgedeki muhtelif faaliyetlerde Revan şehrinden bahsedildiği görülmektedir. Revan’ın Osmanlı topraklarına katılması, III. Murat döneminde Özdemiroğlu Osman ve Ferhat Paşaların Demirkapı’ya kadar yaptıkları seferlerle olmuştur.

Yıl 991 (M. 1583) İslâm askeri menzilden menzile ilerleyerek Revan ülkesine vardı. Bu bölgeler bir iki yıl içinde öncekinden daha bayındır bir hale getirilmiş, imar edilmemiş bir yeri bırakılmamıştı. Çevredeki her köy, üçer, dörder yüz binadan oluşan birer kent ve kasabaya dönüşmüştü. Osmanlı hâkimiyeti döneminde Revan ve çevresi yüksek bir kalkınma düzeyine kavuşmuştu. Halkın refah seviyesi de çok yüksekti.

Şark seferi serdarlığına tayin olunan Ferhat Paşa komutasındaki Osmanlı orduları 22 Recebde (11 Ağustos 1583) Kars’a ulaşmış ve müteakiben güzergâhta bulunan Şuregel ve Talin harap kaleleri Ferhat Paşa’nın emri ile tamir ettirilmiştir. Osmanlı ordularının daha sonra Revan önlerine gelmesi üzerine, Safevi valisi Tokmak Muhammedî Han, Revan’ı tahliye ettiği öğrenildi. Şehre ulaşıldığında civardaki bağlar içine konulup Tokmak Han’ın kasrını ortaya alan bir kale inşa olundu. Sekiz kule, beş demir kapı, bir cami ve hamamı ihtiva eden iç kale ve kırk üç kuleli dış kale 45 gün içinde tamamlandı. Beylerbeyliğine de Hızır Paşa tayin olundu.

Revan 1590 yılında Safeviler ile imzalanan antlaşma sonucu Osmanlı Devleti’nde kalmıştır. Osmanlılar Doğu Anadolu ve Revan’ı Safevilerden alarak Osmanlı topraklarına katmıştır. Osmanlılar Revan’ı fethettiklerinde doğuda 470 yıldan beri herhangi bir bağımsız Ermeni Devleti mevcut değildi.

Revan 1604 yılında Şah Abbas tarafından işgal edilerek Safevi topraklarına katıldı. Başta Revan olmak üzere Osmanlı doğu vilâyetleri alt-üst edilip, ziraî ve iktisadi hayat felce uğratıldı; her tarafta zulüm, asayişsizlik, can emniyetsizliği hakim kılındı ve en mühimi büyük halk kitleleri esir edilerek İran’a sürüldü.

Revan kalesi küçük bir kale olmasına rağmen hudut üzerinde bulunması sebebiyle önemi büyüktü. Kalenin muhafızı Emirgüneoğlu Tahmasb Kulu Han idi. Revan kalesi 1635 Temmuz sonlarında (12 sefer 1045) muhasara edildi; kalede on iki bin muhafız vardı. Revan muhasarası onbir gün sürüp kale muhafızı Emirgûne oğlu kaleden çıkararak padişahla görüşüp kaleyi teslim etti. Sultan Murad Tahmasb Kulu Han’a Yusuf adını ve vezirlik verdi.

Revan kalesi tamir edilip içine onikibin asker, cephane konup muhafızlığı Vezir Murteza Paşaya bırakılarak sefere son verildi. Revan’ın alınmasından, yedi buçuk ay sonra kış esnasında İranlılar tarafından muhasara olunmuş, mevsim dolayısıyla yardım gelmeyince 1636 Nisanında (1045 Şevval 24) Revan şehri yeniden İranlıların işgali altına düşmüştür. 17 Mayıs 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlı Devleti Revan’ı İranlılara bırakmıştır.

XVIII. asrın ortalarında Azerbaycan toprağında kurulan hanlıklardan biri de Erivan Hanlığı’dır. Bu hanlık, Nadir Şah’ın hâkimiyeti devrinde bağımsızlık mücadelesine başlamıştır. “Çar Muharebelerinin Salnamesi” adlı eserde 1747 yılında Nadir Şah, kendisine tabi olan bölgelerden aldığı haracın miktarını o kadar artırmıştı ki, yerli feodaller ona karşı silâhlı isyana teşebbüs etmişlerdir. İsyan neticesinde birçok şehir ve Erivan İran’ın tabiliğinden çıkmıştı.

15 Mart 1747 tarihinde Azerbaycan’a gelen Rusya Nümayendesi M.M. Golitsin İran’ın birçok vilayetinde vergilerin ağırlığı yüzünden Nadir Şah’a karşı isyanların başladığını ve bu isyanlardan biri de Erivan şehrindeki isyan olduğunu bildirmekte idi. 1747 yılının Mayıs ayında Nadir Şah Horasan’da öldürüldükten sonra Revan’da yerli feodal Mir Mehdi Han’ın liderliğinde başlayan isyan sonrası İran’daki iç kargaşalıklardan da yararlanan Mir Mehdi Han eski Çukursaad Beylerbeyliği’nin büyük bir bölümünde bağımsız bir hanlık kurmakla birlikte, komşu hanlıklarının da topraklarına göz dikmiştir.

Rusya çarı I. Petro’nun 1723-1724’de Kafkslar’a inmesi ile Rus Hükümeti Hıristiyan Gürcü ve Ermeni prenslikleri ile ayrı ayrı dostluk ve ticaret antlaşmaları imzalamıştır. Taraflar arasındaki bu andlaşmanın, 1783 senesinde muhteviyatı değiştirilerek yenilendiğini görmekteyiz. Bu yeni andlaşmaya göre Ruslar, Hıristiyan Gürcü ve Ermeni prensliklerini İran ve Osmanlı Devletine karşı korumayı vaadediyordu.

Rusya’nın Kafyasya’ya inmesi, Büyük Petro’nun vasiyeti gereğince Hindistan’a, Akdeniz’e İstanbul’a sahip olmak için yapılacak bir hareketin başlangıcı idi. Rusya’nın yüzyıllar boyunca Anadolu ile İran’ı istila etmek istemesi, Hindistan ile Boğazları elde etmeye çalışmasıyla ilgiliydi. Rusya’nın Kafkasya’ya doğru yayılması, Ermeni tarihinde yeni bir sayfa açıyordu. Ermeniler Rusya’daki Eçmiyazin çevresinde birleşerek, Rusya’nın yardımıyla Kafkasya’da başta Revan olmak üzere Türk yerleşim bölgelerini işgal etmeye çalışıyorlardı.

Revan hâkimi Mehemmed Han Gacar, İran hükümetinin izlediği siyasetten rahatsızdı. Revan halkının çoğunu Rum ülkesine gönderdi. Kendisi de kaleye çekilerek Rusya’dan yardım istedi. Knyaz Sisiyanov Erivan’ı almak maksadı ile sefere çıktı. Üçkilise (Ecmiyadzin) yakınlarında Kırkbulak denilen yerde ordularının dört katı olan Abbas Mirza komutasındaki İran ordularını mağlup etti. Daha sonra Rus kumandanı Revan’ı kuşattı. Fakat Rus ordularının erzak sıkıntısı çekmesi ve ordu içinde salgın hastalıkların baş göstermesi üzerine kuşatmaya son verilerek 1219 (1805) Gürcistan’a geri çekilmek zorunda kaldı.

XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın başlarında Kafkasya’yı işgal etmeye başlayan Rusya’nın başlıca hedefi Revan Hanlığını ele geçirmek olmuştur. Kafkasya’yı ele geçirmeyi mutlak bir zaruret olarak değerlendiren Ruslar, işgallerini kolaylaştıracak her türlü yola başvurmuşlardır.

1804-1805 yıllarında Revan ve Bakü Hanlıkları, Gürcü menşeli Tsitsianov tarafından Rus hakimiyeti altına alındılar. 1810 yıllarına doğru Kafkasların büyük bir kısmı Rusların eline geçmişti. Rusya’nın sınırları, bu suretle Doğu Anadolu’ya dayanmış Anadolu için Rus tehlikesi başlamış bulunuyordu.

1827’de Ekim ayında Rus orduları Serdar Abad ve Abbas Abad kaleleri önünde bir hayli can kaybından sonra bu kaleleri ele geçirmiş ve Revan kalesini sarmıştır. Bir ay devam eden kuşatmada çetin savaşlar verildikten ve çok kan akıttıktan sonra Ruslar Revan’ı İran kuvvetlerini komuta eden Hasan Han’dan almışlardır. 1826’da Gence ve Aslandüz’de Ruslarla yaptığı büyük meydan muharebesinde yenilen İran Şahı Abbas Mirza, Revan’ı kaderine terk etmiş ve bu savaşlarda hiçbir yardımda bulunamamıştır.

22 Şubat 1828-5 Mart 1828’de Rusya ile İran’daki Devleti Kaçarlar arasında Türkmençayı antlaşması yapılmıştır. Antlaşma ile Kars Eyaleti’nin doğusundaki yarı müstakil Revan-Türk Hanlığı bölgelerinden Gümrü ve Doğu-Şüregel ile Sürmeli çukuru (şimdiki Iğdır ve Tuzluca Bölgesi) gibi Aras’ın iki yanındaki yerlerde Rusya idaresine geçmiş ve Ağrı Dağı Türkiye İran-Rusya sınırlarının kavuştuğu bir yer olmuş, bu durum 1877 Savaşına kadar devam etmiştir.
Rus Çarı I. Nikola, kendisinden önceki Rus çarları gibi bir Türk düşmanı idi. “Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak” siyaseti artık Rusya’nın dış siyasetindeki ana prensiplerinden biri haline gelmişti.

Rus Çarı I. Nikola, Ermenilerin yerleştirildiği bir Revan ve Nahçıvan Hanlıklarını içine alan bir Ermeni bölgesi (Armiyanskaya Oblast) kurduğunu ilan etmiştir. Rusya böylece merkezi Revan olmak üzere Ermeniler için bir yerleşme bölgesi oluşturmuştur.

1828’de Kars ve 1829 Erzurum ile Bayburt ve Muş kuzeyine değin istilâ eden Ruslar, 1830’da bu bölgelerden çekilirken yanlarında götürdükleri 40 bin Ermeni göçmenini Revan vilâyetine ve Ahıska bölgesine yerleştirerek Azerbaycan ile Anadolu Türklüğü arasında fizikî bir set, Hıristiyan duvarı oluşturmaya çalışmıştır.
Yeni kurulmuş olan İran’daki Kaçar hanedanı için Kafkas bölgesinde (İran varlığının azınlık olarak bulunduğu yerler), saldırgan Rus kuvvetlerinin önüne set çekebilmesi için hayati önem taşıyordu. Küçük başarılar elde edilse de Kaçar Hanedanının Kafkasya siyaseti müspet gelişme sağlayamadı. Gürcistan’ın ve Ermenistan’ın Hıristiyan bölgeleri Rus Ortodoks vesayetinde “bağımsız” oldular.
Kafkasya’da bugün Ermenistan olarak tanınan coğrafi bölgede yaşayan milletler arasında Ermeniler hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmemişlerdir. Erivan da dahil olmak üzere bölgenin her tarafında Türkler çoğunlukta idi.

Çarlık Rusyası; 1804-1813 ve 1826-1828 yılları arasında Rusya-İran savaşları esnasında; İran ve Türkiye’den Zakavkasya’ya (Transkafkasya) bilhassa Dağlık Karabağ’a göç ettirilen Ermenilerle bölgede Ermeni nüfusunun artmasına çalışmışlardır. Sadece 1826-1828 yıllarında Rusya-İran savaşlarında İran’dan 18 bin Ermeni ahalisi göç ettirilmiştir. Bilindiği üzere 1826-1828 Rusya-İran savaşlarının Rusya’nın üstünlüğü ile sona ermesi ve iki devlet arasında imzalanan Türkmençay Antlaşmasına göre; İran Ermenilere herhangi bir zorluk çıkarmadan kendi arazisinden geçmelerine izin vermiştir. Bu anlaşma ile Ermenilerin İran’dan Ermenistan’a bilhassa Karabağ’a kalabalık kitleler halinde geçmelerine zemin hazırlamıştır. 1828-1830 yılları arasında İran’dan 18 bin Ermeni ve Osmanlı ülkesinden 84 bin Ermeni göç ettirilerek onların sayıca çok az oldukları Gümrü ve Erivan bölgelerinin en verimli topraklarına yerleştirilmişlerdir.

1823-1827 yılları arasında Dağlık Karabağ %91’i Türk, %8.4’ü Ermeni idi. Erivan’da da %76’sı Türk, %13.5’i Ermeni halkı yaşıyordu. Erivan’da XIX. yüzyılın sonunda Türk nüfusu %75 iken bu oran I. Dünya Savaşı sonrasında %4.3’e kadar düşmüştür. Bilindiği üzere Çarlık Rusyası Eriven’ı bir hanlık olarak Ermenilerden değil, ahalisi Türk, fakat İran işgalinde olduğu için İranlılardan aldığı tarihi bir gerçektir.

XIX. yüzyılın başlarında Rus Alimi İ.İ. Şavrov “Zakavkazya’da Rus Menfaatleri İçin Yeni Tehlike” adlı eserinde yazdığına göre, “XX.asrın başlangıcında Zakawkazya’da yaşayan 1.300.000 Ermeni’den bir milyondan fazlası bu bölgenin yerli ahalisi değildir. Onlar buraya bizim tarafımızdan yerleştirilmiş” diyerek Rusya’nın Kafkasya’da Türk toprakları üzerinde Ermenistan devleti kurma siyasetine dikkati çekmektedir.

Ruslar, 1827 yılı Kasım ayında Erivan’ı İranlılardan geri aldıktan sonra, orada bulunan zamanın Rus yazarları uzaktan Erivan kalesinden pek çok cami minaresinin göründüğünü ve kale alındıktan sonra ahalinin çoğunluğunun Türk olduğunu görmüş ve eserlerinde belirtmişlerdir. Kısacası XIX. yüzyılda Erivan’ın bir Türk şehri olduğunu Rus kaynakları da doğrulamaktadır.

Erivan Hanlığı’nın siyasi tarihi gibi, sosyal ve iktisadi vaziyeti de araştırmacılar tarafından tam olarak incelenmemiştir. XVII. asrın sonlarında İran’da başlamış hem siyasi ve hem de iktisadi buhran, XVIII. asrın başlarında daha da artmıştı. Nadir Şah’ın silâh gücü ile kurduğu devlet parçalandıktan sonra, ülkede merkezi hakimiyeti ele geçirmek taht-taç ve toprak uğrunda çıkan kanlı feodal iç savaş daha da şiddetlenmişti. Birbirini takip eden saray entrikaları merkezi hükümeti daha da zayıflatmış ve İran’a tabi feodaller İran’ın hâkimiyetinden kurtulmuşlardır. Böylelikle Azerbaycan’da uzun süren İran hâkimiyeti de son buldu. Lakin Azerbaycan arkasından tarih sahnesinde tek devlet değil de müstakil ve dağınık hanlıklar şeklinde görülmüştür. Bu hanlıklardan biri de Erivan Hanlığı idi. Azerbaycan’ın kuzey batısında yerleşen bu hanlığın başkenti Erivan şehri olmakla beraber idari bakımdan 15 bölgeye ayrılmıştır.

1.Kırkbulak, 2.Zengibasar, 3.Garinbasar, 4.Vedibasar, 5.Şerur, 6.Suran, 7.Derek, 8.Saatlı, 9.Tala, 10.Seyidli, 11.Serdarabad, 12.Garpi, 13.Abran, 14.Dereçiçek, 15.Göyçe bölgeleri.

Erivan kalesi sanat tarihi bakımından Türk Dünyasının önemli merkezlerinden biridir. Erivan kalesinin 60 burcu mevcuttur. Kaledeki Han sarayı XVII. asrın nadir mimarlık incisi olan Gök Mescut, bu bölgeyi geçen seyyahları kendisine hayran bırakmıştır. Kalede 7 mescit, erkek ve kadın hamamları ve Gürcü, Culfa, Serdar, Tağlı, Sulu, Susuz, Hacı Ali adlarında kervansaraylarda Erivan’ın önemli bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir.

Erivan Kalesi’nden bahseden seyyah ve araştırmacıların kaydettikleri bazı toponimler şunlardır; Şileçi, Demirbulak, Bağçalar, Yoncalık, Börkçü Mahalleleri; Gürcü, Culfa, Serdar, Tağlı, Sulu, Susuz, Hacı Ali Kervansarayları; Demirbulak, Kırkbulak, Delmebulak, Serdar Bulakları; Geredçay, Kırkbulak, Zengi Nehirleri, Dere Bağı, Demirbulag, Derekent, Şehir, Abbas bağları; Mescit Meydanı, Zal Hal Meydanı, Fehle Meydanı, Büyük Meydan, Şehir Meydanı Gök Mescit, Kale Mescidi, Hacı Beyim Mescidi, Zal Han Mescidi, Günlüklü Mescit, Günbezli Mescit, Şehir Mescidi, Novruzeli Mescidi, Hüseynali Mescidi, Kanlı Tepe, Üçtepe, Kızıl Tepe…

Hanlıklar devrinde merkezi şehir olan Erivan yeşilliklerde donanmış bir şehirdi. Kale duvarı Zengiçay Köprüsü, Demirbulak Mahallesi, Abbasdarı, Köşeli, Abagayat, Karabağ, Zokalkale adlanan yerlerden geçerek Zengiçay’ı tarafına dönüp bir daire oluşturuyordu. Kale dahilindeki sahanın önemli bir bölgesini bağlar teşkil ederdi. Revan kalesi, idari bakımdan üç mahalleye ayrılırdı. Şehir mahallesi; Topbaşı mahallesi ve Demirbulak mahallesi en geniş sahayı tutardı. Erivan şu yönden Azerbaycan’ın diğer şehirlerinden farklı idi. Şirinsulu Kırkbulak çayı Abbasdere, Şehir, Demirbulağı ve Hosrovabad adlanan sahalardaki bağları sulayarak Zengi çayına akardı.

Erivan’da 8 mescit Müslümanlara hizmet ederdi. Her bir mescidin kendi mektebi vardı. Hüseyin Ali Han Mescidinde 200 öğrenci tahsil alırdı. Revan’da Seher ve Topbaşı mahalleleri arasında Pazar yerleşirdi. Burada kervansaray tacir ve sanatkâr dükkânları vardı. Revan kalesinde yedi kervansaray mevcuttu.

Erivan Ağrı vadisinin kuzeyinde Zengi Nehri’nin sahilinde yerleşen tarihi Türk-Oğuz yurdudur. Revan muhtelif tarihlerde Çukur-Saad vilâyetinin Revan Hanlığı’nın merkezi olmuştur. Azerbaycan Türkçesinde İrevan/Erivan muhtelif kaynaklarda Erivan, Türkçe’de Revan olarak adlanan bu şehre Ermeniler Yarevan demektedirler.

Tarihi kaynaklarda İrevan adına ilk defa M.Ö. VII. rastlanmaktadır. Şehir, Urartu Kralı I. Erkişti tarafından M.Ö. 782 yılda inşa edilen Edebuni Kalesi’nin Harabalıkları  yakınlarında kurulduğu iddia edilmektedir. Ermeni ilim adamları Erivan tarihini daha eski tarihlere götürmek ve kendilerinin de bölgenin eski halkı olduklarını ortaya koymak gibi gülünç bir uğraş içine girdiklerini görmekteyiz. Çünkü ne Erivan’ın ne de Erebuni kalesinin şimdiki Ermenilere yani Haylara ve onların bilhassa ilimde ihtilâflı olan ecdatları ile tarihi bir bağlarının olmadığı bir gerçektir. Aslında Ermeniler Erivan’ın eski bir yerleşim yeri olduğunu ispat etmekle bu arazilerde Türk-Oğuz Milleti’nin çok eski tarihlerde bu bölgelerde yaşadıklarını doğrulamaktadır.

Ermeniler’in dini merkezi Eçmiadzin’dir. Ermeni Patriği de Yerevan vilâyetine bağlı Eçmiadzin Kilisesi’nde ikâmet etmekte idi. Bu şehir Türk kaynaklarında “Üç Kilise” adıyla geçmektedir. Ermeniler Ermenistan’daki çeşitli yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmelerine rağmen, maalesef Hıristiyan taassubu ve Vatikan düşüncesi doğrultusunda buranın adını değiştirmemişlerdir.

Oğuz Türkleri’nin yaylağı Ağrı dağımızı Ermeniler kendi coğrafyaları içinde göstermek için Ağrı dağına önce “Ayrarat” “Ararat” daha sonra da “Masis” adını vermişlerdir. Hâlbuki Ağrı Dağı Türk-İslâm dünyasının manevi ve stratejik bölgelerinden biridir. Dede Korkut kitabında “Arkuri-Yatan Ala Dağ” deyiminin başındaki ilk sözden geldiğini yazmaktadır. 1635’de Revan seferine katılırken bu dağı gören Kâtip Çelebi, bugün bile çevresindeki halkımızın söylediğine uyarak bu dağın adını “Cihannüma” adlı eserinde hem “Argı” hem de “Agrı” şeklinde yazmıştır.

Alagöz dağı Türkçe olup, ilkçağlardan beri Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin yaylak yerleri idi. Ağrı dağı etekleri ve Sürmeli Çukuru Orta Asya Türk Dünyasıyla Anadolu Türk Dünyası arasında tarihi, iktisadi, kültürel bir geçiş noktası olması özelliğiyle Oğuz Türklerini birleştiren, bütünleştiren bir kavşak noktasıdır.

Ermeniler dağlar güzeli Türk’ün Oğuz’un “Gökçe Gölü”nü Ermenileştirerek “Sevan Gölü” olarak değiştirmişlerdir. Sevan Gölü’nün adı Urartu dilinden Ermeni diline geçmiş “su” sözünden alınmıştır. Lâkin eski Ermeni kaynaklarında Sevan adına rastlanmaz. Gökçe Gölü’nün Sevan olarak adlandırılması 1930 yılındadır. Tarihte Gökçe bölgesi Azerbaycan Türklüğünün arazisi olmuştur. V. Asır Ermeni tarihçisi Moisey Horenski eserinde Ermenilerin bu araziye yerleşmesinin Ermeni Kralı Artaşes (M.Ö. XI. Asır) ait olduğunu yazmaktadır.Gökçe Bölgesi, Azerbaycan Türklüğünün yoğun yerleştiği ve vatan bildiği bir Türklük coğrafyasıdır. Lakin XIX. asırda Türkiye, İran ve Rusya’dan getirilen 45 bin Ermeni, Azerbaycan Türklerinin topraklarından zorla atılması ile Gökçe Bölgesine yerleştirilmiştir.

Bugün Rusların yardımıyla Ermenilerin zorla işgal ettiği Gökçe Gölü, Aygır Gölü sahillerinde, Borçalı ovasında at koşturan, avlanan yiğitler kimin atalarıdır? Erivan’daki Şehir Mescidi, Köprü Kulağı Mescidi, Tepebaşı Mescidi, Kale Mescidi, Serdar Kalesi ve Kervansaray gibi muhteşem eserleri kim inşa etmiştir? Krasni bölgesindeki Karakoyunlu, Ararat yöresindeki Afşar, Ecmiadzin bölgesindeki Türklenli, Artaşat yöresindeki yine Karakoyunlu v.s… köylere verilmiş soyadları hangi millete mahsustur? Elbette bu soruların muhatabı Oğuz Türkleri’dir. Erivan toprağının altı da, üstü de Türk Milleti’ne aittir. Şurası da bir gerçektir ki, Erivan XIX. yüzyılın başına kadar bir Türk-İslam beldesi olma misyonunu sürdürmüştür.

Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

  1.     Ali Arslan, Kutsal Ermeni Papalığı, İstanbul, 2005, s.27.
  2.     Mükrimin Halil Yınanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, İstanbul, 1944, s.45-46.
  3.     Rene Grousset Histoıre De L’Armenie, Paris, 1947, s.577-581.
  4.     Yâkût, Mu’cemu’l-Buldân, I, Beyrut, 1399/1979, s.159-160; S.N. Glinka, Opisanie Preseleniya Armyan Azerbaydjanskih v Predeli Rossii, Bakü, 1990, s.3; Charles Burney-Davıd Marshall Lang, The Peoples of the Hills, New York, 1971, s.179; B.E. Budakov-G.E. Geybulayev, Ermenistan’da Azerbaycan Menşeli Toponimlerin İzahlı Lügati, Bakü, 1988, s.21; M. Fahrettin Kırzıoğlu, Dede-Korkut Oğuznameleri, I, İstanbul, 1952, s.17.
  5.     Abdulkadir Yuvalı, İlhanlılar Tarihi, I Kuruluş Devri, Kayseri, 1997, s.6-7.
  6.     H. Thorossıan, Historie De L’Armenia et du Peuple Armenıen, Paris, 1957, s.112; Manuel Sarkisyan, A Modern History of Transcaucasian Armenia, Ketsch-Germany, 1975, s.30; John E Woods, Akkoyunlular, çev: Sibel Özbdun, İstanbul, 1993, s.71-73; Faruk Sümer, Kara Koyunlular, I, Ankara, 1984, s.20-21; Abû Bakr-i Tihrânî, Kitâb-i Diyarbakriyya Akkoyunlular Tarihi, I, yay: Necati Lügal-Faruk Sümer, Ankara, 1990, s.90; Walther Hınz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, Ankara, 1992, s.33;
  7.     Abdurrahman Çaycı, Türk-Ermeni İlişkilerinde Gerçekler, Ankara, 2000, s.7.
  8.     W. Barthold, “Azerbaycan ve Ermenistan”, çev. İsmail Aka, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1970-1974, VIII-XII, sayı: 14-23, Ankara, s.86.
  9.     Feridun M. Emecen, “Osmanlı Devleti’nin” Şark Meselesi’nin Ortaya Çıkışı İlk Münasebetler ve İç Yansımalar”, Tarihten Günümüze Türk-İran İlişkileri Sempozyumu 16-17 Aralık 2002 Konya, Ankara, 2003, s.33-34.
  10.    Osmanlı Devleti ile Azerbaycan Türk Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri (1578-1914), I, Ankara, 1992, s.28.
  11.    M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlılar’ın Kafkas-Ellerini Fethi (1451-1590), Ankara, 1993, s.108.
  12.    Süleyman Memmedov, “İrevan Şeherinde Etnik Çevrilişler” (1724-1760), Azerbaycan 1-2, Bakü, 1992, s.151; Aziz Elekberli Gedim Türk-Oğuz Yurdu Ermenistan”, Bakü, 1994, s.184-185.
  13.    Oktay Efendiyev, Azerbaycan Safeviler Devleti, Bakü, 1993, s.64-77.
  14.    Peçevî, İbrahim Efendi, Peçevî Tarihi, II, Haz: Bekir Sıtkı Baykal, Ankara, 1999, s.84-85.
  15.    Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri (1578-1612), İstanbul, 1993, s.133-137; Kırzıoğlu, Osmanlılar’ın Kafkas-Ellerini Fethi, s.344-347; Sarkisyanz, A Modern of Transcaucasian Armenia, s.30; Ataullah-i Hasanî, “İranlı Tarihçilere Göre Osmanlı İran İlişkilerindeki Krizin Nedenleri (985-1049/1577-1633)” çev. Derya Örs, Tarihden Günümüze Türk-İran İlişkileri Sempozyumu, 16-17 Aralık 2002 Konya,. Ankara, 2003, s.18.
  16.    W. Barthold, “Azerbaycan ve Ermenistan”, çev. İsmail Aka, Tarih Araştırmaları Dergisi 1970-1974, VIII-IX/14-23, Ankara, s.85; Çaycı, Türk Ermeni İlişkilerinde Gerçekler, s.7.
  17.    Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, s,259-269; Ataullah-i Hasanî, “İranlı Tarihçilere Göre Osmanlı İran İlişkilerindeki Krizin Nedenleri (985-1049/1577-1639)”, çev: Derya Örs, Tarihden Günümüze Türk-İran İlişkileri Sempozyumu, 16-17 Aralık 2002 Konya, Ankara, 2003, s.19; M. Fahrettin Kırzıoğlu, 100. Yıldönümü Dolayısyla 1855 Kars Zaferi, İstanbul, 1955, s.15; Thorossian, Histoire De L’Armenie et du Peuple Armenien, s.112.
  18.    İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi III/1, Ankara, 1988, s.197-198; Peçevî İbrahim Efendi, Peçevî Tarihi, s.439-440.
  19.    Kırzıoğlu, 100. Yıldönümü Dolayısıyla 1855 Kars Zaferi, s.15.
  20.    İran müelliflerinin Çuhr-i Sa’d ve Osmanlı kaynaklarındaki Sa’d Çukuru, Erivan bölgesinin batı ve güney taraflarındaki yöre olup, bu yöre batıda Arpaçay’ın Aras’a karıştığı yere ve güneyde Aras’a kadar uzanmaktadır (bkz: Faruk Sümer, Kara Koyunlular, I, Ankara, 1984, s.21; Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, 1992, s.289.
  21.    Fuad Aliyev-Urfan Hasanov, İrevan Hanlığı, Bakü, 1997, s.51-52; Manuel Sarkisyanz, A Modern History of Transcaucasian Armenia, Ketsch Germany, 1975, s.31; Mirze Cemal Cavanşir, Karabağ Tarihi, Bakü, 1959, s.126.
  22.    Mehmet Saray, “Türk-Sovyet Münasebetleri ve Ermeni Meselesi”, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Ankara, 1985, s.127.
  23.    Mehmetzade Mirza Bala, Ermeniler ve İran, Haz: Yavuz Ercan, Ankara, 1994, s.19.
  24.    A. Bakıhanov, Gülüstani-İrem, Bakü, 1951, s.193.
  25.    Osmanlı Devleti ile Azerbaycan Türk Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dâir Arşiv Belgeleri I (1578-1914), Ankara, 1992, s.17.
  26.    Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’e Kadar, Ankara, 1993, s.300; Vidadi Umudov, “Gence Hanlığının İşgali” Elm ve Hayat, No: 9-10, Bakü, 1991, s.1-3.
  27.    D.B.O. “Sovyet Rusya’nın Kafkasya’da yarattığı İsrail, Ermenistan Türk Kültürü, sayı: 59, Ankara, Eylül 1967, s.856; Kurat, Rusya Tarihi, s.323.
  28.    H. Thorossian, Histoire De L’Armenie et du Peuple Armenien, Paris, 1957, s.113; Mahmud İsmayıl, Azerbaycan Tarihi, Bakü, 1993, s.213-214; İstoriya Azerbaydjana, II, Bakü, 1960, s.42-45; M.N. Aleskerov, Turkmençayski Dagavor, Hazar, No: 1 (2), Bakü, Mart 1990, s.140-146; Mehemmed Emin Resulzade, “Kafkasya Türkleri”, Azerbaycan, sayı: 12, Bakü, 1990, s.149; Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990, s.57; Mirze Yusuf Garabaği, “Tarih-i Safi”, Garabağnameler, Bakü, 1991, s.89-90; V.V. Barthold, Rusya ve Avrupa’da Oryantalizm, İstanbul, 2004, s.392.
  29.     Kırzıoğlu, 100. Yıldönümü Dolayısıyla 1855 Kars Zaferi, s.25-26.
  30.    Kurat, Rusya Tarihi, s.323.
  31.    Dursun Yıldırım-M.Cihat Özönder, Karabağ Dosyası, Ankara, 1991, s.5.
  32.    M. Fahrettin Kırzıoğlu, “Armenya Yukarı-Eller”de 2700 Yıllık Türk Varlığı, Ermeniler’in Rus İstilâsına Alet Olması ve Mezâlimi”, XX. Yıl Armağanı Ermeniler Hakkında Makaleler-Derlemeler, II, Ankara, 1978, s.58-59.
  33.    Kaçarlar XIX. Yüzyılda Erivan ve çevresinde yaşamış, Türkçe konuşan Türk boylarından birisi idi. (bkz: Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s.355-356.
  34.    Michael M. Mazzouni, “Erken Modern Dönemde İran ve Orta Asya’da İslâm Kültürü ve Edebiyatı”, Akdeniz’den Hindistan’a Türk-İran Esintileri, çev. Ömer Avcı, İstanbul, 2005, s.119.
  35.    Bahtiyar Necefov, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Bakü, 1992, s.37-46.
  36.    İsmayil, Azerbaycan Tarihi, s.217-218.
  37.    Cemil Hasanov, Ak Lekelerin Kara Gölgesi, Bakü, 1991, s.59.
  38.    D.B.O. “Sovyet Rusya’nın Kafkasya’da Yarattığı İsrail: Ermenistan”, Türk Kültürü, s.856.
  39.    Fuad Aliyev-Urfan Hasanov, İrevan Hanlığı, Bakü, 1997, s.26-27; Gıyaseddin Geybullayev, Kadim Türkler ve Ermenistan, Bakü, 1992, s.66-71.
  40.    Aziz Elekberli, Kadim Türk-Oğuz Yurdu “Ermenistan”, Bakü, 1994, s.186-187; Mehmed Zıllîoğlu, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, I-II, İstanbul, s.602; Mirza Bala, “Erivan Maddesi”, İslâm Ansiklopedisi, IV, İstanbul, s.315.
  41.    Fuad Aliyev-Urfan Hasanov, İrevan Hanlığı, Bakü, 1997, s.41-42; H.F. B. Lynch, Armenia Travels and Studies I, London, 1901, s.135, 213-215.
  42.    Aziz Elekberli, Kadim Türk-Oğuz Yurdu Ermenistan”, Bakü, 1994, s.184-185.
  43.    Ermeniler bu şehre “Yerevan” Azerbaycan Türkleri “İrevan” ve Osmanlılar “Revan” ve bugünde “Erivan” adını kullanmışlardır.
  44.    David Marshall Lang, Armenia, Cradle of Civilazation, London, 1970, s.158-159; Lynch, Armenia Travels and Studies, s.228-244; Edgar Ahmet Caferoğlu “Azerbaycan Tarihine Umumi Bir Bakış”, Azerbaycan Yurt Bilgisi, Yıl: 1, sayı: 1, İstanbul, 1932, s.9.
  45.    Lang, Armenia Cradle of Civilization, s.25-26; Lynch, Armenia Travels and Studies, I, s.143-155; Stain Lloyd, Türkiye’nin Tarihi bir Gezgincinin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları, çev: Ender Varinlioğlu, Ankara, s.208; Geybullayev, Kadim Türkler ve Ermenistan, s.36; Tofig Ahmedov, Azerbaycan Toponimikasının Esasları, Bakü, 1991, s.36.
  46.    Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, İstanbul, 1969, s.146.
  47.    Geybullayev, Kadim Türkler ve Ermenistan, s.36; Lynch, Armenia Travels and Studies, s.137.
  48.    Tofig Ahmedov, Azerbaycan Toponimikasının Esasları, Bakü, 1991, s.37; David Marshall Lang, Armenia Cradle of Civilization, London 1970, s.26-28; Gıyaseddin Geybullayev, Garabağ Etnik ve Siyasi Tarihine Dair, Bakü, 1990, s.92.
  49.    Gıyaseddin Geybullayev, Garabağ Etnik ve Siyasi Tarihine Dair, Bakü, 1990, s.156.

Hayâlî Hayk! 🙂 

http://www.ermenimeselemiz.com/hayali-hayk/

6.

Gerek Horenli Movses ve gerekse daha sonraki Ermeni târihçileri, milâttan önce 900 yılından beri bir Ermeni milletinin yeryüzünde yaşadığını ileri sürüyorlar. İlmî değeri olmayan ve başka kavimlerin târihine sâhip çıkarak ortaya attıkları hikâyelerle üç bin yıllık bir Ermeni milletinden söz ediyorlar.

Bir kısım Ermeni târihçisi, ırklarının başlangıcı olarak Hazret-i Nuh’un oğlu Yâfes’i gösterirken, bir kısmı da târihlerini Bâbil Kulesi’nin yıkılışıyla başlatmaktadırlar. Ve böylece ortaya Ermenilerin ceddi olarak –GÜYA ERMENİ KRALLIĞININ KURUCUSU– diye,fotoğrafta gördüğünüz hayâlî bir ‘’Hayk’’ çıkıyor.

Hâlbuki?

Bu hususta –kendisi de bir Ermeni olan—Dagavaryan şöyle demektedir:

 (Millî müverrihlerimiz Agatangelos’tan başlayarak Kitab-ı Mukaddes’deki Togarma âilesi ve Askanaz kelimelerini ırkımıza izâfe etmişlerdir. Hâlbuki Togarma, Ermenistan’ın güney doğusunda ayrı bir kıt’adır.

Askanaz,İşkuza dediğimiz bir İskit Hükûmeti idi.Ecdâdımız Kitab-ı Mukaddes’de kendilerine bir menşe’ –kök—bulmak için komşuları olan ‘’kitâb-ı tekvîn’ül-mahlûkattaki’’ Askanaz ve Torgama’ları ileri sürmüşler ve Ermeniler’in de bu iki komşu unsurdan başka menşe’leri olamaz diyerek Hayk’ı Torkom’un oğlu saymışlardır.

Horenli Movses ve onunla berâber diğer Ermeni târihçilerinin,Ermeniler’in kökünü Yafes’e bağlamalarının ve Hayk efsânesinin ve bundan gelen hayâlî krallar silsilesinin hiçbir ilmî kıymeti olmadığı,mütâlâa ve tedkîke –araştırmaya—değer bir mevzû bulunmadığıdır.)

 *

Buraya kadar, Ermeni târihçilerden bir kaçının görüşlerini kaydettik. Bu yazarların tesbitleri hep de şunu söylüyor:

Ermeni târihi diye bilinenlerin tamâmı, ne zaman, nerede yaşadığı meçhûl bulunan Horenli Movses’in yazdığı ‘’uydurma târihe’’   dayandırılmaktadır. Movses böylece, kendi ırkına bir mâzi uydurmuş; başka kavim ve milletlere âit masal ve efsânelerle târihî şahsiyetleri Ermenilere âit gibi göstermiştir. Bu köksüzlük ve menşe’lerinin belirsiz oluşu; Ermeniler’de yerleşik bir aşağılık duygusuna sebebiyet vermiş olabilir.

Her neyse…

Biz şimdi, bir an için sözlerimizin başına dönebilir ve Ermeni târihçilerin bile ilmî değeri olmadığı gerekçesiyle ‘’yalancı’’ diye nitelendirilen Ermeni papazı Movses’le, onun yazdığı kitaba ciddî gözüyle bakmanın imkânı yoktur, hükmünü rahatlıkla verebiliriz. Ki bu da bütün bir Ermeni târihinin yalandan, uydurma ve yakıştırmadan ibâret olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Acaba, târihleri yalanlardan meydana gelmiş olan Ermeniler, genlerindeki yalan söyleme alışkanlığı sebebiyle mi Müslüman Türk’e ‘’soykırım’’ iftirâsını atmaktadırlar?(*)

 

——————————————–

(14) Esat URAS, a.g.e.Muhâkemeli Ermeni Târihi, s.128,Tiflis 1895 –A.M.Karakaşyan.

(*)  Ermeniler, her devirde dış güçlerin tesirleriyle çok tahrik edilmiş ve pek çok mâceraya atılmışlar… Başlarından büyük işlere kalkışıp; Müslüman-Türk kanı döker ve ocakları söndürürken, kendi kanlarının akmasına da sebebiyet vermişlerdir. Söz konusu dış tesirler öyle geniş çaplıdır ki, uydurma bir târihe, buna bağlı olarak uydurma bir edebiyata ve gene hayâlden öteye geçmeyen vatana tamâmen inanmışlar; bunlarla şartlanan Ermeniler, kendilerini târihin en üstün fakat en çok ezilmiş topluluğu saymışlardır. Kendilerince ‘’târihin en kahraman kavmi’’(!) onlardır ve vatanları(!) da ellerinden alınmıştır. Geçimsiz, kavgacı ve kan dökücü Ermeniler’deki bu karmaşık seciye, Batı’lı devletlerin sistemli politikasıyla birleşince, insanlık târihine sayısız felâket yazılmıştır.

*

ilk Hristiyan Devlet Efsanesinden İşgal Stratejisine: Albanların Kısa Tarihi

Doğu’da ilk laik ve demokratik cumhuriyetin ilan edilmesinin 95’inci yıldönümü münasebetiyle “Newtimes.az” internet sitesinin ilan ettiği yarışmaya katılmak üzere gönderilmiştir.

Yunanca ve Latincede ‘dağlık bölge’ anlamına gelen Albanya; Strabo, Ptolomy ve Pliny’in gibi yazarların da içinde bulunduğu Yunan ve Roma kaynaklarına göre; Hazar Denizi ve Gürcistan arasında bulunan ve kuzeyde Kafkas dağları ile güneyde Aras nehri arasında yer alan coğrafyayı ifade etmektedir.[i] Günümüzde hemen hemen Azerbaycan topraklarına denk düşen bu bölge İslam fetihlerinden sonra Arran (Erran) adıyla anılmaya başlanmış, bölgenin tamamen Türkleşmesi ile Alban isminin kullanımı büyük ölçüde sona ermiştir.[ii] MÖ 3. yy ve MS 8. yy’lar arasında yaklaşık olarak 1000 yıl hüküm süren Albanya Devleti 26 farklı dili konuşan etnik gruplardan oluşmakta ve bu gruplar arasında Türklerin olduğu da bilinmektedir.[iii]

Albanlar’ın tarihinin incelenmesi, tarihin faklı dönemlerindeki devlet, toplum ve kültür yapılarının ortaya konulması; Güney Kafkasya’nın genel etno-kültürel görünümü, buradaki ulusların tarihi ve kültürel varlığı ile kimliği ve bu bölgede uluslararası kültürel etkileşimin sınırlarını belirlemek açısından oldukça önemlidir.[iv] Çünkü başta Karabağ sorunu olmak üzere bölgede yaşanan çatışmaların Alban tarihi incelenmeden doğru analiz edilmesi de mümkün değildir.

Tarihi Albanya topraklarında yaşayan toplulukların büyük bir kısmının Hz. Ömer döneminde yapılan fetihlerle birlikte Müslüman olmasına rağmen, Yukarı Karabağ gibi Azerbaycan’ın daha çok iç ve kuzey bölgelerindeki dağlık kesimlerde gayri Müslimler yaşamaya devam etmiştir.  Albanlar olarak nitelendirilen söz konusu Hristiyan halk zamanla Ermeniler tarafından Gregoryanlaştırılmış, kiliseleri Ermeni kiliselerine çevrilmiş, eserleri ise Ermeniceye çevrilerek Alban halkına ait tüm varlıklar ortadan kaldırılmıştır.[v] Ermenilerin kendilerine ‘ilk Hristiyan halk’ etiketini yapıştırarak Batı’dan ayrıcalık almaya yönelik politikaları esasen kendilerinden çok önce Hristiyanlığı kabul eden Albanların mirasına sahip çıkmaları neticesinde gerçekleşmiştir. Rus kaynaklarında Karabağ Gregoryanları için ‘Haçperest Türkler’ ifadesinin kullanılması bu kültür hırsızlığını gözler önüne seren önemli bir kanıttır.[vi]

Karabağ’ın da içinde bulunduğu coğrafyaya hakim olan Albanları ve Alban uygarlığını yok sayan Ermeniler, işgal ettikleri Yukarı Karabağ’ın Ermenilerin ataları olan antik bir Hristiyan krallığının parçası olduğunu savunmakta, kanıt olarak da bölgedeki kiliseleri göstermektedirler.[vii] Ancak söz konusu kiliselerin Kafkasya’nın otoktan halklarından olan Hristiyan Albanlara ait olduğu basit bir kronolojik hesapla kolaylıkla ortaya çıkabilmektedir.[viii]

Ermeniler, Makyevelist bir yaklaşımla bir takım siyasi hesaplardan dolayı Albanların mirasını sahiplenmeye çalışmışlardır. Özellikle Ermeni tarihçilerin; Ermenilerin tarihin ilk Hristiyan devleti[ix]olduğunu vurgulaması Hristiyan dünyasından destek alabilmek için uygulanan bir stratejidir. Bu destekle komşu ülkeler diplomatik ve siyasi baskı altında tutulmaya çalışılmış, böylece Ermenilerce Albanların ortadan kaldırılmasından 1990’larda Azerbaycan topraklarının işgal edilmesine ve 1 milyondan fazla Azeri’nin kaçkın (mülteci) durumuna düşmesine kadar Ermenilerce yapılan haksız faaliyetler sözde şehitlik efsanesi ve ilk Hristiyan devlet mitolojinin sis perdesi arkasında örtbas edilmeye çalışılmıştır.[x]

Ermenilerin günümüzde komşularına yönelik işgalci politikaları esasen Ermenistan isminin tarihi tanımı ile de yakından alakalıdır. Ermenistan/Armenia ismi, sınırları belirsiz olmakla birlikte Doğu Anadolu ve güneybatı Kafkasya’yı kapsayan ve iç bütünlüğü bulunmayan bir coğrafya adı olarak tarihte yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.[xi] Kendisine Hay diyen ve ‘Hayk/Haik’ adlı bir atadan türedikleri efsanesini yaşatan ve bugün dünyanın Ermeni olarak adlandırdığı milletin tarihte coğrafi bir terim olarak kullanılan Ermenistan/Armenia ismi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bölgede uzun yıllar hakimiyet kuran Asur, Med, Pers, Part yazıtları ile Ksenophon’un Anabasis’i ve Strabon’un Coğrafyası’nda ‘Hay’ ve yüksek ülke anlamına gelen ‘Hayastan’dan bahsedilmemektedir.[xii]

Ermenistan adıyla bilinen bölgenin otoktan halklarından olmayan ve bölgeyle ilgili en eski kaynaklarda ismi geçmeyen Hayk kavmi daha sonra bölgenin tarihi ismini etnik bir kimlik olarak üstlenmiş, böylece tarihsel hak iddialarını temellendirmeyi hedeflemiştir.[xiii] Benzer şekilde, zamanla ‘Ermeni’ adını alacak olan Hayk kavmi Gregoryan inancına sahip her toplumu Ermenilik adına sahiplenerek bu toplumların sahip olduğu siyasi, ekonomik ve kültürel değerleri de üstlenme stratejisi benimsemiştir. Böylece Hristiyanlık ve ona takılan Gregoryan markası Ermeni kimliğinin başat öğesi haline gelmiştir.[xiv] Bu noktada Ermeni tarihçi Pastırmacıyan’ın Ermeni kilisesi için sarf ettiği: “Ermeni milletinin can verilen ruhunun yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur”[xv] şeklindeki sözleri Ermenistan’da dinin milliyet inşa sürecindeki rolünü daha net ortaya koymaktadır.

Ermenilerin izlediği bu mono-milliyetçi politikaların çağımızın siyasi, sosyal ve kültürel Zeitgeist’ı (zamanın ruhu) ile taban tabana zıt bir anakronizm abidesi olduğu oldukça açık olmasına rağmen bu gerçeğin Hristiyan kamuoyuna yeterince anlatılamamış olması, dini taassup içinde olan bazı Batılı Hristiyan kesimlerin Ermenilere haksız destek vermelerine neden olmuştur.[xvi] Hristiyan dünyasından alınan bu desteğin de etkisiyle bin yıllık bir medeniyetin kurucuları olan Albanlar tarihin tozlu raflarına kaldırılmışlardır.

Sonuç

Günümüzde İran hariç tüm komşularından tarihi mesnetten uzak toprak iddialarında bulunan Ermenistan, kendisinden çok daha önce Hristiyan olan Alban toplumunun mirası üzerinden ‘ilk Hristiyan devlet’ olduğunu iddia etmekte böylece Azerbaycan topraklarının işgalinden, Türkiye ve Gürcistan’a yönelik mütecaviz tavırlara, Hocalı Soykırımı’ndan, ASALA terör örgütünün yaptığı katliamlara kadar yaptığı tüm olumsuz faaliyetleri ilk Hristiyan devlet mitinin gölgesinde ört bas etmeye çalışmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Esme ÖZDAŞLI

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Burdur/TÜRKİYE

[i] Audrey L. Altsadt, The Azerbaijani Turks: Power and Identity under Russian Rule, Hoover Institution Press, Standford, 1992, s. 3.

[ii] İslam Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul, 1991, ss. 394-395.

[iii] Frederik Coene, The Caucasus: An Introduction, Routledge, New York, 2010, s. 97.

[iv] Yaşar Kalafat, Mahmut Niyazi Sezgin, “Ermeni Kültür Stratejisi ve Albanlar Meselesi”, (http://www.eraren.org/tur/eren.html), (11.02.2013).

[v] Bilal Dedeyev, “Dağlık Karabağ Sorunu’nun Tarihi Arka Planına Bakış”, Karabağ Savaşı: Siyasi, Hukuki, Ekonomik Analiz, Der. Osman Nuri Aras, Qafqaz Üniversitesi Kafkasya Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Bakü, 2008,  ss. 17-18.

[vi] Yaşar Kalafat, “Gregoryan Türklerin Stratejik Boyutu”, (http://www.yasarkalafat.info/index.php?ll=newsdetails&w=1&yid=121), (12.02.2013).

[vii] Albanlar tarafından yapılan bugün Azerbaycan’ın Seki kasabasındaki Kiş köyünde bulunan ve Albanların ve Güney Kafkasya’nın ilk kilisesi olan Kiş Mabedi Ermenilerin ilk Hristiyan devlet efsanesini çürütür niteliktedir.

[viii] “Reply by the Delegation of the Republic of Azerbaijan “to the Response of the Delegation of the Republic of Armenia to the Written Questions No. 526 and 528 by the Azerbaijani Parliamentarians Ms. Pasheyeva and Mr. Huseyinov”, Azerbaijan Foreign Policy Planning and Strategic Studies Department, pp. 4-6,http://www.azembassy.ca/documents/conflict/culture-nakhichevan-christianmonum.pdf,  (05.01.2013).

[ix] Ermenilerin ilk Hristiyan devletini 301 yılında kurdukları tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü bu tarihlerde Roma imparatoru olan Diokletian katı bir pagan inanca sahipti ve Hristiyanlığa karşı amansız bir mücadele sürdürmekteydi. Hristiyanlara zulüm edenlerin sonuncusu olarak da bilinen Diokletian 303 yılında yayınladığı Fermanla Hristiyanlar üzerinde büyük bir baskı politikası uygulamaya başlamıştır. Diokletion’un gözdesi olan Ermeni prensi Tridat ülkesi Sasani istilasında olduğu için uzun yıllar Roma’da sürgün hayatı yaşamış ve 298 yılında ülkesine dönebilmiştir. Bu nedenle Roma İmparatorluğu’nun bir vassalı durumunda olan ve siyasi bağımsızlığı mevcut olmayan Ermeni prensi Tridat’ın Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi mümkün görünmemektedir. Hatta Diokletian’ın fermanına uygulayan Tridat’ın zülmüne kurban gidenler arasında ‘Aydınlatıcı Aziz Gregor’ da bulunmaktadır. Ermenistan’ın ‘asıl’ havarisi kabul edilen Gregor 14 sene hapiste yatmış, Roma İmparatorluğu I. Konstantin’in yayınladığı ve Hristiyanlık üzerindeki baskıları ortadan kaldıran 313 tarihli Milano Fermanı ile hapisten çıkabilmiştir. Bu bildiri ile Hristiyanlığın Roma’da resmen tanındığı düşünüldüğünde Hristiyanlığın Ermenistan’da kabulünün en erken 314 yılında kabul edilmesi mümkün görülmektedir. Bu bilgiler Ermenistan’ın tarihin ilk Hristiyan devleti olduğu savını çürütmektedir. Ayrıntılar için bkz. Erich Feigl, “Ermeni Milli Kilisesinin Zaferi ve Trajedisi”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 2, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001,http://www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=DergiIcerik&IcerikNo=211, (03.12.2012).

[x] Feigl, a.g.m.

[xi] Mahmut Niyazi Sezgin, “Anadolu Türklüğünün Kayıp Halkası: Gregoryen Türkler”,2023 Dergisi, Kasım 2005, Sayı 15, s. 68.

[xii] Erdal İlter, “Ermenistan Adı, Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 6, Yaz 2002, (http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=153), (03.01.2013).

[xiii] Kalafat ve Sezgin, a.g.e.

[xiv] a.g.e.

[xv] Mehmet Alpaslan Küçük, Ermeniler Arasında Protestanlığın Yayılışı ve Protestan Ermeniler (Türkiye Örneği), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2005, s. 13.

[xvi] Kalafat ve Sezgin, a.g.e.

Benzer Makaleler

  • Avrupa Birliği 2017 Yılında: Esas Çelişkiler ve Olası Dönüşümler

  • Ortadoğu Krizi Yeni Düzeyde: Büyük Güçler Etkinleşiyor

  • İslamabad Zirvesi: Jeopolitik Önemi ve Azerbaycan’ın Katkıları

  • Farklı Değerleri İçeren AEB ile AB Arasında “Ermenistan Köprüsü”

  • Hocalı Soykırımı – Türkofobinin Somut Tezahürü

    Karabağ kültürü= http://garabagh.net/content_102_tr.html

    İki yüz yıldır, Azerbaycan\’ın tarihi mekanlarından biri olan Karabağ\’ı facialar meydanına çeviren Ermeniler bütün araçları kullanarak zaman zaman tarihimizi sahteleşdirir, uydurma tarih yaratır, Azerileri kendi topraklarından sıkıştırıp çıkarıyorlar. Siyaset adamlarının elinde alete dönüşmüş Ermeni tarihçileri Karabağ topraklarının Ermenilere ait olmasını «kanıtlayan olğular toplar, yasal belgeler hazırlıyor, Ermenilerin toprak işğallerine yasal görüntü vermeğe çalışıyorlar. Ermeni ideoloq ve «arkeologları Karabağ\’ın AlbanHıristiyan anıtlarını Ermeni anıtları olarak göstermeye çalışıyor, hatta eski kaynaklardan yararlanarak, genel Kür (Kura) ve Aras nehirleri arasındaki toprakların «ezeli Ermeni toprakları olduğunu kanıtlamak istiyorlar. Oysa, Ermeniler sadece Karabağ\’da, hatta Kafkasya\’da XIX yüzyıla dek hiçbir zaman kompakt şekilde yerleşik olmamışlardır ve bu maddi kültür de onlara ait olamazdı.
    Yukarı Karabağ\’ın Hankendi, Ağdere, Hocavend, Şuşa, Düzen Karabağ\’ın Berde, Terter, Ağdam, Ağca, Fizuli, Beylegan, ayrıca Laçın ve Kelbecer’de arkeolojik araştırmalar sırasında açığa çıkarılmış maddi kültür örnekleri, Numizmat deliller Karabağ\’ın eski maddi kültürünü, etno-kültürel durumunu, nüfusun sosyo-ekonomik düzeyini, ev ortamını, genellikle, Azerbaycan\’ın bu bölgesinin ekonomik, sosyal ve kültürel tarihini kapsamlı yansıtıyor.
Arnavutluk\’ta V yüzyılın başlangıcında kullanılmış yeni formda ve resmi yazılarda işlenmesi görülen Alban alfabesi icat edilmiştir. Bununla ilgili öğretim okulları kurulmuştur ki, bunun da esas merkezi Karabağ\’ın eski şehri Berde idi. Albanya’da erken orta yüzyılda (IV yy\’da) Hıristiyanlık dini kabul edildikten sonra Azerbaycan\’ın tarihi toprakları olan Karabağ bölgesinde IV-VII yüzyıllar inşaat kültürüne ait Hıristiyan mimarisi tipinde, mimari yapılar-Arnavut Hıristiyan dini anıtları yaratılmıştır. Ağderede Amaras (eski Türk dilinde bu kelime «beyaz hun» demektir), Ağdamda Govurgala (gayri müslim-Alban Hıristiyanlığın ait Kale), Laçin (Ağoğlan), Kelbecerde (Haşaveng (Hotaveng), Çahartağ) Arnavut Hıristiyan mabetleri, ayrıca Hocavend Alban Kilisesi ( Sos köyü), Ağcabedinin Tezekend yaşayış konutları üçnefli bazilikalı bina, Berde kentinde Tespit edilmiş üç buçuk dairesel apsidalı tapınak Azerbaycan\’ın Karabağ bölgesinin inşaat mimarlığını, ayrıca tarih ve kültürünü tanıtıyor.

Karabağ bölgesi sadece Azerbaycan\’ın diil, ayrıca dünyanın da eski tarihe sahip bir arazisidir. İşte, Karabağ bölgesi kendisinin tarihi, maddi kültür anıtları, zengin edebiyatı, sanatı ve müzik kültürü ile zengindir.
Karabağlıların zengin yaşamındaki en önemli yerlerden birini onun hayat ve yaşayış tarzı, günlük geçim tarzı ile bağlı olan halk sanatları tutuyor. Tabii ki, onların ev özellikleri, estetik zevki, kısacası milli siması, benliği bu sanat türünde kendini özellikle parlak şekilde göstermektedir. Boşuna değil ki, şimdi dünyanın en zengin müzelerinde Karabağ halk sanatının şahsında Azerbaycan halk sanatının birçok güzel örnekleri ile karşılaşmak olur. Londra\’nın Victoria ve Albert, Paris\’in Louvre, Washington\’un Metropolitan, Viyana\’nın, Roma\’nın, Berlin\’in, İstambulun, Tahran\’ın, Kahire\’nin zengin müze koleksiyonlarına bakarken orada Karabağ ustalarının, ayrıca Tebriz, Nahçıvan, Gence, Kazak, Sinop, İstanbul, Şeki, Şamahı ustalarının becerikli elleriyle yaratılmış sanat örneklerini görmek mümkündür.
Qarabağlıların emeği sayesinde oluşmuştur bölgenin yaşam ve yaşayış tarzı yaygın olarak kullanılan Karabağ el sanatının büyük ve zengin bir tarihi var. Karabağ\’dan bulunmuş bulaşık, silah ve süs örnekleri tek bir tarihi olğu olarak değil, hem de onu yaratan sanatçının ustalık yetisinden bilgi veren değerli bir kaynaktır.
Karabağ halk yaratıcılığının tarihi, etnoqrafik ve sanat özellikleri yer giysilerde buluyor. Bu özellik hem belli biçimli giyim ve aksesuarları ve hem de sanat dikme, doku ve tokuculuqda kendini göstermektedir. Arkeolojik kazılar aracılığıyla yüklü miktarda eski maddi kültür örneklerinin tespit edilmesi Karabağ\’ın maddi ve manevi kültür tarihini öğrenmeye imkan vermiştir. Karabağ\’dan tespit edilen her bir arkeolojik malzeme, dolayısıyla maddi kültür örneği olan irili ufaklı tüm eşyalar – inşaat malzemeleri, ev eşyaları, sofra bulaşıkları, süs eşyaları her biri hem kendisinin üretim açısından, hem de onların üzerindeki çeşitli gliptik, teoreftik fotoğraf , desenlerinyapılması açısından qarabağlıların hayatında kendine yer tutan eski kültürün şemâili, seviyesi, gelişme özelliklerini kendisinde birikdirmekdedir.
Bakırdan, tunçtan, altından yapılmış ev donanımının ve ziynet (süs) eşyalarının üzerine oturur değişik resimler Karabağ\’da hâlâ eski zamanlarda tasviri sanatın var olduğunu kanıtlıyor. Çeşitli dönemlerde Azerbaycan\’ın Karabağ halçaçılıq okulunda değinilmiş halılar bugüne kadar kendi güzelliği ile insanları adeta hayran bırakıyor.Onların bir çoğu dünyanın ünlü müzelerinde muhafaza olunur.

Tüm bunlar Azerbaycan halkının sanat kültürünün kendine özgü «genofon» unu yaratmış, onun zengin mirasını teşkil etmiştir. Bu miras XIX yüzyılın ortalarından yeni geleneklerle daha dolğunlaşmışdır. İşte bu dönemde, güçlenmekte olan Rusya-Azerbaycan sanatsal ve kültürel ilişkilerinin güçlenmesinin etkisi altında Karabağ sanatında tedricen kalite değişiklikleri yaşandı ve bu da ulusal sanatta yeni realist özelliklerin ortaya çıkması ile sonuçlandı. Kendi zenginliğine göre Karabağ kültürü Azerbaycan kültürünün önemli ve ayrılmaz bir parçası olmuştur ve olacaktır. Bütün bunlar gösteriyor ki, Karabağ kültürü Azerbaycan kültürünün aynasıdır.
ERMENİLER HAKKINDA SÖYLENEN SÖZLER! ONLARI TANIMLAMAK İÇİN DEĞİL ELBETTE SADECE BİRLİKTE YAŞADIĞIMIZ HALKI TANIMAK İÇİN EKLİYORUM LÜTFEN KARIŞTIRYALIM! 

  • 1. Ermeniler hakkında çok çok eskilerden kötü fikir ortaya çıktı ve hiç kuşkusuz, bu asılsız değildir, esası olmasaydı tüm halk hakkında, hem de çeşitli dönemlerde böyle bir düşünce oluşmuştur… …İşte Ermeniler her türlü bahaneyle kuru gürültü koparmak yeteneğine sahiptirler. Onları onların olamayan evlıere bırakmadığımızda, herhangi bir tuzaklarına düşmediğimizde, ya da hırsızlarını mahkemeye verince sadece kendileri yaygara koparmıyorlar, hem de yabancılardan satın aldıkları adamları da gürültü koparmak için zorluyorlar.Rusyalı araştırmacı V.L.Veliçko. “Kafkas” eserinden.

    2. “Ermeniler türlü sahtekarlıklarla Gürcülere ait kilise ve manastırlarda gürcülerin izini kaybediyor, taş üzerinden Gürcü yazılarını siliyor, ya da taşın kendisini anıtlardan çıkarıyor ve taşın üzerine Ermenice birşeyler yazıp yerine bırakıyorlar”.

    Gürcü yazar ve düşünürü İ.Çavçavadze

    3. Majesteleri merkezi Rus topraklarında Ermenilerin yerleşimine izin vermeyiniz. Onlar öyle bir topluluklar ki, birkaç on yıl yaşadıktan sonra dünyaya seslenecek ve “burası bizim eski ata toprağımızdır” diyecekler.

    A.Ş. Griboyedov`un Rus imparatoruna mektubundan.

    4. Ermenistan bir devlet olarak insanlık tarihinde hiçbir önemli rol üstlenmemiş, onun ismi Ermenilerin darmadağınık halde yaşadıkları coğrafi bölge olup güçlü devletlerin-Asurlular`ın, Midyalılar`ın, İranlılar`ın, Yunanlar`ın, Moğollar`ın, Ruslar`ın…. kanlı mücadelelerini çözdükleri yer olarak bilinmektedir.

    P.Kerop Patkanov. “Van yazıtları ve Ön Asya’nın tarihi için önemi. SPB. 1981, s. 36-37, Magdi Neyman`ın “Ermenistan” kitabından SPB, 1899)

    5. Ben onlarla (Ermenilerle) hiçbir zaman anlaşamadım. Onların fırıldakları oldukça iğrenç, alçaklıkları oldukça dayanılmaz, yaramazlıkları oldukça esef vericidir.

    Fransız gezgin kont De-Şolye.

    6. Ermeniler yerli nüfusun salgısını sormağa başladılar. Bununla yetinmeyerek gelme Ermeniler yerli Müslüman nüfusunun şan şöhretini yağma politikası yeridirdilər ki, gelecekte onları sürüp topraklarına sahip olabilsinler.

    Rus araştırmacı VL Veliçko Rus işi ve tayfalararası konular. Publisistik eserlerin tam Külliyatı. 1 c. SPB., 1904.

    7. Kafkasya’da yaşayan 1 milyon 300 bin kişi Ermeni’nin 1 milyonu yerli değildir. Ve onlar vilayete bizim tarafımızdan taşındı.

    N.İ.Şavrov. “Kafkasya’da Rus işine yeni tehlike: Muğanın yaddellilərə satışının beklenmesi”. SPB. 1911, s. 59-61.

    8. Bu kilise bir süre sahte para düzeltenlerin yuvası olmuştur. Bu manastır bende dini merkezden çok siyasi merkez izlenimi yarattı.

    Fransız bilgini de-Ban. Eçmiedzin kilisesine ziyareti hakkında

    9. Köylere yapılan yollara Müslüman köylülerinin süngüye geçirilmiş cesetleri, kesilmiş vücut parçaları ve paramparça edilmiş iç organları etrafa dağılmıştı… Genel olarak kadınlar ve çocuklardı. Girişimciler katliamı özel olarak organize etmiş, Ermeni ordusuysa bu katliamları gerçekleştirmiştir. Derin kuyular kazılmış ve yardımsız insanlar hayvan misali keserek birbiri ardına kuyulara atılmıştır. Uygulanan soykırımlardan sorumlu Ermeniler bir eve seksen Müslüman erkeği doldurur, daha sonraysa onların kafasını koparıyorlardı.

    Yarbay Gryaznov`un 1915 yılında Erzincan`da yapılmış soykırımla ilgili raporundan.

    10. Karabağ’ın tarihi kökleri antik döneme kadar uzanmaktadır. Bu, Azerbaycan’ın eski yerleşim birimlerinden birisidir. Bu bölge Azerbaycan’ın önemli politik, kültürel ve maneviyat merkezidir … yıllardır süren Karabağ sorunu Ermeniler tarafından sahte fikirler temelinde kurulmuştur.

    Samuel A. Uims. “Ermenistan terrorist “Hıristiyan” ülkesinin gelişmeleri, Ermenilerin büyük sahtekarlık serüvenleri, I cilt.

    11. “Biz Hocalı faciasına tanıklık ettik. Biz Hocalı`nı savunan askerlerin, yüzlerce huzurlu insanların-kadınların, çocukların, ihtiyarların vahşice katledilmiş cesetlerini gözlerimizle gördük … Ermenilerin bizim helikoptere de ateş ettiler. Bu yüzden çekimlerimizi tamamlayamadık. Ama öyle yükseklikten gördüklerimiz de işlenen cinayetle ilgili fikirlerimizi tamamlamak için yeterliydi. Bu, korkunç manzaraydı. 5-6 yaşındaki çocukları, kundaktaki bebekleri, hamile kadınları hunharca şehit eden Ermeniler vahşette hiçkimseyle kıyaslanamazlar”.

    Hocalı katliamının tanığı Fransalı gazetecisi Jan İv Yunet

    12. … Esirler var. Fakat artık yaşamağa uygun değildirler. Kışın onları sabahları yalınayak karın, buzun üzerine çıkarıyorlar. Tepelerinden soğuk su döküyor, kafalarında şişe kırdılar, daha sonraysa yeniden kameraya çekiyorlar. Asıl işkencelerse bundan sonra başlıyor. Parmaklarını kapının arasına koyup kırıyor, bağırdıkça lastik değneklerle dövüyorlar. Çoğu kimse acılara dayanamayıp deliriyor. Biz sonraki köyü işgal edince bir Ermeni’nin diri çocuğu alıp ikiye ayırdığını gördük. Sonra vücudun bir bölümüyle annesinin suratına, kafasına o denli vurdu ki, evladının al kanına bulaşmış kadın delirerek kahkahalar atarak gülmeğe başladı.

    “Moskovskiy Komsomolets” gazetesi. 29.01.1994. “Petrol sendromu” makalesinden

    Ermeniler Ermenilerle alakalı

    1.1883 yılında Erivan şehrinin 18.766 kişilik nüfusunun 15.992 kişi, 1866 yılındaysa 27.246 kişiden 23.626 kişi, yani yüzde 85,2 Azerbaycanlı olmuştur.

    Ermeni alimi Zaven Korkodyan. “Sovyet Ermenistanı’nın nüfusu 1831-1931” adlı kitabından. 1932.

    2. Tarihsellik anlayışına uygun olarak, Ermeniler`in Büyük Ermenistan sayılan gerçek vatanı Rusya dışında, daha doğrusu, Küçük Asya’da bulunmaktadır. Dağlık Karabağ’da yaşayan Ermeniler`e gelince, onların bir bölümü eski yöre halklarından olup, Hıristiyan dinini koruyan eski Alban soyundandır. Bir bölümüyse takip ve saldırılardan kurtulmak için Azerbaycan topraklarında sığınan İran ve Türkiye mültecileridir.

    B.İşhanyan. “Kafkasya halkları” Petroqrad. 1916 yıl, səh.18

    3. 1828 yılında ünlü “Türkmençay” anlaşması, Griboyedov ve Abovyan ve Rus askerleri olmamış olsaydı, bugün çağdaş köy ve şehirlere dönüşen yüzlerce yeni oluşturulan Ermeni ocakları olmayacaktı… Sadece, son on yılda (60-70 yıllarında) Vatana iki yüzbinden fazla Ermeni göçetmiştir.

    Zori Balayan. “Ocak”, s. 120, 192, 273.

    4. Ara azacık sakinleşince Şuşa`yı tekrar gördüm. Şehrin Türk mahallesi adeta taş yığınına dönüşmüştü. Tüm evler yakılmış, onların sahipleriyse öldürülmüştü. Aynı durum Hankendi’ndeki Türk mahallesi için de geçerliydi… Bakü’de Ermeniler İngilizlerin yardımıyle bu büyük petrol şehrini işgal ettiler ve şehrin Türk nüfusundan 25.000 kişiyi katlettiler”

    Ohanes Apresyan`ın anılarından. Leonard Ramsden Hartvill “İnsanlar böyledir. 1918-1922 yılları Azerbaycan olayları bir Ermeni’nin hatıratında”. ABD, Indianapolis, “Bobbs Meril Company” Yayınevi, 1928.

    5. “Ermeni hükümetinin Taşnak ajanları Karabağ’ı Ermenistan’a birleştirmeye çalışıyorlar. Bu, Karabağ nüfusunun Bakü’deki hayat kaynağından mahrum olmak, hiçbir zaman hiçbir şeyle ilgisi bulunmayan Erivanla birleşmek anlamına gelmektedir. Ermeni köylüleri beşinci kurultayda Azerbaycan’ı tanımak ve ona birleşmek kararını vermişlerdir”.

    Anastas Mikoyan. 22.05.1919-Lenin’e yazdığı mektuptan.

    6. “Türklerle Ermeniler arasındaki sürtüşmelerin varoluşunun temel nedenlerinden biri de Türk ve Azerbaycan halklarının hoşgörülüğüne, diğergâmlığına, vatanseverliğine karşı Ermeni milliyetçilerinin sürekli gaddarlık sergilemeleridir”.

    Amerikalı Ermeni yazar L.Z. Sürmeliyan. “Bayanlar,baylar, size sesleniyorum” kitabından.

  • BUNLARIN SORUNLARINI BU KİTAPTA ANLATIYOR TAAA ÇOK UZAKTA OLMASINA RAĞMEN GAYET BİLİMSEL OLAYA YAKLAŞIP TEŞHİSİ KOYMUŞ ADAM. MİTOMONİ VE YAVUZ HIRSIZCILIK! http://www.dr.com.tr/Kitap/Ermeni-Mitomanyasi/Erich-Feigl/Arastirma-Tarih/Ermeni-Meselesi/urunno=0000000236132 KİTABIN ADI ERMENİ MİTOMANYASI. ERMENİLERİN,URARTULARIN MİRASINA BİLEREK NASIL HİLECE KONDUKLARINI ANLATIYOR CİDDEN KOMİK VE ACINASI! ARTIK GERÇEKLER KONUŞSUN LÜTFEN

 

İŞTE BÖYLE ŞEYLER SAVAŞLAR GÖÇLER HASTALIK VS İLE ZATEN AZINLIK OLAN NÜFUSLARINI SANKİ ÇOOĞĞ BÜYÜKMÜŞ GİBİ GÖSTERİP Bİ DE HEM GÜÇLÜ HEM SUÇLUCULUK YAPMASANIZ DİYORUM SAYIN AZINLIK CAMİASI!RUM ERMENİ VB GİBİLER.

BİŞEY DAHA VAR Kİ SAKIN OLA İNANMAYINIZ BU MÜSLİM ERMENİLERE ÇÜNKÜ O ZAMAN ERMENİLİKLERE AİT BİŞİ KALMAZ BU MONO KÜLTÜR DİNE DAYALI BİŞİ OLDUĞUNDAN(İÇLERİNDEKİ TÜRK-KÜRT YAHUDİ ARAP) VS GİBİ DEĞİŞİK KARAKTERLİDİRLER.ONLARA RUH VEREN DİNİ ÖZ’DÜR VE KİLİSE. OKULDA ÖĞRENİRLER BİR NEVİ DERSLE ALIRLAR O KİMLİĞİ.. PEK ÇOK ŞEKİLDE KENDİ ARALARINDA DA KAVGALARI VARDIR /HUSUMETLERİ.MESHEPLER ARASI. GREGORYANLIK BAĞDAŞTIRICI ÖZ O TÜRK DOKTRİNİ.. DAHA ÇOK İÇLERİNDE SAKLADIKLARI ÖZLERİNİ YAŞARLAR VE ZATEN ONLARIN PATRİKLERİDE KABUL ETMİYO BELKİ YENİ YENİ..BUNUDA İNKAR EDEMEZLER.. abd misyoner okullarında yetişip köklendiklerini.. laboratuar ürünü bi millet olduklarını

BAKINCA ZATEN GÖRECEKSİNİZ Kİ HAKİM KÜLTÜR TÜRK KÜLTÜRÜ O HALDE NEDEN KAVGA EDİYORSUNUZ VE BÖYLE İNSANLARI EZMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ BUNU ANLAMIYORUM SADECE BENİM YAPTIĞIM OLAYLARI VE İNSANLARI SORGULAMAK ÇÜNKÜ ALDIĞIM EĞİTİM BUNU ÖNGÖRÜYOR BANA. İNSANLARI SÖMÜRMEK ÇOK ÇİRKİN BİR DAVRANIŞTIR! İYİ NİYETLERİNİ VE KAYNAKLARINI..

“ OSMANLI MİMARLIĞINDA BATILILAŞMA DÖNEMİ VE BALYAN AİLESİ” ADLI KİTAP VE GERÇEKLER”

“Osmanlı mimarlığında Batılılaşma dönemi ve Balyan ailesi” adlı kitap ve gerçekler Birkaç aydan beri masamın üstünde bir kitap durmaktadır. Birkaç ay dedim, uzun zaman, bu gibi kitaplar, alışkanlığıma göre, bir ön incelemeden geçirilir, birkaç hatırlatıcı not alınır ve sonra, gereğinde kullanılmak üzere rafa kaldırılır. Fakat bu kitap öyle olmuyor, devamlı masamın üstünde yer işgâl ediyor, bazen kalkıyor ve sonra yine masamın üstüne geliyor. Kitabın şaşırtıcı, hayrete düşürücü bir hali var. Ayrıca, çok cesur ve iddialı… Sözünü ettiğim eserin müellifi Pars Tuğlacı, ismi: “Osmanlı Mimarlığında Batılılaş­ ma dönemi ve Balyan Ailesi” , dağıtım ve yayın: “ inkilâp Aka Kitapevi, İstanbul 1981. 24/33 edebiyatında, 252 sahife, kuşe kağıda itina ile basılmış ciltli bir kitap. Kitaptaki resimlerin hemen hepsi renkli, çoğu Ara Güler tarafından çekilmiş, güzel diyemeyece­ ğim, zira balık gözü objektif ile çekildiklerinden mimari değer taşımamaktadırlar. Eser, her ne kadar vesikalara dayalı, yahut da, vesikaları yayınlayan bir çalışma gibi görünüyorsa da, yanlış ve haksız iddiaları ihtiva etmesi bakımından beni harekete getirdi ve kitabı başından sonuna kadar inceledim. Kabul edilmesi mümkün olmayan yargıları ve hataları aşağıda açıklıyorum: Tenkidimin birinci kısmı, başlangıç ile ilgilidir, ikinci kısım ise tek tek eserler üzerinde verilen bilgiler ve belgeler hakkındadır, üçüncü kısım da müellifin ileri sürdüğü değer yargıları üzerindedir. Birinci kısım, Önsöz: Bu kısımda ve hatta kitabın isminde kullanılan “ Batılılaşma” deyimi acaba ne gibi bir düşünceyi ifade ediyor? Son zaman tarihçisi veya tarihçi geçinen müverrih ve muharirlerimiz, gerçekten, Osmanlı tarihinin bazı devirlerine ve bazı İslahata birtakım isimler takmışlardır: “ Batılılaşma” , “ Lâle Devri” , “ Kadınlar Saltanatı” , “Ağalar Devri” , “ Batıya Açılan Pencere” gibi. Bir toplumun zamanın ve tekniğin gereklerine kendisini uydurmağa çalışmasının adı “ Batılılaşmak” mıdır? Yoksa İslahat mıdır? Çağdaşlaşmak mıdır? Japonya, sanayiini kurmağa çalıştığı zaman acaba bu hareketine ne isim vermiştir? Rusya için de aynı soruyu, hatta, Amerika için de aynı soruyu sorabiliriz. Konuya şöyle bakabiliriz: Türklerin Anadolu’ya yerleşerek Bizans İmparatorluğuna son vermesi, Haçlı Seferleri, Osmanlı-Türk İmparatorluğu olarak Avrupa’nın mühim bir kısmına sahip oluş, Akdeniz hakimiyeti…Hıristiyan dünyasına ters düşen bu tarih dö­ neminde imparatorlukta batıya bir kapı açılmasını batılılar dört gözle bekliyorlardı, bu, ne kapı ne de penceredir, bu, batının imparatorlukla açtığı gediklerdir. Kültür denildi, dekoratif düzen “ Barok” denildi, ticari haklar denildi ve buralardan girildi. Konuya bu 1 açıdan bakan ben münekkide, sakın geri kafalı demeyiniz. Zira batıya açılan pencere veya delik çoktan açılmış ve oralardan nelerin kaçtığı, nelerin girdiği bugün artık ortaya çıkmıştır. (Kanûnî’denberi kapitülasyonların Lozan’la kaldırılmasına kadar, imtiyazlar, gümrük muafiyetleri, izinli veya kaçırılarak yurt dışına giden tarihi eserler, bilim ve sanat eserleri) Bu kitapta Balyanlar, adeta, batıyı Türkiye’ye getirenler gibi gösterilmek istenmektedir ki, doğru olamaz. Dolmabahçe Sarayını hariç tutarsak, neÇirağan, ne de Beylerbeyi Sarayları batı temsilcisi değildirler. Harbiye Nezareti (İstanbul Üniversitesi binası) kapısı da bir Arap-Magrip taklididir, binaenaleyh batılı sanatı ile ilgili değildirler. Balyanların binaları toplama, biraz Avrupa, Arap, planda hatta geleneksel türk bir mimariye sahiptirler. Bu devirlerin Daronco, Vallaury, Mongeri gibileri de vardır ki, Balyanların tutumları, bu saydığımız yabancı mimarların tutumlarının aynıdır. Yani, Türkiye’de kendilerine verilen işlerde bu yabancı mimarlarda da başarısız bir Osmanlı-Türk mimari uygulamaları gayreti vardır. O halde, “ Batılılaşma” konusunda şampiyon gibi gösterilmek istenen aile, gerçekten mimaride batılılaşma gayreti göstermişler midir? Gerçekte Balyanlar, Sultan II. Mahmut’tan beri sarayın teveccühünü kazanmış, bir kısmı kalfalık yapmış, bir kısmı meremetçilik yapmış, bir kısmı da müteahhitlik yapmıştır. Yani, gırtlağı­ na kadar borç içinde yaşayan OsmanlI devletinden kazandıkları paralar, aileden hiç bir zaman dışarı kaçmamış, bu aile şirketi içinde kalmış ve böylece aile bir yüzyıl tam bir refah içinde yaşamıştır. Balyanlarla, Mimar Kemalettin ve Vedad beyleri ayrı tutmak lâzımdır. Evvelâ onlar biraz geç kalmışlar ve aynı iltifat ve fırsatı bulamamışlardır. Diğer taraftan, onların yapmak istedikleri, Türk ve Müslüman olmanın onlara verdiği ruha ve heyecana dayanır. Davranışları çok güzel ve yerinde, fakat uygulamalar olumsuz, ama yine de şükrana lâ­ yık. Yazık ki, Mimar Kemalettin bir Çirağan Sarayı yapmak fırsatını elde edemedi. Şanssız zaman. Sinan’lara, Mehmed Ağalara, Kasım’lara bin şükran ve rahmet. Onlardan sonra bakınız iş kimlere kalmış ve yüzyılların ürünü klasik Türk mimarisi olduğu yerde terkedilmiş. Sanatta yaratıcılık değer taşır, sanatkâr kendinden birşeyler verebildiyse değerlidir. Bu sebeple ekletizm, sanatta makbul bir olay değildir. Yahut şöyle diyelim: Ekletizm’in sanatta kişiliği yoktur. Yazara göre, Osmanlı İmparatorluğunda askerlik, devlet teşkilatı, düşünce, eğitim ve sanat alanlarında batılı anlamda İslahat hareketleri III. Selim zamanında başlamış, II. Mahmut zamanında hız kazanmış ve Abdülmecit döneminde kökleşmiştir. Gerçekte sanatla ilgili batı tesiri III. Ahmet zamanında başlamıştır (1710). Askerlikle ilgili başarısız İslahat teşebbüsleri II. Osman zamanında başlamıştır (1620). Hassa mimarları olarak takdim olunan 9 kişilik ermeni ailesi için “ Hassa Mimarları” deyimini kullanmak doğru değildir. Çünkü “ Hassa Mimarları Ocağı” 1831 de kaldırılmış ve yerine “ Ebniyei Hassa Müdürlğü” tesis olunmuştur. 2 Kitabın yazarı bu aileden söz etmeden evvel, onlardan önce “Türkiye’ye değerli yapıtlar kazandırmış eserler vermiş” ermeni mimarlarını saymayı bu önsözünde uygun bulmuştur. Şimdi ta Bizans’tan itibaren bu ermeni mimarlara bakalım: Ani’li “ Dırtad” Ayasofya’yı tamir etmiş (989). Bizans devrinde yapılan bu tamirin bir mimarî sanat hareketi olmadığı aşikârdır. Ayasofya, Miletos’lu izidor ve Tıralles’li Antemyos’un yaptığı biçimde kalmış ancak kubbe tamiri bu ermeni mimar tarafından yapılmıştır. Bu işin de Türk-Osmanlı kültürü ile hiçbir münasebeti yoktur. Konya Sahib Ata Medresesini yapan Külük bini Abdullah (1258) ın ermeni olduğu doğru değildir. O devirde Anadolu Selçuklularında ve Beyliklerinde devşirme usulü de yoktu. Mimar Sinan’ın da ermeni olduğu nereden çıkıyor? Gerçekte Sinan hakkında çok yakış­ tırmalar yapılmaktadır: Ermeni, Rum, Arnavut, Hıristiyan Türk… Bu hal, Koca Sinan’ın kendi cemaatlarına mal edilerek bundan kültürleri için iftihar ve şeref payı elde etmek hevesidir. Ancak, koca imparatorluk içinde pek çok Türk ve Müslüman olmayan yabancı unsurlar vardı, imparatorlukta bunlar yaşıyorlardı ve “Osmanlı” olarak yaşıyorlardı. İstanbul’da özellikle rumlar, ermeniler, yahudiler İstanbullu olarak Türk imparatorluğu vatandaşları idiler. Koca Sinan’ın menşei hakkındaki incelemeler Mimar Sinan Üniversitesi “ Mimar Sinan Araştırma Merkezi” yayını olarak yakında bilim dünyasına sunulacaktır. Ancak, 100 yıllık yaşamında hassa baş mimarı olarak 147 cami, 280 muhtelif eserler vermiş olan ve bütün dünyaya nam salmış bulunan Koca Sinan, yaptığı eserlerle Türk mimarı olduğunu ispat etmez mi? Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı İmparatorlu­ ğunun en parlak devrinin sadrazamı idi, ama hırvat asıllı idi. Bursa Yeşil Cami ve türbesinin mimarisinin, çinicisinin, nakkaşının imzaları camide var iken, bu külliyenin “Yeğyazar” kalfa tarafından yapıldığını iddia etmek ve kaynak olarak (T.H.S. = Herkesin Salnamesi) isimli kaynak olamayacak bir yayını göstermek, daha önsözde bu kadar yanlış bir iddiayı cesaretle öne sürmek, itina ile hazırlanmış esere karşı güvenimizi sarsmıştır. Yeşil Cami mimarı hakkında iddia hiçbir bilimsel esesa dayanmayıp uydurmadır. Ayrıca anıtın üzerinde mimar ve diğer sanatçıların isimlerinin bulunduğunu belirttik. Anıt, Mimar hacı ivaz (İvaz Paşa) tarafından camiin inşasına Çelebi Sultan Mehmed’in emri ile 1413 de başlanmış, anıt 1424 de Murat II zamanında tamamlanmıştır. Çinilerin sanatçısı mecnun Mehmet’tir, dekorasyon sanat­ çısı nakkaş Ali’dir. Bu sanatçıların isirrjleri camide yazılıdır. Yine Sultanahmet Camiinin mimarının, her türlü belgeleri ile, sedefkâr Mehmed Ağa olduğu bilinirken, inşa tarihini dahi şaşırtıcı olarak 1734 gibi ve mimarını da Melikon Asadur olarak yazmak, fakat notlar kısmında da, asıl mimarı sedefkâr Mehmed Ağayı söylemek ve ancak ermeni mimarların caminin tamirini yaptığını bu notlarda söylemek, hiçbir bilimsel gelenek ve usule uymaz. Bu hareketteki amacı anlamamız mümkün olmadı. Fatih İstanbul’u zaptettikten sonra boşalmış olan şehri muhtelif vilayetlerden, eya­ 3 letlerden getirdiği müslüman ve gayrimüslim cemaatla iskân etti. Bunlar arasında ermeniler de vardı. Müslüman olmayan cemaat, asker olarak ve devlet kapısında görevlendirilmezlerdi. Bu gayrimüslim cemaat, Fatih devrinden beri müellifin batılılaşma dediği zamana kadar ticaret ve sanatla uğraşırlardı. Müellif, ermeni cemaatı içinden bir dizi mimar yetiştiren Balyan ailesini “ ikiyüz yıla yakın faaliyetlerini sürdürerek İstanbul’a zarif anıtlar kazandıran ve osmanlı sarayına hizmet veren” olarak takdim etmektedir. Gerçekte, verilen belgelere göre, Balyanların faaliyeti 1800-1900 arasındadır ki, ikiyüz değil yüzyıllık bir aile şirketi faaliyetidir. Müellif, Balyan ailesini, her türlü batılılaşma ve yeniliğe dönük hareketlerin hakim olduğu bir çağda gayretli ve hummalı çalışmaları ile haklı bir üne erişmiş olarak takdim etmektedir. Bu mimarların saray, kasır, cami… gibi yapıları “ batının planları ile birlikte” , “ Barok ve Ampir üslûpları eklektiktarzda uygulamıştır” şeklinde bir karara varmış­ tır. Burada hemen açıklayalım, eklektizm, bir tarz değildir, bilakis üslûpların karışımı­ dır. Bundan sonra müellif önsözünde medhiye (panegirique) biçiminde yargılara varmış­ tır ki, kendisiyle bunlar üzerinde asla mutabık değiliz. “ Doğu sanatı batı rönesansı ile uyumlu bir biçimde” hangi binada kucaklaşmıştır? Kastolunan Çirağan Sarayı ise, biz de kanaatlerimizi söyleyelim: Çirağan Sarayı, planı itibarıyla tamamiyle yerli malıdır, yani Türk-Osmanlıdır (Sedat Eldem’in Türk Evi Plan Tipleri kitabına bakınız). Batı ise bu binada yoktur, yani üslûpsuzdur. Müellif önsözünün bu bölümünde bazı mefhumları yerinde ve doğru kullanmamıştır: “ Batılı düşüncelerden esinlenerek köhne zihniyeti söküp atmaya uğraşan, Avrupa’da öğrenim yapmış paşalar” , “ her türlü yeniliğe ve batı­ lılaşmaya yönelik zihniyet ve Balyanların buna katkıları, hummalı çalışmaları” … Sanat ve mimari eserlerinde bu gibi deyimlere yer vermemek gerekir. Sanatta çağın akımları vardır, üslûplar vardır, kişisel karakterler vardır; ama sanatta gericilik yoktur. Bugün realist resim yapan bir sanatkâr için gerici diyemeyiz. Kaldı ki, mimaride, müellif tarafından geri olarak kastolunan Sinan’ların, Mehmed Ağaların sanatı için ise, böyle bir yargıyı asla kabul etmeyiz ve protesto ederiz. Ayrıca önsözün sonlarında: “ …. uzun yıllar Osmanlı devleti saray mimarlığı görevini sürdüren, padişahlar ve devlet ricali tarafından her zaman iltifata lâyık görülen bu aile, (ser mimarı devlet) ünvanıyla devletin baş mimarlığına kadar yükselebilmiştir” . Bu iddiadaki önemli hata ve yanıltmalara işaret edelim: hemen aşağıda osmanlı devleti saray teşkilatında “ Hassa Mimarları Ocağı” teşkilatı hakkında geniş bilgi sunmaktayız. Böylece hassa mimarları ocağı, baş mimarları, hassa mimarları, hassa mimarları oca­ ğındaki rumlar, ermeniler, yahudilerin isimleri, çalıştıkları yıllar, belgelere dayalı olarak bilinmektedir. Hassa mimarları ocağı ise 1831 de kaldırılmış yerine “ Ebniyei Hassa Müdürlüğü” kurulmuştur. Bu bilgiler elimizde oldukça Sergis Balyan beye 21 Mart 1878 tarihinde Ser Mimarı Devlet” ünvanının verilmesi olayı üzerinde durulması gereken bir konudur. Esasen kitabın 333. sahifesinde verilen ve fermanın fotokopisi olarak sunulan 4 belge orijinal değildir, bir yerden istinsah edilmiştir, yazının biçimi de bunu teyid etmektedir. Hülâsa yazılarda geçen (ser mimarı devlet) deyiminin kanuni geçerlilik taşı­ ması şüphelidir. Bu olsa olsa bir iltifat ifadesidir, sekiz yaşındaki çocuğa paşalık payesi verildiği gibi. Önsöz hakkmdaki düşüncelerimizi bitirmeden evvel önemli saydığım bir noktaya da işaret etmek isterim: Kitabın ismi: “Osmanlı İmparatorluğunda Batılılaşma dönemi ve Balyan Ailesi”dir. İsim böyle iken önsözde ta Bizans zamanında Ayasofya’yı tamir eden Dırtad, sonra birtakım gerçek olmayan iddialar, Yeşil Caminin mimarı Yeğyazar Kalfa, Sahip Ata mimarı Külük bini Abdullah ve daha Balyan ailesiyle alâkası olmayan 14 kadar ermeni mimar veya kalfanın isimleri sıralanmıştır. Bunlara ayrıca temas ettik. Ancak, daha kitabın başında ermeni asıllı kalfaların, asıllı veya asılsız yaptığı binalardan bahsetmek, kitabın amacı hakkında ve bilimsel ciddiyeti hakkında daha baştan şüpheler uyandırmaktadır. Osmanlı imparatorluğunda çeşitli dinlere ve cemaatlara mensup herkes, imparatorluğun bir ferdi idi. Öyle ki, hassa mimarları ocağında her cemaatten mimarlar vardı. İmparatorluğun bu düzeni içinde ermeni kalfalarını ta Bizanstan itibaren yaptığı binaları yalan yanlış sayarak, kitabın ismi ile hiç alâkası olmayacak bir şekilde kaleme almak cü­ retini gösteren müellifin ne anlatmak istediğini keşfetmemiz mümkün olmadı. Ancak şunu anlamış olmamız mümkün: Osmanlı İmparatorluğunda gayrimüslim cemaat, müslüman halk ile birlikte aynı haklara sahip olarak 500 yıl yaşamışlar, pek tabii içlerinden sanatkârlar, alimler, yazarlar çıkmış ve Türk-Osmanlı kültürüne hizmet etmişler. Yani biz Tamburi Cemil bey ile Tatyos efendiye bu vatanın çocukları olarak bakarken bir müellif çıkıyor,ta Bizanstan itibaren ermeni mimar ve kalfalarını bir ayrı bölümde, hem de hatalar yaparak, toplamağa çalışıyor. Medhiye yazmak herkesin hakkıdır, medhiyede mutlaka mübalağalar (abartmalar) vardır. Ama Yeşil Caminin mimarının, çinicisinin, nakkaşının imzaları binaların üzerinde var iken, bunu tutup da bir ermeni mimara mal etmek, müellifin ya kötü niyetine ya da bilgisizliğine delâlet eder. Osmanlı saray teşkilatında hassa mimarları ocağı: “ Hassa Mimarları Ocağı” , Osmanlı İmparatorluğunda, yarı bağımsız bölgeler ve eyaletler dışında, bayındırlık hizmeti gören, osmanlı sarayına bağlı teşkilattır. Saraydan başlayarak, İstanbul dahil, bütün yurt içinde her türlü resmi inşaatı, tamiratı ve saraya mensup kişilere ait yapıları hassa mimarları ocağı yürütürdü. Bundan başka, halkın yapmakta olduğu hertürlü inşaatı da yine bu ocak kontrol ederdi. Hassa Mimarları Oca­ ğı, osmanlı saray teşkilatının birun bölümünde olup, şehreminliğine bağlı idi. Teşkilâ­ tın çalışma yeri Alay Köşkü ve Sepetçiler Köşkü idi. Topkapı Sarayında ve imparatorluk içindeki her türlü inşaat ve tamirat işlerini yürüten idari teşkilât ise şöyle idi: Şehreminin mürakabası altında ve hassa baş mimarının nezareti altında su yolu nazırı, İstanbul ağası (acemi oğlanlar ağası), kireççibaşı, ambar müdürü, ambar birinci katibi, mimarı sam ve tamirat müdürü. 5 “ Hassa Mimar Başı = sermimaranı hassa= mimar ağa”nın emrinde hassa mimarları dairesi vardı. Bu dairede bir kethüda, bir kalem katibi, birçok mimar, minareci, mermerci, taşçı, sıvacı, neccar (dülger), nakkaş bulunuyordu. Bu dairede görevli mimarlara hassa mimarları deniyordu. Bunlar halife (kalfa) ve üstad isimleriyle iki sınıfta ayrılıyorlardı. Halifeler (hülefa) üstadlardan daha ehliyetli idiler. Halifelerden en kıdemlisi mimarı sanî (ikinci mimar) oluyordu ve gereğinde mimar ağaya vekâlet ediyordu. Hassa mimarları ocağının II. Beyazit zamanında kurulduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Ancak Mimar Sinan zamanında teşkilât her bölümüyle mükemmel bir kuruluş olmuştur. Hassa mimarlarının sayısının ihtiyaca göre değiştiği görülmektedir. Meselâ: 1526’da ocak mevcudu 18 idi, 1527 de 14 idi, 1633-1660 senelerinde bu miktar 40-43 arasında değişmiştir. 1664 de hassa mimarları sayısı 34’e düşmüştür. Mimar Sinan zamanından beri hassa mimarları ocağında rum, ermeni, yahudi olarak müslüman olmayanlar da bulunmakta idi. 1530 yıllarında ocakta hiçbir gayrimüslüm adına rastlanmamaktadır. Buna mukabil 1582 de, harpte görev alan 17 hassa mimarından 9 unun müslüman olmadığı, daha sonra 17. yüzyılda bu nisbetin yüzde kırklara kadar çıktığı ve yine bu yüzyılın sonlarında yüzde beşe düştüğü görülmektedir. Fakat 18. yüzyıldan itibaren gayrimüslim nisbetinin hassa mimarları ocağında yeniden yükseldiği, ancak hiçbir zaman gayrimüslimlerin hassa baş mimarı ve ikinci mimar olmadıkları bilinmektedir. III. Selim zamanında kurulan “ Mühendishanei berrii hümayun ” da (1795) den itibaren mimar yetişmeğe başlayınca 1801 de hassa mimarlığına tayinler yeni bir nizama bağlanmış ve kethüdalık, katiplik, mermercilik, minarecilik gibi görevlere tayinler, mimar başının teklifi üzerine yapılmakta fakat hassa mimarları tayinin ancak mimar başı-mühendishanei hümayun nazırı-mühendishanei hümayun hocasının üçlü müşterek teklifleri ile yapılmasına başlanmıştır. En sonunda II. Mahmut zamanında 1831 yılında şehreminliği ile mimar başılık görevleri birleştirildi ve bu yeni kuruluşa “Ebniyei hassa müdürlüğü” ismi verildi ve o tarihte ser mimaranı hassa olan Abdülhalim efendi bu yeni kuruluşa müdür, yani ebniyei hassa müdürlüğüne getirildi. Bu konuda verilen karar padişah tarafından da bir hadi hümayunla açıklanmıştır (9.11.1631). Şimdi, II. Beyazit devrinde cemaatı mimaran ocağının kuruluşundan 1831 yılında kaldırılışına kadar, elimizde mevcut belgelere göre, sermimaranı hassa = mimar başıların, mimaranı hassa = hassa mimaralarınaait birer örnek listeyi, devrin padişahlarını da açıklayarak, sunmaktayız. II. Bayezit’den ocağın kaldırılmasına kadar başmlmarların ve devrin padişahlarını gösteren liste: — Yakup Şah 1509 — II. Bayezid (1481 —1512) — A 1 i bin Abdullah 1510 -I. Selim (1512—1520) –Kanuni S. Süleyman (1520 — Alaettin -II. Selim (1566—1574) — Mimar Koca Sinan 1537—1587 — Mimar Davud 1587 -III. Murad (1574—1595) — Mimar Dalgıç Ahmet Çavuş 1598 — III. Mehmet (1595—1603) — Mimar Mehmet Ağa 1603 — I. Ahmed (1603—1617) I. Mustafa (1617—1618) — Mimar Haşan Ağa 1638 — IV. Murad (1623—1640) — Mimar Kasım Ağa 1640 — Ibrahim (1640—1648) — Mimar Mustafa Ağa 1644 — Mimar Kasım Ağa (2. defa)1644 -IV . Mehmed (1648—1687) — Mimar Mustafa Ağa 1650 — Mimar İsmail Ağa 1691 – – II. Süleyman (1687—1691) — Mimar Mehmet Ağa 1697 — II. Ahmed (1691—1695) — Mimar elhac Hüseyin Ağa 1700 — Mimar İsmail Ağa 1701 — II. Mustafa (1695—1703) — Mimar İbrahim Ağa 1717 —Mimar Mehmet Ağa 1724 — III. Ahmed (1703—1730) — Mimar Mustafa Ağa 1746 — Mimar elhac Hüseyin Ağa 1747 — I. Mahmud (1730—1754) — Mimar Ahmet Ağa 1749 III. Osman (1754—1757) — Mimar Mehmet Tahir Ağa 1763 — III. Mustafa (1757—1774) — Mimar İbrahim Ağa 1769 — Mimar Mehmet Arif Ağa 1791 — I. Abdülhamid (1774—1789) — Mimar Nurullah Efendi 1793 — III. Selim (1789—1807) — Mimar Hafız Emin Efendi 1809 -IV. Mustafa (1807—1807) — Mimar Mehmet Rasim Efendi 1821 — II. Mahmud (1808—1839) — Mimar Abdülhalim Efendi 1824—1831 1604-1605 yılına ait hassa mimarları ocağında bulunanların isimlerini örnek olarak veriyoruz (Ocakta mevcut 39 mimar, 23 ü müslüman, 16 sı gayrimüslim): Mehmet Bini Abdullah Müslim, ser mimaranı hassa (hassa baş mimarı sedefkâr Mehmet Ağa) Mimarlar: Velid bini Mahmut (Davut Ağa kethüdası), Recep Yusuf, Mustafa Hüsam, Sü­ leyman Abdullah, ilyas Abdullah, Yusuf Abdullah (halife), Mustafa Niğde, Ali Abdullah, Mehmet Ahmet, Mehmet Abdullah, Süleyman, Hacı Şaban, Cafer Abdullah, Derviş Sinan, Hızır Mustafa, Ahmet Ali (halife), Ahmet Midilli, Mahmut Ahmet, Ahmet Abdullah, Kara Haşan, Mustafa Durmuş, Muharrem Abdullah, Yani (nakkaş), Dimitri (kethüda), Anton (halife), Yorgi (minareci), Dimitri, Yani Mihal, Manol (kalfa), Mavradi (kalfa), Mihal Aleksi, Kosta Lambortor, Yani, Yorgaki, Dimitri. * Kitapta, Balyanlar ayrı ayrı ele alınmış ve her birine (yaptıkları binalar) olarak bina isimleri sayılmıştır. Halbuki bu binalar, daha dede Balyan, yani (Krikor Amira Balyan) dan evvel var idiler. Bunların pek çoğu belki Kirkor tarafından tamir edilmiş. Hassa baş mimarı, görev olarak bu işi Kirkor’a havale etmiş olabilir. Topkapı sahilsarayı, Aynalı Kavak kasrı, Beşiktaş sarayı, Çağlayan kasrı, Nusretiye camii hep bu şekilde büyük veya küçük tamirlerdir. Kitapta, bir Balyana ait binalar açıklanırken bu binanın inşasından itibaren tarihi anlatılmaktadır. Bu tutum, bilgi verme bakımından iyi bir şey, ancak, Balyanlara ait olan kısmın hangisi olduğu anlaşılmıyor. Meselâ; Çirağan sarayından bahsedilirken, Ahmet III. zamanında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, daha sonra Mahmut ll.’nin Çirağan sarayı, daha sonra Sultan Aziz tarafından yaptırılan, bugün yanık harabesi bulunan, Çirağan sarayları birbirlerine karıştırılmıştır. Ayrıca 22. sahifede de Beşiktaş sarayı olarak verilen resim bir evvelki Çirağan sarayıdır. 61—66 cı sahifelerdeki renkli olarak ve altında renksiz olarak verilen resimler de aynı binaya aittir, yani bir evvelki Çira­ ğan sarayıdır. Balyanların meydana getirdikleri mühim eserlerden birisi de Dolmabahçe sarayıdır. Müellif, bir barok-ampir karışımı eser olan bu sarayın bütün şerefini Agop Balyan’a yük- * Cemaati mimaran için bakınız: — Rıfkı Melül Meriç, Bayezit Camii mimarı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi neşriyatı, Ankara, 1953. , . . . — Ahmet Refik, Türk Mimarları, hazırlayan: Zeki Sönmez, Sander yayınları, İstanbul 1977. — Osmanlı teşkilatında hassa mimarları, Şerafettin Turan, Ankara Üniversitesi, T.T.C. Fakültesi, tarih araştırmaları dergisi, C.I., sayı I. Ankara, 1963. — Risalei Mimariye, Orhan Şaik Gökyay, İsmail Hakkı Uzunçarşılı armağanı, Ankara 1975. — Risalei Mimariye, Tahsin Öz, Arkitekt dergisi, sayılar 7, 8, 9,10,11,12,1943. — Ahmet Refik Mimar Davud Ağa, Darülfünün Edebiyat Fakültesi mecmuası, C. VIII. Sayı, 1,1932İstanbul. . _ _ . . — TArihi Camii Şerifi Nuru Osmanî, Tarihi Osmanî Encümeni mecmuası, 7-8seneleri. 8 lüyorsa da, saray, gerçekte tezyinatla adeta örtülmüş bir bina olduğuna göre, İç mimarinin ve belki de dış süslemelerin sahibi olan transız dekoratörü Sechan’ın hakkını da teslim etmek lâzımdır. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: kendi kendine yetişmiş bir mimarın tamamiyle Avrupa barok ve neoklasik temsilcisi olan bu binayı yapması bir hayli zordur. Dışarıdan gelen usta mimar ve dekoratörlerin bu binada büyük payları olması gerekir. Genç mimar ve sanat tarihçilerimize bu amaçla, binanın masraf defterlerinin araştı­ rılmasını tavsiye ederim. Çirağan sarayını, Balyanların Paris’de mimarlık diploması almış bir ferdi Nikogos Balyan yapmış, buna mukabil, Dolmabahçeyi Agoy bey yapmış. Çirağan’ın planı osmanlı, cepheleri stilsiz fakat anadolu motifli, enteriyörü de arap karışığı. Agop Balyan’ın Dolmabahçe sarayında tek başına olmadığı, pek çok yabancı sanatkârların kendisine yol gösterdiği meydandadır. Ezcümle transız dekaratör Sechan, bu konu mutlaka araştırılmalıdır. Kayseri den gelmiş bir ermeni ailesine atfedilen pek çok binaların aslında, evvelce de varoldukları ve pek çoğunun tamir oldukları görülmektedir. Bunların her birini ele alarak ilk inşa edildikleri zamandan itibaren geçirdikleri safhaları ortaya koymak kabil. Gerçekleri meydana koymağa meraklı, böyle bir araştırmaya girişmek isteyen sanat tarihçileri veya sanat tarihi ile uğraşan mimarlar için yeteri kadar kaynak belge bulunduğunu söyleyebilirim. Aslında, Balyan ailesini oluşturan kalfa ve mimarın faaliyetlerini şöyle sıralayabiliriz: çok sayıda tamirler (meremet), çok sayıda esaslı tamirler, yıkılıp yerine yenileri yapılan ve ilâve olarak esaslı tamirlerle birlikte meydana getirilmiş inşaat, yeni in­ şaat, bu işlerin müteahhitliği. Kitapta kısaca tesbit ettiğim bazı çok aşırı hatalara da işaret etmeden geçemeyece­ ğim: Sahife 237 de. Sergis Bey Balyan” başlığı üstünde, Sergis beyin gravür portresinin sağında arap harfleriyle fakat ters basılmış bir başlık, altında: (Sergis Balyanın gravürü ve “bende ser mimarı devleti hümayun Sergis” ibaresini taşıyan imzası) yazı­ lıdır. Halbuki; eski yazı tersdir, üstelik müellifin yukarıdaki açıklaması ile İlgisi yoktur. Gerçekte yazı, o zamanın dışişleri bakanlığının resmi kâğıdının başlığıdır ve yazı şudur: (Bâbıâli Nezareti Celilei Harciye Tercüme Odası), yani Dışişleri Bakanlığı tercüme odasına ait bir Kâğıdın basılı başlığı. — Sahife 238 de: eski harflerle yazılı “ser mimarı devlet” ünvanıyla yadolunması yazı­ sı bir istinsahdır, padişahın fermanı ve kabulünün orijinali değildir. Yukarıda söz ettiğimiz gibi “ser mimarı devlet” deyimi 1831 de“ mimaran ocağı” ile birlikte kaldırılmış­ tır. Esasen II. Beyazit’den 1831’e kadar mimaran ocağında hiçbir gayrimüslim ser mimar olmamış hatta halife dahi olamamıştır. 9 — Sahife 241 de: Sergis Balyanın ölümü ile Osmanlı Devletinde baş mimarlık görev ve ünvanı sona ermiş oldu” beyanı doğru olamaz, zira, “ser mimaranı hassa” ünvanı 1831 de “mimaran ocağı” ile birlikte kaldırılmıştır. — Sahife 244-245 de: Akaretler (sıra evler grubu), İstanbul’da ve belki Türkiye’de toplu konut olayının tek örneği değildir. İstanbul’da, İzmir’de daha birçok yerde sıra evler vardır. Ayrıca, bugünkü Akaretlerin yerinde evvelce yine sıra evler ahşap olarak vardı, bunlar yandı yerine bugünkü kâgir sıra evler inşa olundu. — Sahife 253 de: Kasımpaşa’da Bahriye Nezareti binasının mimarı Balyan değil, Yanko Yovanidis beydir. — Sahife 273 de: Bayezit’te seraskerlik (bugünkü üniversite) binasını fransız mimar Bourgeois yapmıştır. Ancak, Magrip-Arab üslubunda giriş tek kapısını ve iki köşkü Balyanlar yapmıştır. — Sahife 286 da: Taşkışlayı İngiliz Smith adlı bir mimar yapmıştır. — Sahife 292 de: 1941-1946 yılında, harp akademileri yıldız sarayından Ankara’ya ta­ şınmadı. Bu tarihte Harbiye Mektebi, Harbiyeden Ankara’ya taşındı. Yıldız sarayında bulunan Harp Akademileri 1980 yıllarında istinye sırtlarındaki yeni kampüsüne taşındı. Yıldız sarayları halen Kültür Bakanlığındadır. — Sahife 329 da: 1862 tarihli fermanda Sergis Balyandan (sarayı hümayunu mülukâ- ne baş kalfası Sergis bey) denirken müellifin açıklamasında (saray baş mimarı Sergis Balyan) olarak geçmektedir. — Sahife 331-332 de: Sergis beyin bazı imtiyazlar elde ederek ticaretle meşgul oldu­ ğunu belirten belgeler verilmektedir (demiryolu işletmesi, vapur işletmesi, kömür madeni işletmesi). Sergis Balyanın daha ziyade diğer Balyanların mimarlığını yaptığı binaların müteahhiti olduğunu da evvelce belirtmiştik. — Sahife 333 de Ser mimarlık meselesi: Bu belge fotoğrafı Başbakanlık arşivi dahiliye iradeleri numara 62375 olan müellif tarafından verilmektedir: “maruzu çaker kemineleridir ki, utufetlu Sergis Bey hazretlerinin eba ve ecdadı birkaç yüz seneden beri saltanatı saniyyenin hizmeti mimarisinde bulunduğu gibi kendusünün fenni mimarı hendesede (!) asarı ile müsbet olan kemali maharet, bir imtiyazı mahsusa nailiyetini mucip görünmüş olduğundan müşarüileyhin zata mahsus olmak üzere (ser mimarı devlet) ünvanı ile yad olunması ve hazinei celileden zaten muhasses olup bir aralık kat’olunmuş olan maaşının dahi bir karşulukbulunarak kemakân ifa kılınması şerefsünuh ve sudur buyurulan iradei seniyyei cenabı şahane mantuku müniften olmağla olbapta emrüferman hazreti veliülemrindir 1878” . Aslında böyle bir ferman verilmesi doğru değildir. Ancak, o zaman son padişahlar ve Abdülhamit II. herşeyi doğru yapmamıştır ki. Osmanlı sultanlarının dedelerinin kurdukları nizama son derece saygılı oldukları bilinmektedir; 1831 de mimarlar ocağı kaldırılmıştır, ser mimarlık da kaldırılmıştır, yerine ebniyei hassa müdürlüğü gelmiştir, bu konuda Sultan Mahmut II. nin fermanı vardır. Belki zamanın padişahı memnun olmuştur 10 ve kendisine usulsüz olarak böyle bir payeyi vermiştir. Ama bu ünvan usulsüz koparılmış bir taltiften ibarettir, ancak, ucunda para vardır. Her vesile ile Balyanlar saraydan para ve imtiyazlar koparmışlar imparatorluk hâzinesini sömüren sülüklerden birileri de bunlar olmuşlardır. Bundan sonraki sahifelerde fotoğrafları verilen belgelerin hepsi para ödenmesine aittir. Müellif bu suretle, imparatorluğun buhranlı devrinde, borçların devletin gırtlağına çıktığı bir devirde, devlet hâzinesinden paraların nasıl sarfolunduğunu belirtmesi bakı­ mından dikkate değer. Meselâ: Adile Sultan’ın Kandilli’deki sarayının parası nedenmaliye hâzinesinden ödensin? OsmanlI sarayında “Cebi hümayun” denilen bir usûl vardır. Bu, padişahın kendi cebidir, yani, kendi kesesidir. Abdülaziz halasına cemile yapmak istediyse parasını kendi kesesinden ödemeliydi. Buraya kadar, bir medhiye (panagirque) den öteye gitmeyen kitabın bilim kurallarına uymayan tutumuna ve maddi hatalara işaret ettik. Kitabın mübalağacı karakteri, bana ermeni cemaatının, İranlIlara, Marsilyalılara çok benzeyen karakterini ve herşeyi ermenilere maleden herkesi ermeni asıllı yapan 18. yüzyıl ermeni müverrihi (vaka nüvis) Çamiçyan’ı hatırlattı. Bilime gerçeklere ve belgelere saygısızlık olarak vasıflandıracağım ve yayın yoluyla bilgi sahibi olmak isteyen iyi niyetli insanları yanıltıcı özelliği bakımından bu kitabı zararlı görmekteyim. Kitap, gerçekten çok güzel hazırlanmış, itinalı ve pahalı bir baskı, bu bakımından tehlikeli o: ’rak güven verici görünümü vardır, fakat yanıltıcı mahiyeti bakımından, özellikle genç nesli uyarmak üzere bu tenkit yazımı kaleme aldım. Şimdi, son olarak “ Balyan ailesinin sanat yönü ve batıya yönelen osmanlı mimarlığı­ na katkısı” başlığı altında müellifin görüşlerine gelelim: Ben bu bölüme sanat tarihi ve mimarlık açısından bir görüş diyemeyeceğim, bu bölüm bütün şartlarıyla bir medhiyedir. Müellif şöyle diyor: (sahife 355) ‘ Balyan ailesini bir hanedana dönüştüren süreklilik ve öbür mimarları ve uygulamaları geri planda bırakan öne çıkış, mimarlık tarihinde eşine az rastlanan birolgudur.” “ Hanedan” deyimi, müellifin ifadesinde mimarlık alanı için kullanılmıştır ve “eşine az rastlanan” gibi iddialı bir yargı da ortaya atılmıştır. “ Hanedan” deyiminin asilzadeler, krallar, imparator sülâleleri için kullanıldığına burada işaret etmek isterim Evvelâ, Balyan ailesi, Osmanlı İmparatorluğunda gerçekten mimarlık, inşaat mü­ teahhitliği, kalfalık, maden işletmesi, demiryolu işletmesi, gemi işletmesi alanlarında iş görmüş ve bir yüzyıl kadar aile refah içinde ömür sörmüştür. Haddizatında bu bir hanedan değil, bir aile şirketidir. Aile saraya intisab etmiş ve devamlı iş bulmuş, imtiyazlar elde etmiş. Bu kitap, ailenin faaliyetlerinin yalnız mimarlık alanında olmadığını ortaya koymakladır. Osmanlı İmparatorluğunda 1850-1900 a.aa- -azınlıkların, özellikle ermeni cemaatinin durumunu şöyle bir gczönüne getirelim, ermeni parlamento üyesi yani milletvekili var, ermeni nazır yani bakan var, ermeni büyükelçi var, ermeni sarraf yani saraya borç veren banker var, saraya mücevherler yapan ve satan ermeni kuyumcular var. Saray tarafından sürdürülen inşa n mimarlığım müteahhitliğini, imtiyazlı işleri 11 elbette bir ermeni ailesi deruhte edecektir, çünkü onu sarayda öne sürenler var. Müellifin hanedanı işte böyle meydana gelmiştir. Balyanların gerçekten mimar olarak eser verenleri hakkındaki düşüncelerimizi burada belirtmiyoruz. Ancak, Türk mimarisinin saptırılmasında büyük rolleri olduğu konusundaki inancımızı söylemek ile iktifa ediyorum. Müellifin, “… bir kültürün üretim alanının birdenbire ortadan kalkmayacağı düşünülürse…” dediğine dikkati çekerim. Bu söz doğrudur, bu itiraf gerçektir. Türk-Osmanlı kültürünün mimarlık üretimindeki yön değişikliğinde Balyan ailesinin olumsuz olarak gerçekten büyük sorumluluğu vardır. Prof. Feridun Akozan Ağustos 1983

ERMENI TERÖR ÖRGÜTLERI ve YAPILANMALARI

HINÇAK- TAŞNAK- GÜLBENKYAN VAKFI-ASALA-ASALA-MR-YENI ERMENI DIRENIŞI-ERMENI BIRLIĞI-3 EKIM ÖRGÜTÜ-9 HAZIRAN ÖRGÜTÜ-ERMENI KURTULUŞ HAREKATI-

GENÇ ERMENILER BIRLIĞI-GEKO-DEMOKRATIK CEPHE-INTIHAR KOMANDOLARI-ERMENI DIRENIŞ TEŞKILATI-ERMENI GENÇLIK HÜCUM TEŞKILATI-JCAG-ERMENI DEVRIMCI ORDUSU-ERMENI HALK HAREKETI-KARTAL ÖRGÜTÜ-ISVIÇRE ÖRGÜTÜ-

Fact Check Armenia – Another Side of the Story https://www.youtube.com/watch?v=zSqGDqmjfSA barış diyoruz herşeye rağmen ve gerçeklerin konuşulmasını!

sıradan kendi halinde olan ermeniye değil böyle bu saçmalıklarla beyni bulanmış militanlaşmış ermenileredir sözlerimiz elbette.. hep o küçük çocuğun beynini yıkıyorlar sonrada canavarlaşıyor! o zaman hakikatler konuşulmalı

0

erivan’da bir ruh hastası ve ona mikrofon tutan bir silik tip’in saçmalıkları.hezeyanlar, hezeyanlar..bir rezaletin mimarları.

(Öncelikle herkese merhabalar^^ Bayağıdır bloğumu ihmal etmiştim! ne bişeyler karalıyordum.. ne de açıp bakıyordum.. ölmüş mü, kalmış mı diye? meğersem hala hayattaymış, neyseki geçen sürede kendi kendine kapanmamış. Şifresini vs kaybetmiştim de! sonunda buldum! onu bi yere not etmiştim, görünce nasıl sevindim. Artık ara sıra buraya içimi döküp, neler hissettiğimi aktarabileceğim. Bu süreçte bana destek olanlara teşekkür ederim. Aslında kimseyi zorlamıyorum burayı illa okuyun diye. iyi-kötü eleştirilerinizi de beklerim. Neyse konumuza dönersek, meramı aşağıda açıkladım) ;

Ağzı iyi laf yapıyor, sadece marifeti bu! ve karşısında ki insanın ona paye vermesi de bu çirkefliği resmen körüklüyor. Aslına bakarsanız kendisi hakaret ediyor! bu adam alevi müslümanlara bunu diyorsa, sunni müslümanlara neler der düşünmek istemiyorum! bence bu kişi siyasetçi olmalıymış. Aydın veya çok yüce bir kişilik zannedebilir şahsını. Ama sadece acınası bir yaratık olduğunu görüyorum. O bir megolaman! Sen kimsin de çıkmış bilgiç bilgiç konuşuyorsun be ahmak! Herşeyi yalayıp yutmuş gibi konuşuyor fakat asıl konuşması gereken feleğin çemberinden geçenlerdir. o duyguyu yaşayanlardır. Bir insanın çektiği yolu ve acıları, yoksunluğunu, horlanmışlığını görmeden bu şekilde yüksek perdeden konuşması tahammül edilir bişey değil!

Sarkis özelde alevi toplumunu genel de sunni çoğunluğu aşağılıyor. Kürt-Türk Zaza Laz veya Alman/ İngiliz olması da farketmiyor. Büyük bir uygarlıktan geldiğini söylüyor. Saçını taramaktan tut. yürümeye kadar dünyaya herşeyi ermenilerin armağan ettiğini savunuyor! Böyle gerzekçe bilgileri nereden öğrendiğini sormak istiyorum kendisine! lütfen bunları da söyle! esirgeme o karakterini bizden! Aslına bakarsanız ermenilerin bir hiç olduğunu alttan alta vurguluyor ki böylesi dangalakça şeylerle onun üstünü örteceğini öngörüyor. Çünkü ermenilerin tarihi yalanlar üzerine kuruludur. Ne kadar büyük yalan söylerlerse ve bunu sık tekrarlarsa kabul göreceklerini umuyorlar. Zaten meydan da çakallara kalmış  ki sahipsiz bir yurt! sahipsiz bir toplum! salla dur, tutan yok. Aksine bu trajedi çok izlenir ve desteklenmesi gerekir! öyledir de.

Ermenilerin ruh hali işte bu adam da toplanmış. Onlar kendilerini seçilmiş birer insan görüyorlar. Ve dünyadaki geride kalan herkese böyle bakıyorlar. Aslına bakarsanız bir insanı ezmeye başlarsanız, onun öldürülmesine de karşı çıkmazssınız. bunlar hep o yapının taşları olur sadece! Ermeniler Türkleri veya Zaza-Kürt (alevi/sunni) sevdikleri söylenemez. İşte ağzını açtıklarında da böylesi tutarsız şeyler söylerler. Ama toplumumuz ise ermenilere hoşgörülüdür. Belkide bu yüzden böylesi azabilmişlerdir. Türkiyede en güzel şekilde yaşayıp insanlara tepesinden baktırmak için kan ter dökerler!

Bu kerameti kendinden menkul “araştırmacı yazar”ı dinlediğim zaman aklıma CEMŞİT BENDER geldi. Hani şu “tekerleği ilk Kürtler kullandı” diye kitap yazan “araştırmacı yazar”! Cemşit Bender… Mantık aynı, kafa aynı. bu adam yalan dolan tarih ile  çarpıtma ile nereye varmak istiyor anlamış değilim. Ermeniler o kadar ustun ırk iselerdi. Ne den hala Türkiye gibi yerde bir karış toprakları bile yoktur. hahah :)) Bu adam diyor ki ermeniler gelişmiş, aleviler geri kalmış be ahmak. Osmanlı ermenileri el üstünde tuttuğu dönemlerde aleviler haritadan silinmekle meşguldu boşuna mı kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde köyleri var. Bi de diyor ki işte yazılı eserleri yok. sözlü gelenek üzerine kurulu olması onalrın yazılı kaynaklarının olmadığını göstermez bay ukala ve kibir abidesi. Onların çoğunluğu Osmanlı dönemi yakıldı-toplatıldı imha edildi. buna rağmen bu kadar şeye rağmen ölmediyse bu anane bunlar da o beğenmediğin insanlar yüzündendir! Ayrıca diyor ki aleviler bilmiyor vs evet doğru çünkü her gelen ona bir don biçmeye çalışıyor. Türkler ayrı, ermeniler ayrı kürtler ayrı, zaalar ayrı. Gerçekte ise Dersim ‘in Türk yatağı olduğudur. Ve onların ata yadigari inançlarıyla harmanlanmış bugüne gelinmiş bir yüce felsefesi vardır. sizinle alakası yok. asıl sizin aleviden çaldılarınız var. Siz zaten İran kültüne inanıyordunuz. Onların mitlerine inanıyosunuz ordaki doğa kültüyle Alevilerin doğa kültü bir değil. bunları bile bilmez kalkmış. Kitap yazdım-okudum ettim der. bi de hayalden hikaye anlatır neymiş  yaşındaki çocuğun elini öpüyolarmış ulan bunu ispat etmeyen şerefsizdir.! ayrıca köyden çıkmamış vs diyor da ne yapsın adam her yerde horlanmış onun dünyası orası. sen ona ağalık taslayamazsın eşek herif! iyi ki sürülmüşler de medeniyet görmüşler. bi de Türklerin el sanatlarını vs çalmalarına rağmen diyor halı bilmez diyo utanmaz ya bu adam nasıl konuşuyor. sana bu yazıyı armağan ediyorum: http://www.gazeteesenler.com/Yazar/Hulya-Aslan/OLUMUZU-DIRIMIZI-SOMUREN-ERMENILER.php link’in yazı başlığı: Ölümüzü dirimizi sömüren ermeniler. aç bul oku!

Urartular vs bilmem kimler daha varsa başka onlarla alakası olmayan ne varsa üstüne yatıp burası bizim diyorlar. Alevilere de ve diğer insanlara da burdan çekin gidin diyorlar! asıl siz defolun. sizi hata etmişler de saklamışlar o kötü günlerde Tunceli halkı! şimdi nankörlük yapıyorsunuz!’Orası bizim hepimizin değil birlikte yaşamayacağız siz yaşamayacaksınız biz Ermeniler yaşayacağız diyor.” bu da kafalarındaki niyetlerini ayan beyan açıklamaktır! Gelecek kusaga bu sinsi herseyi carpitan magduriyet üzerinden oldukca iyi oynayan Pan Ermeniler konusunda fikir sahibi olması için önderlerin konuşması gerekir. Sustukça, görmezden geldikçe o boşluğu bu gibi zibidiler dolduruyor ve beyinleri zehirliyor!

Ayrıca Tunceli de ermeni kökenlilier vardır bu yeni bişeymiş gibi aktarıp işte dna yaptı ermeni vs diyor e be salak sizin ermeniliğiniz yok ki dna da çıksın siz Türklerin atalarını devşirmişsiniz asıl dönün de bi kendinize bakın hele ben neyim diye! içinizde yahudi de var çingene de daha bilmem ney de! Dersim den Türk lüğü silemeyeceksiniz. orayı doğunun krıları kürtleştirmeye çalışıyor bi de siz kendi adamlarınızla oyun oynayamazsınız!  Oranın kültürel kodları dağı taşı insanı Türk’üm diye bağırıyorken senin gibilere bk yemek düşer!

Evi barkı varmış da bilmem neymiş sana o evi malı mülkü veren de Osmanlı değil mi çok konuşup da çok sçma. herkes kenedi evinde yaşıyor. kerpiç evlerinde ve zor şartlarda! insanlara iftira atmayın, utanmaz ahlaksız şeref yoksunları. neyse bugünlük bu kadar yeter. çok sinirlendim. ağzımı bozmiim. İyi günler..

Mehmet Metin Hülagü, Derhal İstifa Etmelidir!

Yoksa Mehmet Metin Hülagu da mı F tipi yapılanmanın adamı diye düşünmeye başladım! Malum kendileri her yeri ele geçirmeyi büyük görev addederler ve sızdıkları kurumları tahrif etmekle yükümlüdürler! Türk Tarih Kurumu Başkanı, Türk’ün kültürel ve manevi simgesi olan Çift başlı Kartal’ı Almanya ve Abd kullanıyor diye eleştirmiş ve dahi bu simge Türk’ün değildir demiş! Bak sen şu işe!! Şaşkınlığın veya densizliğin bu kadarı da fazla! Bu kurum bizzat Atatürk tarafından şekillendirildi ve O, en ince ayrıntısına kadar her şeyi araştırmış buna göre en uygun olan sembolü de Türk Tarih Kurumuna seçmişti! Çift başlı Kartal herkesten çok Türklerin hakkı ve her şeyden çok Türk’ün kullanım alanına uygun bir amaçla ortaya çıkmış ve tarih sahnesinde yer almış ve daha sonraları da bu yayılmış! Ne yani bugün ABD veya başkaları onu kullanıyor diye bu Türk’e ait değildir diye iteleyecek miyiz? Bu mudur milli şuur?! Daha pek çok sembol var bugün diğer milletlerle ve dinlerle özdeşleşmiş. Sen sahip çıkmazsan tabii ki başkaları kullanır, böyle! Artık evrensel bir hale gelmiş semboller üzerinden bile mi ayrışıyoruz. O simgeler ki birer köprü olması gerekirken, kaldırıp bir köşeye atmak kadar ahmaklık olamaz. Kaldı ki bunu bir Tarihçiye bizlerin hatırlatması da çok abes! Ben bunda art niyet ararım! Türk’ün tarihini ve değerlerini yok edemeyeceksiniz bunu böyle bilin! Çift başlı Kartal logosunu değiştirmeyi düşünmenizi esefle kınıyoruz!

Bu ırkçılık değildir ahmaklık yapmayın! Bu bir ilimdir! Bir Kürt, bir Ermeni, Bir Rum nasıl kendi geçmişine bağlı ise, içinde bulunduğu ve mensup olduğu milletin değerlerini koruyorsa bugün her duyarlı insan da Mehmet bey’e karşı çıkmalı ve yeterli argümanları öne sürerek Çift başlı Kartal’ı korumalıdır! Kaldı ki kendileri de biliyorlar, sadece Osmanlı ve Selçuklu değil, Orta Asya’dan itibaren, Sibiryadan ve bugün Anadolu’da Türklükleri kanıtlanmış pek çok uygarlığında simgesi idi! Hadi bunları çürütün de görelim! Karşı argümanları da yok! Bu kişiler bunları bilmez olamazlar da, farkında olarak konuyu saptırma ve Türk Tarihini daraltma operasyonu içinde bulunuyorlar. Merak ediyorum peki Türk Tarih Tezini nasıl savunuyor bunlar o zaman.?? Hele ki bugün pek çok yerli-yabancı kişi bunu anlatıyorken. Sadece çok yazık diyorum. Güneş, balçıkla sıvanmaz. Bir yerden kırpsanız, başka bir yerden hakikat kendini aşikar edecektir! ve bunlar önemsiz veya küçük şeyler değil! Bilakis özellikle ayrıntılar mühimdir! Bunları okuyarak bütüne varılır!

kartalınarmaganıBu Şamanın ve Kartalın bakışları hep üzerinde olsun Mehmet Hülagü, ola ki doğruyu bulursunuz!.. 

 

15-) Sembollerin Gizemi- Geyik –

gokgeyikpura Yandaki resimde şunlar yazılı: GÖK GEYİK PURA- Türklere Ergenekon’a girişte, Hunlara Batı’ya göçlerinde dişi bir geyik yol gösterir. Orta Asya sanatında, yarı insan- yarı geyik halinde gösterilmiş tasvirler vardır. Miterde dokuz boynuzlu ya da budaklı Sigun Geyikler görülür. Boynuzları iki kürekli olan Sigun Geyiğini, Altay Türkleri kutsarlar. Her şamanın bir ruhu vardır. Bunlardan biri de “bura” , “bur” , “pur” gibi çeşitli szöcüklerle ifade edilen ve kutlu kabul edilen PURADIR. Geyik anlamında da kullanılır. Geyik boynuzları Şamanların önemli sembollerindendir. Türk mit ve efsanelerinin bir çoğunda, geyiğin peşinden giden ve kutlu bakır, altın veya demir dağdaki mağaradan içeri giren yiğitler orada güzel bir kadınla karşılaşır. Çoğunlukla mit ve masallarda kahraman; dişi bir geyik tarafından maden dağa (demir-bakır-altın dağ) çekilir ve evleneceği güzel kadını burada bulur.!

deer

*****Bu konuyla ilgili wikipedia bilgisini de eklemek istiyrm. Gerçi zaman zaman pek güvenir br kaynak olmuyor fakat bazen de yol gösterici olabiliyor. Orada Şöyle yazıyor ki bu doğru: PURAHAN:  Pura Han, Türk ve Altay mitolojisinde At Tanrısı. Bura Han olarak da bilinir. Şamanların göğe çıkmak için kullandıkları atlara Pura (Bura) adı verilir. Sonraları İslamdaki Burak adlı binek ile özdeşleşmiştir. Bu hayvanlar kurt başlı olarak betimlenirler. Bu atları kendilerine Pura Han getirir. Pura Han ve Puralar şamanı kötü ruhlardan korurlar. Ülgen Han’ın oğludur. Şamanların gökyüzüne çıkmak için kullandıkları, kurt başlı atların adı. Bu atlar şamanları kötü ruhlardan korurdu. (Bur/Pur) kökünden türemiştir. Bu kök, at, geyik, deve gibi anlamlar içerir. Bura / burçın (geyik), burcu (parfüm) sözleriyle kökteştir. Buğra sözcüğüyle aynı kökten gelir. Buğra, erkek deve demektir. Porhan (şaman) sözcüğü ile de bağlantılıdır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİK KÜLTÜNÜN DE İLK TÜRKLER DE KULLANILDIĞINI VE DİĞER BÖLGELERE YAYILDIĞINI GÖRMÜŞ BULUNUYORUZ!

ulugeyik

Her beşikte bir mezarın tohumu vardır. (Platon)

Otçul bir hayvan olan geyiğin en belirgin özellikleri sürekli boynuz değiştirmesi, sıçrayıp atlaması, hızlılığı ve çevikliğidir. Bazı türleri her yıl boynuz değiştirir. Geyik sembolizmde ebediliğin, ölümsüzlüğün, ilk saflık halinin, ruhsal rehberliğin, yenilenmenin, yol göstericiliğin ve dönüşümün sembolüdür.

Asya tradisyonlarında ilâhî seçilme işareti olarak ve ağaç dallarını andıran boynuzlarıyla yaşam ağacının hayvani temsili olarak da görülür. Bazı geyik türlerinin boynuzları Alacahöyük güneş kursunda görüldüğü gibi, çift yay ve hilali andırdığından, geyik kimi tradisyonlarda bu sembollerle de ilişkilendirilir. Bazı Türk-Moğol tradisyonlarında dişi geyik Yer ve Gök birleşmesinde dişil olan Yer’i simgeler.

Geyik sembolünün kullanımına tradisyonlardan şu örnekler verilebilir:

– İrlandalı Tuan Mac Cairill öyküsünde, onun, reenkarnasyonu temsil etmek üzere dönüştüğü hayvanlardan biri olan geyik.

– Altay Türkleri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Maya tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Pueblo Kızılderilileri tradisyonunda reenkarnasyonu temsil eden geyik.

– Buryat şamanı başlığındaki üçlü geyik boynuzları.

– Budist tradisyonda bodhisattva halini temsil eden altın geyik

Anadolu uygarlıklarındaki geyik tasvirleri. Geyik figürlerine Hitit, Hurri, Alacahöyük eserlerinde de görüldüğü gibi, Anadolu’nun çeşitli uygarlıklarına ait eserlerde bolca rastlanır.

Grek tradisyonunda, yay-ok ve 50 köpekle ilişkilendirilen, Akteon’un mağarada geyiğe dönüşmesi. (Artemis tarafından geyiğe dönüşen Akteon inisiye adayını simgeler)

Kullanıldığı tradisyona göre farklı anlamlara gelen sembolün tradisyonlardaki başlıca anlamları şöyle açıklanabilir:

1 – Reenkarnasyonu simgeler. Sembolün bu anlamda kullanılmasının ana nedeni geyiğin sık sık boynuz değiştirmesidir.

2 –  Spirituel aydınlanmayı simgeler.

( NeoSpiritüalist Yaklaşımla, Ezoterik Bilgilerin Işığında Semboller – Alparslan Salt )

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

 Hitit kabartması (Boğazköy) Resim de bir Hitit kaya kabartması görülüyor. Kabartma başlığında boynuz bulunan ve elinde bir atmaca tutan yönetici/tanrı bir geyik üzerinde duruyor. Yani, boynuzlu bir hayvanın üzerinde durarak kendi gücünü ve boyunu da arttırmış oluyor. Eldivenli elinde kuş tutması da ayrı ve önemli bir simgedir. Çünkü uçan kuş daima güneşin simgesi olmuştur. Kuş ile avcılığın bir Asya geleneği olduğu ve özellikle Türk boyları tarafından uygulandığı biliniyor.

………………………………………………………………………………………………………………………………….

GEYİKLİ BABA VE TEKKESİ: Türbesi Bursa İnegöl yolu üzerinde Baba sultan köyündedir. Horasan erenlerindendir. Gaziyan-ı Rum veya Abdalan-ı Rum dervişlerinden sayılır. İlkin Baba İlyas ve Ebul Vefa müridi olmuşsada daha sonra Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır. Asıl adı Mehmed veya Ulvi Baba’dır. Azerbaycan’ın Hoy şehrindendir. Bursa fethinde Orhan Gazi ile beraber bulunduktan sonra, Bursa İnegöl yolu üzerindeki, bugünkü adıyla, Baba Sultan Köyü’ne yerleşmiştir. Fetih esnasında Geyik üzerine binip savaştığı için kendisine “Geyikli” lakabı verilmiştir. Orhan Gazi, sağlığında onun adına bir tekke yaptırmış, Baba’nın vefatından sonra da buraya bir de türbe bina ettirmiştir.

……………………………………………………………………………………………………………………………………

ABDAL MUSA SULTAN VE KAYGUSUZ ABDAL:

Kaygusuz Abdal
Alâiye(Alanya)’de doğdu. Alâiye Beyi Hüsameddin Mahmud’un oğludur. Kaygusuz Abdal‘ın asıl adı Alaaddin Gaybi’dir.İyi bir öğ­renim görmüş, genç yaşta Abdal Musa’ya derviş olarak Kaygusuz adını almıştır.

Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz’a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş ve Kaygusuz da Pemençede elleri ve ayakları mühürlü olarak olarak tasvir edilir.

Gaybi’nin hakikatin peşinde olduğu ve bunu da Mürşidinde bulduğunu anlatan Bektaşi Menkıbesine göre ;

“Teke (Antalya) ilinin Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğlu Gaybi Bey, 18 yaşındayken arkadaşları ile ava çıkar. Avlanırken tepe üzerinde bir ahu(ceylan) görür beyzade. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Bey onu görünce hemen bir ok çıkarıp, ahuya fırlatır. Kirişten çıkan ok ahunun sol koltuğunun altına saplanır fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi bey de ardına düşer. Ahudan durmadan kan akar, Gaybi Bey de onun kaçışına bakar.

Ciddi bir şekilde onun izini sürer. Dağlar, vadiler geçip bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi de arkasından dergâha girerek, dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergâh, velayet erenlerinden

“Benim bir isteğim vardır Kerim’den
Yezit bilmez erenlerin sırrından
KAYGUSUZ’um cüda düştüm pirimden
Erler gelir şahım Abdal Musa’ya “

Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa Sultan, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürit ve muhip olup kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı ile hizmet ederlermiş. İşte geyiğin ve Gayi Bey’in girdikleri dergâh bu idi.

Dervişler Gaybi Bey’i görüp, karşıladılar ve atının dizginini

 tutup: ‘Buyrun, ziyarete geldiniz ise aşağı inin’ dediler. Gaybi Bey: ‘buraya oklanmış bir ahu geldi, o benim avımdır, onu bana verin’ dedi. Dervişler de: ‘Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedik’ dediler. Bunun üzerine Gaybi Bey: ‘Hiç

Abdal Musa ve

Kaygusuz Abdal

 dervişler yalan söyler mi, ne için inkâr ediyorsunuz? Ben ahuyu kendi gözümle gördüm, buraya gelip içeri girdi’ dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: ‘haberimiz yok, bilmiyoruz’ dediler. Gaybi Bey bu

 durum karşısında bir hayli öyle kaldı. Bey böyle düşüncelere dalmışken, dervişler: ‘sultanım, Alanya beyi oğlu gelmiş, bizden av talep ederler’ dediler. Sultan da onu bana gönderin dedi. Sultanın yanına varan Gaybi Bey halini anlattı ve neden orda bulunduğunu açıkladı. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o ahu neden senin avın oldu?’ diye sordu. Bey cevapladı: ‘sultanım, ben onu ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koştum. Çok menzil aldı, yoruldu, güç ile buraya geldi.’ cevabını verdi. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o oku görünce bilir misin, tanır mısın’ diye sordu. Bilirim cevabını alan Abdal Musa Sultan, kendi kolunu kaldırıp, koltuğunun altında saplı oku gösterdi. Okunu tanıyan Gaybi Bey kendinden geçti.”

XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni’nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan Kaygusuz, Anadolu ve Rumeli’nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Diger Bektaşi Şairleri gibi özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

“…Gönülde gizli mânâ yazılıdır, dile gelmez. Bu mânâ ancak gönülü yol bulana feth olur.
Gönül bahrinde yol bulan, ne inci isterse dalıp çıkarır.

Gönlü bırakıp sûrete bakanlar gaflet ipini boyunlarına takmış olurlar… “

XIV’üncü asrın sonlarında Mısır’a gi­derek bir tekke açmış, Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Ana­dolu’ya dönmüştür. Rumeli’nin Yanya, Filibe ve Manastır şehirlerinde de bulunmuş tahminen 1444 yılında Hakka yürümüştür.

Kaygusuz Abdal’in düsüncelerini, adina düzenlenen “divan”ında toplanan siirlerinin incelenmesinden çikarmak, anlamak kolaydır.

O, “abdallar” toplulugundandır, bir şiirinde söyledigi gibi saçını, sakalını, bıyıgını, kaşlarını kestirerek (car-darb) dolaşırmış.

Bu işlem abdallık yoluna girmenin özelliklerinden biridir.

Hem aruz ölçüsü hem de hece ölçüsü ile şiirler yazmıştır. Mensur eserleri, mesnevileri ve ilâhileri vardır.

Bu adem dedikleri
El ayakla baş değil
Adem manaya derler
Suret ile kaş değil

Nesri sâde Türkçe iledir.

Manzum eserleri:

1. Divan,

2. Gülistan,

3. Mesnevi-i Baba Kaygusuz (3. Cilt),

4. Gevher-nâme,

5. Minber-nâme.

Men­sur eserleri:

1. Budala-nâme,

2. Kitab-ı Mfglate,

3. Vücûd nâme.

Nazım-nesir karışık olan eserleri:

1. Saray-nâme, Dilgüşâ. 

ABDAL MUSA: 

Bütün Anadolu’da adı bilinen büyük mutasavvıf ve tekke şairi Kaygısız Abdal’ı da yetiştirmiş olan Abdal Musa aslında gerçek bir Bektaşi erenlerindendir.

Bir çok yerde makamı var ise asıl dergahı Elmalı’nın az güneyindeki Tekke Köyü’nde bulunmaktadır.

Babasının adı Seyyit Hasan Gazi, anasının adı Ana Sultan, kız kardeşi ise Hüsniye Bacı olarak kayıtlara geçmiştir.

Hazreti Peygamber soyundan olduğu, Hacı Bektaş-i  Veli’nin de amcasının oğlu olduğu bilinir.

Başka bir kaynağa göre de, aslen Horasanlı’dır. Fakat İran Azerbeycan’ındaki Hoy şehrine göç ederek, orada yerleşip yaşamış olduklarından oralı zannedilmiştir. Kendisi bir nefesinde (Neslimizi sorarsanız Hoy’danız) demektedir.

Abdal Musa, Hünkar Hacı Bektaş-i Veli ile birlikte Ruma yani Anadolu’ya yerleşmiş Yesevi fukarasındandır.

Bu zatın bir süre  Pir Evi’nde kaldığı, Orhan Gazi zamanında Bursa fethine katıldığı, yeniçerilerin Hacı Bektaş-ı Veli’yi Pir tanımalarında etkisi bulunduğu ve Abdal Musa adına Bursa’da bir makamı olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan büyük tarihçilerden Aşık Paşazade ve Hammer’in Abdal Musa, Abdal Murat ve Geyikli Baba’yı, Sultan Orhan zamanının tanınmış şahsiyetler arasında sayarlar.

XIV. asırda yaşadığı eldeki kayıtlardan tespit edilmiş bulunmaktadır. Bektaşi ve Alevilerin Abdal Musa’ya özel bir saygıları vardır.

Nerede olursa olsunlar, kışın Cuma geceleri ayin yaparlar ve ilkbaharda Abdal Musa Kurbanı tığlarlar.

Bektaşilikte bilinen ve ünlü olan dört halifelik makamlarından biri de Abdal Musa Sultan Dergahı’dır. Meydan odalarındaki on iki posttan on birincisi yani (Ayakçı Postu) Abdal Musa makamıdır.

Hacı Bektaş-ı Veli ile birlikte Abdal Musa’nın Anadolu’da ki en yakın yoldaşları Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak baba, Karadonlu Can Baba, Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli), Sarı Saltuk, Kolu Açık Hacım Sultan, karaca Ahmed Sultan, Tabduk Emre ve Ahi Evran gibi çok tanınmış erenlerdir.

ABDAL MUSA SULTAN TÜRBESİ: Abdal Musa Sultan Türbesi’ne sonradan ilave edilen bir revaktan geçilir. Türbe kapısında girince sağ köşede parmaklık içinde yeşil poşidelerle örtülü olan makam  Abdal Musa Sultan makamıdır.

Ayak ucu tarafında iki mezardan ortaya yakın olan babası Hasan Gazi, duvar tarafındaki ise Kanber’i olduğu söylenir, Keza sağ taraftaki diğer iki mezardan kapıya yakın olanın annesine, duvar tarafına yakın olanın ise kız kardeşin ait olduğu söylenmektedir. Bunların hiç birisi hakkında bir tarih kaydına rastlanmamıştır. Soldaki uzunca tabutun ise Kaygusuz Abdal’a ait olduğu bilinmektedir.

Abdal Musa türbesinin güneyinde tepe üstünde bit türbe daha vardır. Bu türbede (Gözcü Budala Sultan)’ a aittir. İçinde bir adet lahit bulunmaktadır. Çatısında güzel bir alem vardır. Bu türbenin hemen yanında yani güney tarafında genişçe bir alanda kırklar makamı mevcut olup, ortasında da sema meydanı vardır.

Eski bir yazma eserde (Pend-i Abdal Musa Sultan) başlıklı bir bölümde şöyle denilmektedir.

‘İmdi ol Sultanın sırrını sakla. Az söyle. Sadık ol. Mü’min ol. Kavgalı yerden kaç. Bilmediğin kişiye yar olma. Düşmanlığı sebkat etmiş ise (önceleri düşmanlık yapmış kişi ile) dost olma. Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme. Kendinden ulu kimse ile mücadele etme. Doğru ol. Musibete sabret. Sözü düşün sonra söyle. Her sırrı oğlana ve avrete söyleme. İbadete, malına güvenme. Halim selim ol. Münkire gönül verme. Evliyaullahın  kelamını münkire deme. Kimseye    hoşhuy deme. Dünya için gönlünü mahzun etme. Bir kimseye bir şey için dervişlik satma. Mevki sahibi kimselere yüzsuyu  dökme. Yalan söyleme. Şahid olma. Maslahat içün vezir ve ricalin kapısına varma. Bana eyi desinler diye sofuluk satma. Düşmanına yüz verme. Her bulunduğun hale şükreyle. Elden gelirse yalnız nimet yeme. Tarikat pirdaşından ve mürşidden gönlünü ayırma. Hak divanından ayrılma. Ahde vefa et. Vaktini ziya etme. Server-i kainat Efendimizi ve Ali Eshabı ve dahi İmameyn Efendilerimizi daima salavat ile yad et ki, Seyyid-i Kainat  Efendimizin şefaatına mazhar olasın. Ehlullah ile muhabbette iken ‘Eyvallah kerem ettiniz’’ eyip niyaz etmeli, Muhammed ve Ali’ye düşmanlık arzusunda bulunan kefere ile sohbet etme, Zira dostlukları zahirdedir. Onlara iyi demek olmaz. Ve  kendine ziynet verme, gönlüne ziynet ver. Kallaş pirsiz adamlar ile yoldaş olma. Zira yol erken bozulur. Yavuz ol. Zira yirmi dört saat içinde bin devre girersin. Ol devirlerin her hangisinde bulunur isen ol sıfatta bürünür haşrolursun. Baki, gerçekler demine hu, Dost Allah, eyvallah’’

ABDAL MUSA DERGAHINA KÖYDEN GELEN YOLDAN GİRİŞ KAPISINDAKİ SAĞ VE SOLDA YAZILI MERMER ÜZERİNDEKİ KİTABELER

Bu cilvegah-ı akdes-i Abdal Musa’ ya felek

Urmuş idi bir nice yıl kilid-i insidad

Teşmir-i sak-ı himmet ve gayret edince aşıkan

İlyasına emreyledi Sultan-ı Adl-ü Dad

Layık değildi vakıa seddi bu ali dergahın

Mümkin mü lakin etmemek hükm-ü kazaya inkıyad

Tekrar küşad-ı fethini müyesser kıldı hakk

Şad oldu dervişan, rakseyledi ehl-i reşad

Bu hankaah-ı nüh kubab oldukça daim ya ilah

Eyyam-ı ömrü eylesin Sultan-ı Dinin imtidad

Gelde erenlerden biri tarihin agah söyledi

Abdal Musa dergahın sah-ı ümem kıldı küşad

Hicri sene 1291

Edeple kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu

Füyuz-ı Hakk’a menba asitanı aşıkandır bu

Mubarek türbenin haki çekülür sürme-ves çeşm-e

Cenab Hazreti Abdal Musa’ya çün mekandır bu

Perişan kalb-i aşık gibi bir virane dönmüştü.

Çıkup Yusuf  Baba imarına lütfu girandır bu

Babanın himmtiyle Ravza-i Cennet gibi oldu

Sezadır ziynete bir aşiyanı arifandır bu

Gelib iki gözümden yaş dedim tarihini behçet

Makarr-ı arif-i billah metaf-ı kudsiyandır bu.

Hicri sene 1328

KAYGUSUZ ABDAL (devam)-

XIV. yüzyılda yaşayan Teke ili Alaiye sancağı beyinin oğlu olan Kaygusuz Abdal (Alaaddin Gaybi), tamamı ile bir tasavvuf şairi, bir tekke şairidir. O tasavvufi vecd ve heyecan bakımından en az Yunus Emre kadar başarılı şiirler vermiştir.

Yunus’un arkasından gelen, adeta onun takipçisi olan Kaygusuz Abdal, sanatında da geri kalmadığı gibi eser ve şiirlerinin miktarı itibariyle de Yunus’ unkilerden fazla olduğu bilinmektedir.

Onikibin beyti geçen muhtelif şiirleri ve on dört (manzum ve mensur) eserleri, ondan bizlere kalan en büyük mirastır.

Kaygusuz Abdal, çok iyi tahsil örmüş, zamanın maddi manevi ilimlerini öğrenmiş, Alaiye Sancağı beyinin oğlu ve asıl adı Gaybi’dir. Bir av sırasında kendisine geyik suretinde görünen Abdal Musa’nın peşine takılmış ve sonunda onu okla yaralamıştır.

Yaralı olarak dergahtan içeri giren geyiği takip eden Gaybi,  bu dergahın velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a ait olduğunu öğrenir ve yaralı avını ısrarla ister. Dervişlerden böyle bir avın buraya gelmediğini duyunca, dergahı aramak için direnir. Bu olayı izleyen Abdal Musa, Gaybi’ yi yanına çağırır ve şöyle söyler. O oku görünce bilir misin? Gaybi bey de bilirim sultanım, dedi. Abdal Musa ‘bak imi gör okunu’’ dedi. Ve kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Bey, gördü ki attığı ok o. Beyzade bu durumu görünce pişman oldu, utandı, özür diledi, niyaz edip hizmetinde kalmak istedi.

Abdal Musa, dergahın erkan ve adetlerine göre onu kendisine derviş yaptı. Abdal Musa Sultan’a yıllarca büyük sadakatla dervişlik yapan ve bir makamı da Mısır’da olduğu bilinen bu büyük şairi tanımayan pek yok gibidir.

Şairin, piri Abdal Musa’ya bağlılığını içeren şu nefesi çok bilinmektedir.

Beylerimiz çıktı avlan üstüne

O (n) lar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalları postun egnine

Bağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Urum Abdalalrı gelür dost diyu

Giydikleri nemed ile post diyu

Hastalar gelür derman isteyü

Sağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Talib oldur birün nefsün haklar

Pir oldular talibi hatadan saklar

Çalınır kudümler altun sancaklar

Tuğlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

El oğlunun ikrarıdır yuları

Muhannidi çeksen gelmez ileri

Ak pınarın Yeşil Gölün suları

Çağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

Hindde bezirganlar gelür yayılur

Lokması çekilür aclar toyulur

Hakk’ a aşık olan canlar soyulur

Begler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Ali zülfikarın aldı destine

Batın saldı kafirlerin üstüne

Tümen tümen olur Gencel’i sütüne

Dağler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Aşura aylarında kanlar dökerler

Çarağlar uyarıb gülbang çekerler

Anlar bir olmuş birliğe biterler

Birler gelür Sultan Abdal Musa’ ya

Bir niyazım vardır gani keremden

Münkir bilmez evliyanın sırrından

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden

Onlar gelür Sultan Abdal Musa’ ya

ABDAL MUSA SULTAN’A AİT DİĞER ZİYARETLER VE KUTSAL EŞYALAR

1-    Solak  Değirmen

2-    Uçar Su

3-    Dur Dağ

4-    Çatal tepe

5-    Zemzem Kuyusu

KUTSAL EMANETLER: Hacı Bektaş-ı Veli Hakk’a yürümeden önce dervişlerine beni ararsanız Abdal Musa’da bulun, dört emaneti de ona teslime din dediği rivayet edilir.

alevilikkkkkkk  NOT:

(Hitit. Bizans, Selçuklu-Osmanlı. Agidius, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa. Ok geyik mızrak. Dergah takip intikap, taliplik, müridlik. 4 Farklı devir, 4 aynı kabul.)

Hacı Bektaş-ı Veli dergahından alınan emanetler şunlardır:

1-    KARA SANCAK: (Hazreti peygamberin sancağı olup 1970 yıllarına kadar mevcut iken şimdi bilinmiyor)

2-    MERMER ÇIRAK: (Hazreti Peygamberin,  kızı Fatıma Anaya çeyiz olarak verdiği çerağ halen türbededir.)

3-     BİAT DEĞNEYİ: (Hazreti İmam Hüseyin’ e ait olup özel bir ağaçtan yapılmıştır. Topuz gibi şimşir. Halen türbededir)

4-    HÜCCAT: (Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’ nin Abdal Musa’ ya verdiği berat. Nerede olduğu bilinmiyor)

DİĞER BİLGİLER: Abdal Musa türbesi yıllarca bakımsız kalıp, harap hale gelmekte iken, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yeniden düzenlenmesi yapılmıştır. Ne var ki aradan uzun yılların geçmesi ve doğa şartlarının da tesiriyle türbe yeniden tamire ihtiyaç gösterir hale gelmiştir. Bunun üzerine Tekke köyündeki birkaç can arkadaşımız bir araya gelerek, Abdal Musa Manzumesini yaptırma ve yaşatma derneği adı altında bir dernek kurarak hizmet vermeye başlamışlardır.

Köy halkı tümü ile çok misafirperver olup, ayrıca köyde birkaç adet misafirhane, aş ocakları ve kurban kesme yeri gibi hizmet alanları da bulunmaktadır.

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

Alttaki makaleyi buraya ekledim fakat kullandıkları ve yazıyla bağlantılı olduğu için önemli olan resimler bloğuma kopyalanmadığından makalenin direk linkini de veriyorum: http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/arikan.pdf ki daha anlaşılır şekilde okunsun! 

***AYRICA HEMEN UNUTMADAN BİR KİTABI BURAYA NOT DÜŞEYİM. HENÜZ BEN DE OKUMADIM AMA BAŞLANGIÇ İÇİN GÜZEL BİR KAYNAK OLACAK  GİBİ: Türk Kozmolojisine Giriş- Emel Esin.-

-Bursa Halk Kültüründe Eski Türk İnançlarının İzleri ve Bunların Türk
Dünyası Sözlü Anlatmalarındaki Yansımaları-
*

cancan

Yard. Doç. Dr. Metin ARIKAN**
Bursa halk kültüründe gördüğümüz bazı pratikleri ve bunların özelliklerini
açıklamaya yarayacak teorik temeli oluşturmaya ve böylece bunların sembolik
anlamlarının ardındaki gerçek anlamları ortaya çıkarmaya çalışacağız.
Bazı Bursa evlerinin dış cephelerine geyik boynuzu asılmasının; özellikle
sonbaharda ve ilkbaharda, mezarların yanında değil de tam merkezde ölü aşı
verilmesinin ve türbelere kırmızı, sarı ve yeşil örtüler bağlanması gibi pratiklerin mitik
temellere dayandığını gösteren deliller Türk Dünyası anlatmalarından örneklerle
desteklenecektir.
Türk halklarının sosyal, kültürel, tarihî ve siyasî hayatından önemli ipuçları
barındıran sözlü gelenek ürünleri aynı zamanda bu ürünlerin yaratıcılarının dünya
görüşü, halk felsefesi ve davranış biçimini yansıtır. Bu özellikler Türk Dünyası
coğrafyasında yaşayan Türk halklarının sözlü geleneğinde de paralellik göstermektedir.
Ağzında çiğnediği ölümsüzlük otuyla uzun hayatın, ölümsüzlüğün sembolü
olan;(Esin1976: 151, Roux 2001:124) kutsal kişilerle ilişkisinin olduğu ve sürü halinde
geçtiği yörelerdeki insanlara hayır-dua ettiği ileri sürülen; yeryüzünün simgesi olarak
kabul edilen; boynuzları güçlü bir nazarlık olarak kapılara, duvarlara asılan (Roux
2001:197) boynuzunun fıtığa, uyuz hastalığına iyi geldiği düşünülen; boynuzlarından
hazırlanan kan iksirinin içinde yatanların beş günde gençleşeceğine inanılan;
boynuzlarından dolayı hayat ağacına benzetilen; yine tek bir boynuzdan yayılan
boğumları sayesinde verimliliğe, bolluğa işaret eden ve hatta çatallı boğumlarının yedi
başlı ejderhayı andırdığı da söylenen;(Serikbol:97) kürekkemiğine bakılarak kehanette
bulunulan, rehberlikte uzmanlaşmış, (Roux 2001:97); elimizdeki tarihî kayıtlara göre
Saka döneminden beri mezarlara ve her çeşit dokumaya nakış edilen bu “kut”lu
hayvanın kerameti acaba nereden kaynaklanıyordu?
Türklerde de aynı Çin Kozmolojisinde olduğu gibi Göğün Altın Kazık(Demir
Kazık) etrafında döndüğü, Yitiken (Yedi Hanlar) denen Büyük ayı yıldız takımının
Tanrının bindiği araba şeklinde resmedildiği ve Kutup yıldızına bağlı olarak mevsimler
*…………………………………………………………………………………………………………………..
(Uludağ Üniversitesi, II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur. II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri Kitabı Cilt II, Bursa 20-22 Ekim 2005, s. 401-413.
** Ege Üniversitesi, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.)

boyunca gökyüzünde dairesel şekilde hareket ettiği; böylece yıllık takvimi belirlediğini
biliyoruz. (Esin 2001: 40) Bu arabayı çeken hayvanın da geyik olduğu Göktürk mezarı
yanındaki resimde açık bir şekilde görülmektedir. Esin 2001 Demek ki Geyiğin dairesel

bir şekilde dönüşü bir yıllık bir zaman dilimine denk geliyordu; yani yıllık takvimi
simgeliyordu.1

Gök kubbenin Altın Kazık etrafında bir yıllık dolanımın yanında, ayrıca bir de
yıldızları taşıyan; Kaşgari’nin kök çığrısı ve felek dediği, Yusuf Has Hacib’in ise
tezginç(dönen) dediği gök çarkının döndüğü varsayılıyordu ve bu çarkı da bir çift
göksel ejderin çevirdiği düşünülmekteydi.
Öyleyse Türkler de zamanı belirleyen iki çark vardı ve bu çarklardan birini
geyikler, diğerini de ejderler çevirmekteydi. Geyiğin de ejder gibi hem yaruk hem de
kararıg ilkesine bağlı olarak iki şeklinin olduğu ve hem göksel mekânın hem de
zamanın simgesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Geyiğin hem yaruk hem de kararıg
özellikler taşıdığını gösteren başka örneklerle Kazaklar arasında geyikle ilgili anlatılan
efsanelerde, masallarda vb. oldukça sık karşılaşmaktayız. Bunlarda genellikle geyiğin
başının veya boynuzunun altın, kuyruğunun gümüş olduğu bildirilmektedir. (Ay
Altındaki Aybarşa Güzel ve Han Kızı vb. masallarda olduğu gibi) Biliyoruz ki altın
madeni gök unsuru, gümüş ise yer/su unsurudur. Ayrıca tarihî kaya resimlerinde
gördüğümüz hayvanların renklerinin genellikle alaca veya siyah benekli olmasını da
yeryüzünde dolaşan kutlu hayvanların hem yaruk(beyaz) hem kararıg(kara) özellikleri
taşımasına bağlamaktayız. (Resim 2)

(Geyikler tarafından gökyüzünde çekilen bir araba ve bu arabayı kullanan arabacı Hıristiyan kültürüne
mal edilmiş Noel Baba’yı çağrıştırmaktadır.)

(Resim 2) Esin 1976
Geyiğin gök ile yer arasında dönmesiyle birlikte aynı ejder gibi zaman çarkını
döndürdüğünü düşündüğümüzde; yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu dönüş aynı
zamanda yıllık dönüşümü-yıllık takvimi2
simgelemekteydi, çeşitli anlatmalarda
karşımıza çıkan geyiğin kurban edildikten sonra tekrar dirilmesini veya yırtıcı hayvanlar
tarafından parçalanmasını–“yılın sona ermesi veya yeni yılın geliş arifesi” (Serikbol:
97) olarak yorumlamanın mümkün olabileceğini söyleyebiliriz ve buna örnek olarak da
Kazakistan’da anlatılmakta olan şu hikâyeyi gösterebiliriz. “Temir Baba Beket Ata’nın
adını işitir ve onunla tanışıp kerametlerini görmek için onun yanına gider. Beket
Ata(1750–1813) öyle zengin birisi değildir. Temir Baba’yı misafir etek için bozkırda
dolaşıp duran arkarların

erkeklerinden birini dua ile yanına çağırır. Onu kesip
misafirini ağırlar. Daha sonra arkarın diş değmeyen kemiklerini toplayıp arkarın
derisine sarar ve “uvfuv” der. Arkar tekrar ayaklanır ve yürüyüp gider. “Kazaklar
arasında kurban edilen hayvanın 12 eşit parçaya bölünmesi adettir. Bu on iki eşit parça
12 aydır; arkarın kendisi ise bütün bir yıldır. Burada yenilen arkarın tekrar canlanması-
eski yılın yerine yeni yılın gelmesidir.” (Serikbol: 98) Buna benzer bir diğer Kazak

Kırgızlar arasında hâlâ kullanılan ve ay adlarının geyiğe bağlı olduğu bir takvimin olduğunu biliyoruz.
Bu takvimdeki ay adları geyiğin doğumu, ayaklanışı, çiftleşmesi gibi dönemlere göre düzenlenmiştir.
(Şubat-Calgan Kuran, Mart-Çın Kuran, Nisan-Bugu, Mayıs-Kulca, Haziran-Teke, Temmuz- Baş Oona,
Ağustos-Ayak Oona, Eylül-Toguzdun Ayı, Ekim-Cetinin Ayı, Kasım-Beştin Ayı, Aralık-Üçtün Ayı,
Ocak-Birdin Ayı vb. ) Ayrıntılı bilgi için bk. B. Soltonoev, “Neden Takvimdeki Ay Adları Hep
Geyiklerden Alınmıştır” Kırgızdar, Bişkek Basımevi, C. 1, s. 585. (Akt: Ulanbek Alimov)

Kazak geleneksel anlayışında kiyik ve bökenin düz arazide; arkar, bulan, elik, bugı ve maralın
ormanlık-dağlık arazide yaşadıklarına inanılmaktadır. (Serikbol:107) 4

anlatması da şöyledir: Bir avcı hamile bir geyiği vurur. Onu pişirip yerken arkasından
“hey” diye bir ses duyar. Aniden arkasına dönüp bakınca biraz önce vurduğu geyiği
görür. Geyik “Benim kim olduğumu Ormanbet’e sor” deyip ortadan kaybolur. “Avcı ve
Büyücü Kadın” masalı. (Serikbol: 98)
Bu şekildeki anlatmalarla, efsanelerle Anadolu’da ve Sibirya’da da
karşılaşıldığını belirten Jean Paul Roux, bunların Sibirya kökenli olduğunu belirttikten
sonra Muğla yöresinden bir örnek vermektedir: Bir geyiği vuran avcı; onun kaybolan
kaburga kemiklerinden birisinin yerine bir tahta parçası koyarak iskeleti eksiksiz olarak
oluşturur. Bir süre sonra avcı yine bir geyik vurur ve kendisinin koyduğu kemiği yeni
vurduğu geyikte bulur. ( Roux 2001: 172)
Şimdi de geyiğin bir başka özelliği üzerinde durmak istiyoruz. “Boynuz tacının
öncellikle sosyal bir sembol olduğunu ve önceleri baksının, duacının başındaki
başlığının bir aksesuarı olan boynuzun vakit geçtikçe makam ve beylik sahibinin
(hanın, asker başının) başlığının aksesuarı niteliğine dönüştüğünü” belirten Serikbol
(104) bu sembolün Güneş kültünün etkili olmaya başladığı dönemde aktüel olmaya
başladığını ve bu inanışın etkisiyle Kazaklar arasında “Başında boynuz çıkmak” diye bir
deyimin kullanılmaya başlamış olabileceğini ileri sürmüş ve buna örnek olarak
Kobılandı Batır destanından şu dizeleri vermiştir:

“Bitse bugün ömür sürem,
Allah bugün alsa da canımı razıyım.
Çıkıp boynuz tepemde,
Göğe erdi başım.” (Kıdırbayulı Kobılandı, Batırlar Jırı, C. 6, s. 35, 1989)
“Başta boynuzun çıkması belli bir üstünlüğe sahip olma, başarıya ulaşma,
dileğin yerine getirilmesi manasını bildirmektedir. Komutan olmayı da, han olmayı da
başında boynuz çıkmayla paralel olarak görmek mümkündür. Bu yerdeki boynuz- tacın
prototipi, beylik etmeye verilen ruhsat niteliğindedir…. boynuz tacı ayrıca güneşin
sembolik tasviridir” (Serikbol:104) Gök Türk Kağanlarının güneşe ve ateşe benzetildiği
ve Uygur Kağanlarından bazılarının da Gök Tanrıdan, diğerlerinin güneş ve aydan,
veya Kün-ay’dan kut almış olarak sayılmalarından”(Esin 2001:70) ve hatta Gök
tanrısının da güneşle somut olarak özdeş olduğu inancının Türkler arasında
bulunmasından dolayı boynuzla ilgili yukarıda bildirdiğimiz düşünceler akla yatkın
gelmektedir.

Masal kahramanlarının veya hanın geyiği kovalaması (boynuz tacını), geyiğin
rehberliğinde bir yerden bir yere gidilmesi – tan atarken nur saçan Güneş’e doğru
yürümeyi (Serikbol:106-111) bildirebileceği gibi aynı zamanda tabiat olaylarının taklit
edilerek tabiatla bütünleşileceğine inanan arkaik kültür insanının normal bir faaliyeti
olarak da düşünülebilir. Belki de bu olay doğrudan doğruya Gök Tanrının hana,
kahramana dolayısıyla halka gidilecek kutlu yeri veya memleketi göstermesi olarak
yorumlanabilir.
M.Ö. 4 yüzyılda Almatı yakınında Göktürk harflerinin kullanıldığı bir mezarda
bulunan altın adamın, zırhında ve kemerinde dağ keçisi veya geyik motiflerinin oldukça
çok bulunduğunu ve başındaki börkün de tüy ve nebati motiflerden mürekkep olduğunu
bildiren Emel Esin bu tarz tüye veya çam ağacına benzeyen nebati motiflerle süslü
taçların Batı Hunlarına atfedilen mezarlarda da çıktığını, ve bu taçlardaki motifin de
ağaç olduğunda şüphe olmadığını söylemekte ve sözlerine şöyle devam etmektedir:
“Batı Türk ongununda ve Oğuz Hanın sülale kurma merasiminde olduğu gibi ağacın
tepesinde bir kuş veya altında hayvanlar vardır. Hun taçlarında bunlar bir veya iki çift
dağ keçisi veya geyiktir. Bu taçlar münasebetiyle Werner, Hunlara yeni bir yurda doğru,
yol gösteren geyik efsanesini hatırlatmaktadır. Belki de bu taçlarda görülen motif,
geyiğin gösterdiği yeni yurtta kurulmuş sülalenin ağacı ve kutlu hayvanlardır.” (Esin
1976: 164-165) (Resim 3)
(Resim 3) Esin 1976 6
6
Şimdi de sizlere Türkiye’de farklı şekilde bilinen bir efsanenin yeni bir
varyantını vererek geyikle ilgili yeni çıkarımlarda bulunmaya çalışacağız:
“Türklerin ata babaları İymo-Şèli (Altın Boynuzlu) ve Deniz/Göl ruhu diye
adlandırılmaktaydı. Bunlar hayatlarını Aşidè mağarasının batı tarafında
sürdürmekteydiler. İymo bir olağanüstü durumla karşılaşmıştı; her gün güneş batınca
Deniz/Göl ruhunun kızı, ak geyik(buġı) şekline giren İymo’yu deniz altına götürüp,
sabah olunca denizden çıkarıyordu. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, günlerden bir
gün, boy büyük bir ava hazırlık yapmaktadır. Gece yarısı Deniz ruhunun kızı İymo’ya
şöyle der: “Yarın senin ata mağaranda Altın Boynuzlu ak geyik dünyaya gelecek. Eğer
o geyiği okunla vurup öldürürsen biz ebedî olarak birlikte yaşayabiliriz. Ama
vuramazsan bizim ilişkimiz de burada sona erecek” der. Sabahla birlikte avcılar ağları-
tuzakları kurarlar. Ata-babalarının mağarasından Altın boynuzlu ak-boz geyik dışarı
çıkar. İymo adamlarından çemberi daraltmalarını ve daha sağlam hale getirmelerini
ister. Geyik kurtulmak için bu çemberin üstünden zıplar. Ama bu sırada geyik başkası
tarafından öldürülür. Buna sinirlenen İymo, Aşi boyunun liderinin başını kesip öldürür
ve “Bundan sonra, Aşi boyunun liderini öldürmemle birlikte, Gök Tanrıya kurbanlık
vermek gerektiğinde, Aşi boyunun oğullarını ve torunlarını kurban edeceğiz” diye ant
içer. O zamandan itibaren Türkler kendi tuğlarının altında Aşi boyunun insanlarından
kurban vermeye başladılar. Akşama doğru İymo denize gider. Fakat deniz ruhunun kızı:
“Sen, ellerinle birini öldürdün. Kan kokuyorsun. Ben seninle ilişkimi kesiyorum” der.4
(Serikbol:105-106) Bu anlatmadan şu sonuçları çıkarabiliriz:
Anlatmada, Eski Türklerin ataları olarak boynuz taçlıların ve yılan/ejderin
(Deniz/Göl Ruhunun Kızı) adları geçmektedir. Ata olarak gösterilen boynuzluların
erkek olanları ile beraber, Ata mağarasında dünyaya gelen bir başka altın boynuz taçlı
erkek geyik vardır. Anlatmada belirtilmemesine rağmen mağarada bir dişi geyiğin (altın
boynuzlu ak bugının annesi) varlığı da anlaşılıyor. Öyleyse dişi geyik ile ejderha
arasında bir benzerlik/aynilik söz konusudur, diyebiliriz.(bk.Serikbol:106–107)
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi; geyik ve ejder takvimi belirleyen iki çarkın
çevirenleridir ve bunların da güneş ve ay gibi karşılıklı dönüp durduklarına inanılmış
olmalıdır. Çünkü eski Türkler arasında ejder ve geyiğin fiziksel olarak karışımı Fei-Lien
denen bir somut varlıktan bahsedilmekteydi. “Somutlaştırılmış tezahürüyle ejder kışın

Bu efsane hakkında bizlere daha önce Wolfram Eberhard “Çin’in Şimal Komşuları” adlı eserinde bilgi
vermişti. Ama orada bu efsane farklı şekildedir: “ Kök Türk Kağan sülalesinden bir avcı bir su
tanrıçasıyla ilişkide bulunmuştu. Kök-Türk avcısı bir ak geyiği vurduğu için su tanrıçası darılmış ve insan
kurbanlar istemişti.” (Esin 2001: 86’dan) 7

yer-suyun derinliklerinde yaşayan, baharda ise kanatlanıp uçan, böylece hem yer-su
hem gök ilkelerine bağlı bir efsanevî ruh olarak düşünülüyordu. Yer-su da yaşarken
ejderin kararıg yönleri galip geliyordu. Baharda ise ejder gökyüzüne uçmaya ve böylece
ateşli yönünü almaya hazırlanırken, vücudunda kanatlar, başının tepesinde uçmaya
yarayan bir çıkıntı, boynuzlar ve yaruk (erkek) cinsinin özelliği olan sakal çıkıyordu.
Kanatlı ejderin somut şekildeki görünüşlerinden biri, eski Çin’de kuzeyli göçebelerin
sınırındaki bölgede yaşayan tarihî bir kişilik olmakla beraber, rüzgar ejderi olarak
resmedilen Fei-lien’di. Fei-lien; geyik başlı, kırmızı saçlı, yılan vücutlu, kuş kanatlı,
insan elli ve ayaklı bir canavar olarak anlatılmaktadır.” (Esin 2001: 82)
Bütün bu anlattıklarımızı bir şema şeklinde gösterecek olursak; şu şekilde bir
tabloyla karşılaşmaktayız: (Serikbol 2004: 119)
Altın boynuzlu ak Bugı Gündüz Güneş Kağan
Yılan-Ejder Gece Ay Ana Kadın-Hatun
Bu tabloya bakılınca geyiğin her zaman erkeğin sembolü, ejderin ise dişi sembol
olarak kullanılması gerekecektir ki, bu sonuç bizi hataya götürür. Varlıkların gök ve yer
arasında her zaman döndüğü ve bunların doğuda göründükleri dönemin özelliklerine
göre adlandırıldıkları ve o dönemin özelliklerini taşıdığı unutulmamalıdır.
Şimdi de Yine Bursa’da Saruhanlar köyü, yatırlar çevresinde (mezarların
yanında değil, tam merkezde, özellikle sonbaharda ve ilkbaharda) (Cemiloğlu
2002:391) verilen ölü aşlarının nitelikleri ve Dede mezarlarına kırmızı-sarı-yeşil renkli
yaşmaklar bağlanması üzerinde durmak istiyoruz.
İlk önce neden bu tür pratiklerin özellikle sonbahar ve ilkbaharda yapıldığını
inceleyelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi iki türlü çark vardı ve bunların karşılıklı
dönmesi takvimi belirliyordu. Güneşin yıllık ve günlük, ayın ise aylık ve günlük (28
aşamalı) bir hareket içinde olduğu ve karşılıklı olarak döndükleri düşünülüyordu. Güneş
ve ayın birbirinin zıddı olarak düşünüldüğünü de söylemiştik. “Güneş doğuda belirirken
ayın batıda yeryüzünün altına battığı, güneş günlük hareketinde öğleyin ayın
yeryüzünün altındaki suların derinliğinde, hareketinin en aşağı noktasına varmış olduğu
sanılıyordu. Türkçe bir ırkta ise künli aylı körüşdi (görüştü) ifadesiyle ay ile güneşin bir
araya geldikleri dönem olarak düşünülen ekinoks dönemlerine (bahar ile sonbahar) ve
yeni aya karşılık geldiği anlaşılmaktadır. Biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki
parlaklık simgesinin böylece karşılaşması yüksek parlaklık işareti olarak Çu 8

döneminden itibaren hükümdara bağlanıyordu. Çu hükümdarının bayrağında yer alan
bu simge ay ve güneştopu şeklinde bir piktogramla temsil ediliyordu ve bugünkü Türk
bayrağının da şekli bu eski geleneğe bağlanmaktadır.” (Esin 2001) Resim 4
Resim 4 (Esin 2001)
Yani Eski Türkler kendilerini merkez olarak algılamışlar ve güneş ile ayın bu
merkez etrafında karşılıklı olarak döndüklerini düşünmüşlerdi. Herhalde gözlem sonucu
olacak ki güneş ve ayın da ilkbaharda 21 Mart’ta (gece ile gündüzün eşit olduğu gün),
sonbaharda ise 21 Eylül’de(gece ile gündüzün eşit olduğu gün) kavuştuklarına şahit
olmuşlardı ve bu güne Kün-ay kavuştu demekteydiler. Çulardan itibaren Köktürklerde,
Uygurlarda, Hakani Türklerinde ve daha da sonraki dönemlerde güneş ve ay
ayinlerinin;Gök, yer-su ve hükümdar atalarına verilen kurban ve tahta çıkış
merasimlerinin ve Kutaggu-Bilig’den öğrendiğimize göre cülus törenlerinin de
hükümdarlık simgesi olarak algılanan bu günlerde yapıldığını görmekteyiz. (bk. Esin
2001: 147, 149)
Böylelikle bu pratiklerin neden bu dönemlerde yapıldığını anlamış bulunuyoruz.
Şimdi de bu törenlerin neden mezarların veya türbelerin hemen yanında değil de merkez
olarak kabul edilebilecek açıklık bir yerde yapıldığı üzerinde durmak istiyoruz:
Çulardan itibaren Gök ayinlerin tepesinde bir gölü olan dağlarda, yer-su ayinlerinin ise
bu dağın eteğindeki bir ağaç altında veya göğe kurban verilen dağdan daha basık bir dağ
tepesinde ya da atalar tapınağının ortasındaki üstü açık avluda yapıldığın biliyoruz.
(Esin 2001: 161) Çuların ilk atası ve yer tanrısı Hou-chi’nin mezarı, bir göl içinde, bir
ağaç dibindeydi. Çulardan itibaren Hanların Gök- Tanrıya ve yer-su unsurlarına
ibadetlerini aynı buna benzer bir yerde; göl içinde toprak set önünde yaptıklarını da
biliyoruz5
(Esin 2001: 113-115)

Oğuz Han’ın ikinci eşini bulduğu yer de böyle bir yerdir. “Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde,
bir göl ortasında, bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız vardı, yalnız oturuyordu.” (Muharrem
Ergin; Oğuz Kağan Destanı, Hülbe Yayınevi, Ankara 1998, s 16) Yine Emel Esin’den öğrendiğimize
göre, Çu, Hsiung-nu ve Tabgaçların “gök göbeği” ve dağ gölleri gibi Kök Türklerin tepesinde derin su
olan dağları kutsal saydığı bilinmektedir. (Esin 2001: 113-115) 9
9
“Göl içinde görülen ağaç veya arazilerinin ortasında tek başına bulunan
ağaçların dünyanın merkezini belirlediği ve hükümdarların bu ağaçtan (hayat ağacı)
6
göğe çıktığı sanılıyordu.” (Esin 2001:160) “Bu yerler aynı zamanda hayatın başlayıp
bittiği bir merkez konumundadır ki bu yönüyle; kozmik bölgelerin yani gök, yer/yer
altının bir eksen üzerinde birleştiği noktadır. Kozmik dağın zirvesi hem dünyanın en
yüksek noktası, hem de dünyanın göbeği, yaratılışın başladığı yerdir.” (Eliade 1994:31)
Aslında Türklerde de, evrensel iki ilkeli kainat düşüncesinin yazılı işaretleri
olan Türklere ait ırklardan Tav/Dağ ırkında7
belirtildiği gibi, “hayat orada bitip, orada
başlamaktadır ve dağ; ölüme ve ölüm ötesinde düşünülen yeniden doğuma işaret
etmektedir. Tağ ırkında belirtilenler bu şekliyle tamamen Mircae Eliade’nin belirttiği
“merkez simgeciliğinin” özellikleriyle örtüşmektedir. Ona göre “merkez her şeyden
önce kutsal olanın, mutlak gerçekliğin bölgesidir. Benzer biçimde öteki bütün mutlak
gerçeklik simgeleri de (yaşam ve ölümsüzlük ağaçları, gençlik çeşmesi vb.) merkezde
bulunmaktadır. Merkeze giden yol zorlu bir yoldur: tapınağın zorlukla çıkılan katları,
kutsal mekânlara (Mekke, Hardwar, Yeruşalim) haç seferi; Altın Post, Altın Elmalar,
Hayat Otu’nu bulmak için girişilmiş kahramanca ve tehlike dolu yolculuklar; kendi
benliğine, varlığının merkezine giden yolu arayan kişinin karşılaştığı zorluklar ve diğer
birçokları. Yol zahmetlidir, tehlikelerle doludur, çünkü din dışı olandan kutsal olana,
geçici ve yanıltıcı olandan gerçeklik ve ebediyete, ölümden yaşama, insandan tanrıya
geçiş ayinidir. Merkeze ulaşmak kutsallaşmaya, erginleşmeye (inisiyasyon) hak
kazanmaya eşittir; dünün din dışı ve yanıltıcı varoluşunun yerini yeni bir varoluş,
gerçek kalıcı ve etkin olan yeni bir yaşam almaktadır. Ayin aracılığıyla (kurban etme,
6
Tabiat kültünün Türk inançlarındaki yeri için bk. Fikret Türkmen, “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat
Kültü”, E. Ü. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999, s. 175-181. Hayat Ağacı için bk.
..Yaşam ağacı, yani evrenin kendisi bu noktadan büyür…Aydınlanma ağacı (Bo Ağacı) altındaki Budha
ve kutsal ağaç üzerindeki İsa, çok eskilere uzanan arketip bir dünya kurtarıcısı, Dünya Ağacı motifi
çevresindeki benzer figürlerdir…(Joseph Campbell; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi:
162, İstanbul 1999, s. 44, 52. Şaman kozmogonisinde dünya ağacı veya hayat ağacı denilen ağaç
dünyanın merkezindedir ve yükselen dalları Bay Ülgen’in sarayına değer……(Bilge Seyidoğlu, Mitolojik
Dönemde “At” Prof. Dr. Umay Günay Armağanı, Ankara 1996, s.51-54.) … Kozı Körpeş Bayan Sulu
destanının hemen hemen bütün varyantlarında bayterek, şok terek, çuk tirek, suk terek, vs. adlarıyla yer
alan kutsal ve yalnız ağaçlar, kahramanların altına sığındıkları sevgili ya da sözlüleriyle buluştukları,
düşmanları tarafından altında öldürüldükleri ağaçlar olarak görülmektedir. (Mehmet Aça; Kozı Körpeş
Bayan Sulu Destanı Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.222 ve 678
numaralı dipnottaki kaynaklar) …Bazen bir sırık şeklinde tasarlanan dünya ağacı, kutup yıldızına kadar
uzanan dünyanın eksenidir…(Yaşar Çoruhlu; Türk Mitolojisinin ABC’si, Şamanist Mitoloji, Kabalcı
Yayınevi, s.72-73, 91) Mircae Eliade; “Evren Ağacı”, Şamanizm (Çev:İsmet Birkan) İmge Kitabevi,
Ankara 1999, s. 302. Babil Simyası ve Kozmolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002 s. 35-37. Ağaç-ana
ile ilgili olarak geniş bir yorum için bk. Özkul Çobanoğlu; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak
Edebiyatı -Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001 , s. 32-38.
7
Tav/Dağ ırkı için bk. Esin: 2001:33, 37-38. Kutsal Dağ’ın tapınakla eş tutulması için bk. Mircae Eliade;
Babil Simyası..…., s. 26 Kozmik Dağ için ayrıca bk. Mircae Eliade; Şamanizm.., s. 298-302. 10
10
kan dökme ki bazı arkaik kozmogonilerde dünya, kaosu simgeleyen bir ilk canavarın
veya kozmik bir devin kurban edilmesiyle varoluş kazanmıştır) kutsallaştırılmış her
mekan dünyanın merkezine dönüştürülmekte, her ritüelin zamanı da mitsel “başlangıç”
zamanına denk düşmekteydi. Yaratılış eylemi tezahür etmemiş olandan zahire, ya da,
kozmolojik terimlerle kaostan kozmosa geçişi gerçekleştiriyorsa; yaratılış bir merkezde
oluyorsa ve dolayısıyla cansızdan canlıya tüm varlık çeşitleri ancak esas olarak kutsal
bir alanda varoluşa kavuşabiliyorsa_bütün bunlar merkez simgeciliğinin önemini gözler
önüne sermektedir.” (Eliade 1994:31-33)
Şimdi de yatır başlarına neden kırmızı, yeşil, sarı yaşmakların, örtülerin
bağlandığı üzerinde durmak istiyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi eski Türklerde
sonbahar ve ilkbaharda yapılan törenlerde göğe, yer-suya kurbanlar verilmekteydi.
Göğe verilen kurbanların kızıl renkte (kızılımtrak, veya boyalı) olması gerekiyordu ve
bu törende şamanlar kızıl elbiseler giyerlerdi. Ayrıca ırklara göre, Gök unsurunun
renklerinden biri koyu kızıldır. Hükümdara benzetilen güneşin de ırklara göre rengi
ateş rengi kızıldı. Ayrıca isig öz’ün(sıcak ruh) göğe ulaşabilmesi içim mezar başına ışık
veya ateş çıkarabilecek nesneler konmaktaydı. (bk.Esin 2001:31,35, 107)
Yer ayinlerinde merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hakim olduğunu
biliyoruz. Yeşil rengi ise bu renkler arasında bize göre en anlamlısıdır. Bu törenlerin
biri gündüzü, biri geceyi temsil eden iki parlaklık simgesinin bir araya geldiği zamanda
yapılması aklımıza evrenselci dikotomi de denilen iki ilke düşüncesini; yani Emel
Esin’e göre, proto-Türk ve Türklerin en eski belki de öz kozmolojisini getirmektedir.
Bilindiği gibi bu düşünceye göre kâinatın bütün tezahürleri gök ve yer_sub/v’un (yer-su
yeryüzü) temsil ettiği birbirine zıt, fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten
oluşmaktaydılar. İki zıt ilkenin bir araya gelişi hayatın özünü oluşturmaktadır; yaşamın
kendisini formülüze etmektedir.8
Çin-Türk kâinat düşüncesinden esinlendiği iddia
edilen bir metinde(Esin 2001: 23) geçen “… bu yerli göklü, dişili erkekli(ilkeler
kavuşursa, bütün canlı ve cansız, iki türlü varlık doğar” şeklindeki cümleler bizler için
oldukça anlamlıdır.
Yeşil rengi, hayatın aslını, özünü temsil etmekle beraber, aynı zamanda yeniden
doğumu, yeni bir dönemi de sembolize etmektedir; bir nevi yaradılışın tekrarıdır, yeni
8
Çin geleneğinde iki zıt ilkenin bir araya gelişi ve birbirini tamamlaması Yin-Yang olarak
resmedilmektedir. Acaba Türklerdeki ay ile güneşin kavuşması “Kün-Ay” da aynı manaya mı
gelmekteydi? Bk. Resim 4. (Bu makaleyi hazırladıktan sonra gördüğüm bir kaynakta bu düşüncemizi
doğrular nitelikte bilgilere rastladık: Bk. C.A.S Williams; Encylopedia of Chinise Symbolism and Art
Motifs, New York 1960. Emel Esin; Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Sanatında İkonografik Motifler,
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2004, s. 64’den) 11
11
bir doğumdur, yeni bir başlangıcı da9
temsil eder. “Hemen her toplumda genç erkeklerin
topluluğa katılma törenlerinin (erginlenme), günahların, ifritlerin kovulmasının veya
yeni bir hanın tahta oturuşunun da genellikle yılbaşına denk geldiği görülmekte ve
böylece eski dönemden birey ve toplum olarak bir bütün halinde saflaşarak yeni bir
başlangıca, yepyeni bir hayata geçiş amaçlanmaktadır. Bu sayede yaratılışın başladığı
zamanı bir anlık bile olsa yeniden kurmaya çalışmaktaydılar. Onlara yani arkaik kültür
insanlara göre her yeni yıl, zamanın yeniden başlaması;yani kozmogoninin
tekerrürüdür..”(Eliade 1994: 61-65)
Yeni bir dönemi, yeni bir başlangıcı bildirdiği düşünülen zamanlarda, eski
Türkler tarafından yapılan bu törenlerin belki de bir hatırası olarak Kazakistan’daki
Ahmet Yesevi hangahındaki taykazanın kulplarına yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış
sembolü olan lotus10 çiçeğinin(nevruz çiçeği?) işlendiğini düşünmekteyiz.(Resim 5)
Resim 5 (Yeni Avrasya Yayınları)
Mustafa Cemiloğlu’nun bizlere bildirdiği üzere; Domaniç Saruhanlar köyüne üç
kilometre mesafedeki Ebe Ana yatırında verilen aşlarda (Cemiloğlu 2002: 394) 12
kazanda et pişirilmektir. 12 kazanın kullanılması da belki de aynı manaya gelmekteydi;
yani 12 ayı simgelediğini düşündüğümüz kazanların kullanılmasıyla belki de bu törene
katılanlar eski yılın bittiğini, yeni bir dönemin başladığını sembolize ediyorlardı. Bu
yüzden 12 kazanın, hiç değilse ilk başlarda, ne 12 imamla, ne de 12 havariyle ilişkisinin
olmadığını düşünüyoruz.
9
Yeni Yıla (Yılbaşı) dair düşünceler için ayrıca bk. Dursun Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü
Bayramı”, Milli Folklor, S. 36, Ankara 1997, s. 2-4.
10 Lotus’un yeniden doğuş, diriliş ve yaradılış sembolü olarak kullanılması hakkında bk. Yaşar Çoruhlu;
Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi
Bildirileri, 4-7 Eylül 1989. 12
12
Eski Türklerde ilkbaharda yapılan törenlerde gök gürültüsüne benzer sesler
çıkaran davulların çalınması ile birlikte yağmurun başlaması Gök tanrının törene
katılması olarak kabul ediliyordu. Ayrıca bu Gök tanrının kutunun alınabilmesi için gök
ile yerin de beraber sallanması gerekmekteydi. Gök, erkek, yer ise dişi olarak
düşünülüyordu. (Esin 2001: 108) Yine ırklardan öğrendiğimize göre; hayatın aslı
olarak gösterilen Gök gürültüsü (Chên) gök ve yer nefeslerinin ilk oğluydu,(Esin
2001:33) yani yeni bir varlığın doğumu, yeni bir hayat demekti ve bundan dolayı
olmalıdır ki bu ırkın unsuru ağaç, rengi ise kök(mavi-yeşil)tür. Bunu şu şekilde de
açıklayabiliriz: Gök unsurunun renklerinden birisinin koyu kızıl(kırmızı), yer-su
ayinlerinde de merkez ve toprak simgesi olarak sarı rengin hâkim olduğunu söylemiştik.
Göğün erkek(kırmızı), yerin dişi(sarı) olduğunu hatırlayıp bunların birleşmesinden; yani
iki zıt unsurun birleşmesinden yeni bir unsur(yeşil) doğmaktadır. Yeşilin doğuşu; yeni
bir hayatın simgesi olarak, aynı gök ve yer nefeslerinin birleşmesinden doğan ilk oğul
(Chên) gök gürültüsü gibidir.
Eski Türklerin inançlarındaki tabiat kültü hakkında yazdığı bir makalesinde
Fikret Türkmen, gök ve yer/su ilkeleriyle ilgili görüşlerini bildirdikten sonra “Eski
Türklerin düşünce ve inanç sisteminde insan-tabiat bütünleşmesi hatta aynîleşmesine sık
sık rastlanmaktadır……Türkler de diğer insanlar gibi, evrenin bir parçası olarak yaşamak
ve öyle kalmak, tabiattaki olayları izlemek, ona saygılı olmak için kendi kozmik
sistemlerini kurmuşlardır” (Türkmen 1999:176-181) demektedir. Bizce Fikret
Türkmen’in vardığı bu sonuç yukarıdaki verdiğimiz örnekleri, gelenekleri çok iyi
açıklar bir niteliktedir.
“İnsanoğlu doğada gözlemlediği tüm farklılıklara karşın kendi doğasının bütün
evreninkiyle aynı olduğunu ve yetersizliklerinin sorumlusunun sadece insan olmasından
kaynaklandığını bilir. Bu zorlukları dinle, büyüyle, hayvanları ya da bitkileri taklit
ederek ve mümkünse bunlarla özdeşleşerek yenmesi tek şansıdır. Ve insan bu şansı
değerlendirmesini bilir.”(Roux 2005: 91)
Sonuç olarak; Türkler kozmik yaşantıyla uyum içinde olmak, onunla
bütünleşmek için kozmik yaşamı aynen tekrarlamaktadırlar. Çünkü bu onların öz
kozmolojilerin esasıdır ve onlar bu yüzden “doğanın her yönünü kutsal bilirler ve doğa
güçleriyle uyum içinde yaşayıp ve bu güçlerin kutunu kazanmakla iyilik haline
varacaklarına” (Esin 2001: 22) inanırlardı. 13
13
Kaynaklar
Aça, Mehmet; Kozı Körpeş –Bayan Sulu Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, 3
Cilt, Konya 1998. (Yayımlanmamış Doktora Tezi)
Campbell, Joseph; Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul
1999.
Cemiloğlu, Mustafa; Bursa Yöresi Mistik Folkloru Kapsamında Atalar
Kültünden Yer-Su Kültüne Uzanan Bir Çizgi ve Saruhanlar Köyü Ebe Ana Yatırı
Çevresinde İnanç Oluşumu, 1. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, C. II, Bursa
2002
Çobanoğlu, Özkul; “Sözlü Edebiyat”, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı -Türk
Dünyası Edebiyat Tarihi, AKM Yayınları, Ankara 2001.
Çoruhlu Yaşar; Lotus İkonografisi ve Uygur Sanatında Yeri, Uluslar arası
Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, AKMB Yay.., 4-7 Eylül 1989.
Eliade, Mircae; Ebedî Dönüş Mitosu, (Çev: Ümit Altuğ), İmge Kitabevi,
İstanbul 1994.
Ergin, Muharrem; Oğuz Kağan Destanı (Tercüme-Metin-Sözlük), Hülbe
Yayınevi, Ankara 1988.
Esin,Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Esin,Emel; “Ötüken Yış (Türk Sanatında Ağaçlı Dağ Hakkında Notlar)” Atsız
Armağanı, Ötüken Yay., İstanbul 1976.
Kondıbay, Serikbol; Argı Kazak Mifologiyası, C. 4, Dayk Yay., Almatı 2004.
Roux, J. Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini(Çev:Aykut Kazancıgil),
Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Roux, J. Paul; Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, Kabalcı Yay.,
İstanbul 2005.
Seyidoğlu, Bilge; “Mitolojik Dönemde At”, Prof. Dr. Umay Günay Armağanı,
Feryal Matbaacılık, Ankara 1996.
Dursun, Yıldırım; “Türklerin Yılbaşı Özgürlük Günü Bayramı”, Millî Folklor,
S. 36, Ankara 1997.
Türkmen Fikret; “Eski Türklerin İnançlarında Tabiat Kültü”, E. Ü. Türk
Dünyası İncelemeleri Dergisi-III, İzmir 1999.

*Eğer zahmet edip de buraya kadar geldiysen çok teşekkür ediyorum! http://www.youtube.com/watch?v=gAElM_w0vls ve son olarak; Şaşırdığın, kızdığın ve ezberini sarsan tüm bilgilere yürü! Kimbilir belki bir yerde cisim olarak karşılaşamasak da, engin umanların söz denizinde buluşuruz. Sevgiler. . .

14-) Sembollerin Gizemi – Çift başlı Kartal-

çiftbaşlıkartal

Bugün artık pek çok devletin bayrağında dalgalanan çift başlı kartalın geçmişine şöyle bir göz atmaya ne dersin? O halde doğru yerdesin! 🙂

ÇİFT BAŞLI KARTAL;

Ak Din’e (Ak Cang) göre kartal / bürküt / hotoy / kara kuş gibi adlarla anılan kuş, önemli bir dini semboldür. ”Yeryüzü’ndeki ‘Kurt’ neyin ongunuysa gökyüzündeki ”Kartal” da aynı ongunun karşılığıdır.”

Kartal da Kaf Dağı’nın kuşlarındandır ve kutsaldır, Tanrı’nın kuşudur. Kartal kültüyle ilgili geleneklerden anlaşıldığına göre, Kartal Tanrısal ışığın ve Gök Tanrı’ya yakınlığın simgesi sayılmıştır. O göğün en yüksek katlarına uçabilmesi özelliği ile Gök Tanrı’ya en yakın olma değerini üstünde taşımaktadır. Gök-Kartal göğün en üst katlarına kadar uçabilmektedir. En yüksek ruhlarla alâkası vardır. Kimse kahramanların, ataların yaşadığı gökyüzü sınırına onun kadar yaklaşamaz. kartal adeta Tanrı’nın habercisi olarak da görülür. Dokuz gün gökte, dokuz gün yeraltında yaşar.

Kam’ın ölüp dirilme deneyiminde kartal, dokunulmaz hale gelecek biçimde düzenlemek için kahramanı yutar ve kanlı canlı olarak tekrar hayata iade eder. Mitsel anlamda bu kartal iki başlıdır.

Bilinmektedir ki ”Tonyukuk”, başlığında gerçek bir Tanrısal damga olan iki başlı kartalı taşımaktadır. Bu kartal, kanatlarını gerdiği zaman yeryüzünü kaplayan, sol kanadı Ay’ı, sağ kanadı da Güneş’i örtebilecek kadar büyük bir kartaldır. Bakır tırnakları vardır. Kartal altın tüylüdür. İlkbahar ve güz mevsimleri kartalın ruhunun iradesine bağlıdır. Kartal bir defa kanatlarını sallarsa buzlar ve karlar erimeğe başlar. İkinci defa sallarsa ilkbahar gelir. ‘İlkbahar yılın gelişi’ adını verdikleri bahar türküsününün eski devirlerde kartal namına söylenen ilahilerin kalıntısı olduğu hakkında bilgiler vardır. Kartal göğün göbeği ile birleşen ekseni korumaktadır, bu sebeple de aynı zamanda koruyucu ruh niteliğini de taşır.

Eski Türkler’de Yasa ve töre, Tanrı’nın emri ile bir kartal şeklinde gelen ruhla iletilirdi. Bir Türk, evinin yanında kartalı görürse, eğer hazır et bulunmazsa derhal onun için bir kurban keser. Biri yanlışlıkla kartalı öldürürse, Kam çağırılarak dini tören ile kartalın cenazesi gömülür. Kısır kadınlar, çocuk vermesi için kartala baş vurup yalvarırlardı. Bundan sonra dünyaya gelen çocuğa ‘hotoy törüt-teh’ (yani kartaldan türemiş) denirdi. Grifonlar, göğü, tan ağarışını, ilim, irfan, kuvvet gibi kavramları ifade eder. Türk sanatında daha çok kartal başlı grifonlar yaygın olarak görülür. İmparatorluk ünvanı, seramik tasvirlerde ve Selçuklu taşlarında kartalın göğsünün üzerine yazılır.

Kartal, aklı, kahramanlığı, irfanı, keskin görüşü, ruhun aydınlanmasını, sağaltımı, yaratılışı, saklı manevi gerçekleri görmeyi, manevi olanı görmek için maddeden yukarı yükselmeyi, Kam’larla, manevi hocalarla birlikte olmayı, büyük denge gücü, vakar ve zerafeti, olayları yukarıdan görebilmeyi, resmin tamamına hakim olabilmeyi, yüksek gerçekliklerle bağlantıda olmayı temsil eder. ”Kartal aynı zamanda sadık bir muhafızdır. (Yaşar Kalafat, Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm, Şamanizm, Yeditepe Yayınları) Demircilerle, Kam’ların aynı kökten geldiklerine inanıldığı için Kam’ların kökeninin bağlandığı kartalın, demircilerle de yakın ilgisi görülmektedir. Kartal, merkezi devletin de simgesi olmuştur…….

Ayrıca biliyoruz ki, Tanrıcı Türklerde kahramanların, öldükten sonra göğe çıktıklarına inanılır. eskiden yeryüzündeki her insanın göğe istedikleri zaman çıkabildikleri bir altın çağın varlığını ve sonra insanlığın düşüşü ve yozlaşması ile artık bütün insanların göğe çıkmalarına izin verilmediğini hatırlarsak, bu olayın ölümden sonrasını da kapsadığını görürüz. Artık ölümden sonra bile herkes göğe çıkamamaktadır. Göğe çıkmak sırra ermedir, kemale ermenin bir göstergesidir. Bu sebepten ötürü göğe çıkanların sayısı, yer altına inenlerden oldukça azdır…..

Orhun yazıtlarında söylenen dua, edilen temenni ilginçtir:

”Halkınızı değerli evlâdınızdan, tay gibi oğullarınızdan daha iyi besliyor idiniz. Uçup gittiniz. Göklerde de hayattaki gibi olasınız. (Talat Tekin, Orhun Yazıtları, Simurg Kitabevi, s.53.)

Buradaki temenni, yukarıya, öteki âleme gittiğinizde de ulusu koruyan, yüceltenlerden olunuz anlamındadır ve göğe yükselen kahramanların, bu dünyadakileri korumaya devam edeceği inancını yansıtmaktadır.

Kaynak: (Antropolog Günnur Yücekal Ermetin, Mevlevilikte Şamanizm İzleri, s.123-124-125, Töre Yayınevi 2009 İstanbul)

 

Eski çağlarda Sümerler ve Hititlilerde rastlanır. Sümerler’de Lagaş kentinin simgesi çift başlı kartaldır. Aynı zamanda: Hititlilerde, Büyük krallık döneminde: Hattuşa, Alacahöyük ve Yazılıkaya’da ki kabartmalarda, yine çift başlı kartal görülür.
Anadolu’da durum böyle iken; Orta Asya’da: şamanizm’e göre: yer ile göğün arasındaki çelik kapıyı kartal tutar. İnsanlara gökyüzü ve yeryüzü yolculuklarında; refaket eden varlıklar, kuş şeklindedir. Kartal: kuşlar arasında, ululuk ve yükseklik timsalidir. Bu yüzden; Türkler; kılıç kabzalarında, çift başlı kartal figürü kullanmışlardır. Orta Asya inanışlarında ve şamanist eski Türkler de “Kartaldan türeme” inancı oldukça yaygın görülmektedir. Bu inanış efsanelerde de kendini gösterir ; Yakut Türklerinde rastladığımız bu efsane şamanın kartaldan türediğine dairdir. Yakutların, uzun direklerin tepesine çift başlı kartal yontusu koydukları biliniyor. Ayrıca Attila’nın ordusunun sancağı üzerinde Bozkurt ile beraber kartalında var olduğu biliniyor. Orta Asya Türklerinde koruyucu ruh olarak kabul edilen kartal motifinin, Şaman dini inanışından Yakut Türklerine geçtiği ve oradan da Orta Asya Türklerine kadar geldiği bilinmektedir. Şaman dini inanışında her insanın kuş şeklinde bir koruyucu ruhu olduğu ve insan öldüğünde bu ruhun da göğe yükseldiği inanışı hakimdir.Bunun Türk mitolojisindeki örneği, Orta Asya’nın ünlü Şaman destanı Er-Töşük’tür. Bu efsaneye göre, Gök Tanrı’nın simgesi olan Büyük Kartal, kötü güçlerin elinde tutsak olan destan kahramanı Er-Töşük’ü önce yutup sonra kusarak, daha dayanıklı ve güçlü bir insan olarak dünyaya getirir.Kartal, daha sonra, Er-Töşük’ü sırtına alıp, yeraltında günlerce uçurduktan sonra yeryüzüne çıkarır.

M.Ö. 3000 sonları ve 2000 başlangıcında, Mezopotamya’da görülür. Daha sonra ise, bütün Orta Asya’ya yayılmıştır. Anadolu’ya kadar uzanan evrede; çitf başlı kartal, Türk medeniyetleri tarafından, sevilerek kullanılmıştır. Bu kullanımında: pek çok sembolik anlamda yüklenmiştir. Orta Asya’da; çift başlı kartal: nazarlık, tılsım, aydınlık ve güneş sembolü olarak işlenir. Sikkeler üzerinde ise; bazı hükümdarlar arma-sembol, diğer bir kısım hükümdar ise, hükmetme gücünü destekleyen, pekiştiren bir motif olarak kullanılmıştır. Artuklu sikkelerinde ve Anadolu’daki Selçuklu yapılarında kullanılan çift kartal simgesi: surlarda, cami ve medreselerde, saraylarda; koruyucu ve hakimiyet sembolü olarak ve kötü güçlerden koruyucu olarak kullanılmıştır.

Bu arada; çift kartal motifinin, Bizans’lılar tarafından da kullanıldığını görüyoruz. Bu motif, Bizans’ta: devlet ve kilisenin, tek bedende, bir arada tutulup yönetildiğini simgelemekteydi. 14 ncü yüzyıldan itibaren ise, kutsal roma imparatorlarının; hanedan arması, daha sonra ise Avrupa’da soyluluk simgesi olarak benimsenir.

Amerika Metropolitan Müzesinde görülen, bir taş oyma çift başlı kartal kabartması; Konya İnce Minareli Medreseden çalınarak götürülmüştür. Çift başlı kartalın kökeni Türklere aittir.

Gevher Nesibe Sultan, Selçuklu Devleti’nin bayrağında da yer alan çift başlı kartal çiziminin önünde betimlenmiş.;

image0075.jpg

 

 

 

 

 

 Kubadabad Sarayı yıldız Çinisi Üzerinde gövdesinde “Es Sultanié yazan Çift başlı Kartal.

 Hace Bektaş Veli Türbesi Çift başlı kartal kabartması.

 

Çift başlı kartalların en iyi açıklamalarını Yakut Türklerinin efsanelerinde buluyoruz. Yakutlar, Sibirya’nın Tundraları arasında uzun süre, dış arlâlemle ilgilerini kesmişler bu sebeple de, Eski Türk kültürü ile dil yadigârlarını muhafaza ederek, geçen yüzyıla kadar getirebilmişlerdir. Yukarıdaki resimlerde Yakutların komşuları olan Dolganlardan derlenmiş çift başlı kartal resmi verilmiştir. bu çift başlı kartal, göğün katlarını temsil eden basamak şeklinde yan tahtalar çakılmış bir direk üzerinde oturuyordu. Gökle yerin bağlandığı kapının üzerinde tüneyen bu çift başlı kartal, göğün bekçiliğini yapıyordu. Bu kartallar bazen tek başlı da olur ve beş direk üzerinde duran bir tahta üzerine de oturtulurdu. Bu konu ile ilgili efsaneler çok geniş ve yaygındır.

Prof.Dr. Bahaettin Ögel
Türk Kültürü Dergisi Sayı: 118

Fransa Lascaux Mağarası ve Türk Kartal Damgası

 

Geyik sürülerini izleyen kartallı Türk avcıları, karşılarında bazan korkunç rakipler de buluyorlardı. Avcıların vurdukları geyiklere bazan kurtlar, bazan da kurtların yakaladıkları geyiklere, avcılar ortak olmak istiyorlardı. Seyyah Atkinson, kurtlar ile avcıların kartalları arasında geçen kanlı savaş sahnelerine de tanık olmuştu. Bir ağacın yanında ve üzerinde saklanan avcı, kendi kartalları ile kurtlar arasında geçen bu korkunç savaşı büyük bir zevkle seyrediyordu. En sonunda kartallar, kurtları kaçırmayı ve avı almayı başarabiliyorlardı. Atkinson, böyle bir sahneyi kendi gözü ve kalemi ile çizmiştir (yukarıdaki resim).

Türkler, kendilerine arkadaşlık eden, evinin yiyeceğini veren ve heyecanlı av sahneleri yaşatan av kartallarına büyük bir önem vermişler ve bu sahneleri, çok eski san’at eserleri üzerinde de canlandırmışlardı. Buna örnek olarak, Hun büyüklerinin gömüldükleri Pazırık kurganlarında ele geçmiş olan bir keçe süsünün resmini aşağıda görebilirsiniz.

Türkün kartalı artık burada tanrılaşmış ve kutsal bir şekle bürünmüştür. Kartal, diğer bir Hun keçesi süsünde ise, kaplana benzer korkunç bir mahluk haline gelmiştir (bakınız aşağıdaki ilk resim.)


Hun Keçe Süsü

Prof. Dr. Bahaettin Ögel
Türk Kültürü Dergisi Sayı : 118

 

SONUÇ: Evrensel bir hale gelen bu sembolleri elimden geldiğince bloğumda yer vermeye çalışacağım. Aslında bu semboller enerjilerin akışını sağlayan anahtarlardır. Evren de tesadüf diye bir şey yoktur. Ve her şeyin bir açıklaması vardır. Bu semboller insanların, kültürlerin ve inançların arasında bir köprü oluşturabilir. Tabii eğer istenirse! Bana göre ortak paydalar çok önemli! Sevgiyle,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4

13-) Sembollerin Gizemi- Tengri Damgalı Hatti Güneşi ♥ Oz Damgası, Svastika- Gamalı Haç-

                                                     

Dünkü paylaşımım da, Altı köşeli yıldızı (ED TAMGASI) ve dünü-bugününü tartışmış. Nerede-nasıl kullanıldığını anlatmaya çalışmıştım, bulabildiğim kaynaklarla. Şimdi ise bir başka sembol olan ve dünyada genel olarak Hıristiyanlıkla özdeşleşen Haç sembolünü ele alacağım. Bu sembolü Türkler “OZ DAMGASI” olarak adlandırmışlar ve doğrudan Tanrı ile irtibatlandırmışlar. Buna göre; bu damga, ruhun Tanrı’dan dönerek ayrılması, can bulup bedenleşmesini temsil ediyor ve sonra yine bedenden ayrılıp Tanrı ile BİR’leşmeyi temsil ediyor. (aleviliğe uyuyor bu tanım) Ve keza yine Tanrı= IŞIK olarak düşünüldüğünden buradan hareketle Güneş-Ay ile de bir bağlantı kurmuşlar fakat bu güneşe veya ateşe tapma değil tam tersi bu öğelere birer kutsiyet atfederek, Yaratıcı kaynağın gök yüzündeki bir yansıması, hayatın sürdürülebilirliği açısından saygı duymuşlar. Oz Tamgası, çok sık bir şekilde alevilerin mezar taşlarında yer alır. (özellikle eski, köy mezarlarında) Böyle yazınca neyi farkediyorum biliyor musunuz? Haluk Tarcan’ın; “Anadoluya M.Ö. 13 bin yılında geldiğimizin bölgede bulunan mağara yazılarıyla ortaya çıktığını söyledi. Tarcan atalarımız 13 bin yılında geldiğine göre demek ki buzullar nedeniyle göç ettiler. 1071 tarihi Batı tarafından Anadoludaki Türk varlığını yok etmek için icat edilmiştir. En son geliş tarihimizi ilk geliş gibi göstermişlerdir dedi. Anadoluya göçebe değil, göçmen olarak geldik. Geldiğimizde yazıya ve bir kültüre zaten sahiptik diyen Araştırmacı-Yazar Tarcan, Türklerin Anadoluya ve oradan da Avrupaya yaydığı kültürünü şu şekilde anlattı: Sümerler yazıyı 5 bin yılında buldu. Biz 12 binlerde yazı elemanı içeren figürlere sahiptik. İlk okul ve üniversite bu nedenle Öntürklerde görüldü. Anadoluya ışık getirdik. Türkler, Batıya demokrasiyi, seçimi götürdüler.” Evet! Haluk Tarcan’a hak veriyorum! Farkındalık kazanıyorum. Yani birilerinin dediği gibi aslında Türkler, geldiler ve burada diğer halklarla karışmadılar! Efendim zaten Anadolu’da var olanlar da kültür ve inançlarına baktığımızda, dillerine vs Türk! Sümer-Hitit-Luvi. E! o zaman bizi kendi ülkemizde mürteci konumuna sokan, azınlık yapanlar ne yapmaya çalışıyor bir daha düşünsünler! Sözü kısa kesiyor tekrardan uzmanların görüşlerine bırakıyorum;

Atatürk Üniversitesi (AÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd.Doç. Dr. Tahsin Parlak, Hristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koydu. 

Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından 2007 yılı Türk Dünyası Hizmet dölüne layık görülen Parlak’ın, AÜ’nün 50′nci yılı nedeniyle yayınlanan ve 5.5 yıllık bir çalışma sonucu hazırladığı “Tur-An Yolunda Aral’ın Sırları” adlı eserinde Türk kültür tarihi hakkında önemli bulgulara yer veriliyor.

Parlak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi İpek Yolu’nun bilinenden yüzyıllarca önce Tur-An Yolu olarak kullanıldığını belirterek, “Kıpçak Türkçesine göre hayvanların turlatıldığı yol anlamına gelen Tur-An Yolu ipeğin bulunmasıyla İpek Yolu’na daha sonra Baharat Yolu’na dönüşmüştür. Günümüzde ise bu yol Enerji Yolu olarak adlandırılıyor” dedi.

Kıpçak Türklerinin, tarih boyunca hakim oldukları Tur-An Yolu’nda hayvanlarını pazarladıklarını anlatan Parlak, Türkistan’ın Bayındır bölgesinden başlayan yolun İzmir’in Bayındır ilçesine kadar uzandığını buradan da deniz yoluyla İtalya’ya ulaştığını ifade ederek şunları söyledi:

“Üniversitemizin TİKA ile ortaklaşa yürüttüğü ve 1999 yılında başlattığı Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi kapsamında gittiğim Kazakistan’da Aral bölgesindeki halı ve kilim motiflerini araştırırken, bu motiflerin her birinin damga olduğunu fark ettim.

Bu damgaların binlerce yıl öncesinden kayalara işlendiğini de görünce araştırmamı derinleştirdim. Bu araştırmalarım sonucu insanların son buzul döneminden sonra tekrar yeniden hayata başladığını ve evcilleştirdikleri hayvanları ile büyük tufanla dünyaya dağılan nesillerini ararken Tur-An Yolu’nu kurduklarını saptadım.”

Araştırmalarında halı ve kilimlerde kullanılan Dış Oğuzların Ok damgası ile İç Oğuzların Oğ damgasını kullanıldığını ayrıca ikisinin karışımından olan Oğuz damgasının kullanıldığını tespit ettiğini kaydeden Parlak, şöyle devam etti:

“İç Oğuzların damgasını çadır evlerin kubbelerinde kullanılan motif olduğunu, Dış Oğuzlar’ın ise dünyanın 4 bir yanını turlanıp gittikleri için ok şekli damga kullandıklarını belirledim.

Dış Oğuzlar’ın ayrıca Kıpçaklar olduğunu da belirledim. Kıpçaklar’ın tarih boyunca İpek Yolu’na hakim olduklarını ve gittikleri yerlere bu motifleri götürdüklerini kültürel ve etnografik bulgularla tespit ettim.

Bu motiflerden özellikle Oğ damgası yani çarkı felek olarak adlandırılan damganın, Avrupa’da binlerce yıl sonra gamalı haç olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Dış Oğuz’un yani 3. asırda Hristiyan olan Kıpçakların kullandıkları damganın daha sonra Hristiyanların simgesi olan Haç olarak kullanılmaya başladığını etnografik ve arkeolojik bulgularla ortaya koyduk.”

BEREKET TANRIÇASI

Avrupa’da bereket tanrıçası olarak kabul edilen pars ve kartal karışım hayvan figürünün yüzlerce yıl öncesinde Oğuzların kullandığı Simurg Kuşu olduğunu da iddia eden Parlak, bu kuş figürünün Hunlar’da da kullanıldığına dikkat çekerek, “İpek Yolu’nun her bölgesinde bu figür kullanılmıştır” dedi.

Roma İmparatorluğu’nu kuran tarihteki Tur ve Sakaların birleşimiyle ortaya çıkan Tursaklar veya Ertüskler olarak adlandırılan Türkler olduğunu da ileri süren Parlak, “Simurg kuşu Roma’nın kuruluşuyla birlikte Avrupa’da da görülmeye başlanmıştır. Bu motifi de Avrupa’ya taşıyan Türklerdir” dedi.

Orta Asya’da Turan Denizi ismiyle Tiran Denizi isminin benzerliklerine dikkat çeken Parlak,“Tur-An yani İpek Yolu üzerindeki tespit ettiğimiz etnografik malzemeleri yan yana koyduğumuzda bu yolun sırlarını yazdığım kitapta ortaya koymaya çalıştım” dedi.

MENZİL KİLİSELERİ

Orta Asya’dan başlayan Avrupa’ya uzanan hatta Amerika yerlilerine götüren yolun sırlarını kitabında ortaya koymaya çalıştığını ifade eden Parlak, Aral Gölü’nün kuruyan bölümlerinde ortaya çıkan Kelderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntıların benzerlerinin Anadolu’da bulunmasının bir tesadüf olmadığını söyledi.

Parlak, yaptığımız çalışmada Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bulanan kiliselerin de Kıpçak Türklerinin menzil kiliseleri olduğunu ortaya çıkardıklarını belirtip “Kıpçaklar 1570′li yıllarda mektupla Müslüman olduktan sonra menzil kiliseleri yerini menzil külliyelerine bırakıyor” dedi.

“Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir”

Orta Asya’daki kaya resimleriyle Alpler’deki kaya resimlerin benzerliğinin nedeninin Tur-An Yolu olduğuna işaret eden Parlak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Oğuzların damgası Azerbaycan’da ortaya çıkarılan Tunç devrinden kalma kap kaçaklarda, Erzurum’un Oltu ilçesindeki koç heykellerinde de ortaya çıkıyor.

Oğuzların Ok damgası Ahmet Yesevi Türbesi’nde, binlerce yıldır dokunan halı ve kilim motiflerinde görülürken Avrupa’da ise haç olarak karşımıza çıkıyor. Simurg Kuşu Erzurum’daki Hahulu Kilisesi’nde İshak Paşa Sarayı’nda görülürken Avrupa’da bereket tanrıçası olarak yine karşımıza çıkıyor.

Bunlar tesadüf değildir. Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir, ama gerçekler bilimsel olarak ortadadır. Hatta bu konuları üniversitemiz öğretim elemanlarından Doç.Dr. Cengiz Alyılmaz’ın çalışmalarında da teferruatlı olarak görmemiz mümkündür.”

“Batı hep çoban millet olarak tanıttı”

Batı toplumlarının Türkleri çoban bir millet olarak tanıttığını, ancak bunun gerçekle ilgisi olmadığını kaydeden Parlak, Osmanlı’daki 3 hilalli bayrağın Türklerin 3 kültürün mensubu olduğunu gösterdiğini kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkler 3 kültürün mensubudur. Birincisi (Ak Kır) yani göçebe ve yarı göçebe hayatı, ikincisi (Ak Yol) ise Turan Yolu’nu, sonuncusu (Ak Kurgan) ise şehir hayatını içine alıyor. Türkler ve Orta Asya kültür ve medeniyetinin beşiğidir. Batı maalesef bu 3 kültürden sadece göçebe olanı ön plana çıkarıyor. Oysa biz gemici bir milletiz.

Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey bir salcı çocuğuydu. Turlar çok iyi
salcıydı. Osmanlı’yı kuran Kayı boyunun salcılık özelliği biliniyor. Bunların ışığında Piri Reis’in dünya haritasını nasıl çizdiğini anlayabiliriz.

Orta Asya’daki kaya resimler derinlemesine araştırılıp incelenirse Türk milletinin binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı nasıl aştığını daha rahat görebiliriz. Bu konuda yapılan çalışmaları artırmalıyız. Türk kültürü, Avrupa’yı hatta tüm dünyayı etkilemiştir.”

Parlak, yazdığı kitabın Azeri Türkçesine de çevrilerek yayımlandığını kaydetti.

KIPÇAKLAR:

Tengri Damgalı Hatti Güneşi ♥

Türkler, Han-Tengri’nin sembolü olarak, dört kolu eşit uzunlukta (eşkenar) haç seçtiler ve buna “aci” adını verdiler. Belirtmek gerekir ki, eskiden Türk kültürü haça âşinâ idi; “eğik” haç da cehennemin ve eski yer-altı tanrılarının sembolüydü.
Önceleri, haçın yapılışı basitti; sonra gerçek bir sanat eseri oldu; bunları kuyumcular yaptılar: Rûhu parlatması ve güldürmesi için, haçın üzerini altınla kapladılar, değerli taşlarla süslediler.
Eğik haçlar, Altay’da yaklaşık üç-dört bin yıl önce ortaya çıktılar. Ancak, kesin olarak söylenirse, bunlar yine de haç değillerdi. Onları haç olarak, Tengri’ye inanç hakkında bilgi sâhibi olan Avrupalılar adlandırdılar.
Haç, yâni iki çizginin kesişmesi. Tengri sembolünde hiçbir kesişme yoktur; burada başka bir mânâ vardır. Burada güneşin yuvarlaklığı tasvir edilmiştir ki, ondan dört ışın dağılıyor. İşte Tengri böyle sembolize edildi.
Güneşin ışınları!.. Daha doğrusu, aynı merkezden gelen ilâhî nîmetlerin ışıkları. Onlar, ebedî olarak Türk rûhî-mânevî kültürünü işâret eden Semâvî tabiatın sembolleridir. Sonsuz Mâvi Gök’e inanan bir millette, başka türlüsü olamazdı.
Bâzan Tengri’nin sembolüne hilâli de eklediler. Bu ise, tamâmen başka bir mânâya geliyor, zamânı (bu dünyâyı) ve sonsuzluğu (öteki dünyâyı) hatırlatmaya hizmet ediyordu. Zîrâ eski Türkler, zamânı, ayın ve güneşin birliği olarak anlıyorlardı. (Onların on iki yıl esaslı takvimleri de buradan geliyor.)
Tengri’nin sembolünü savaş sancaklarının üzerine işlediler. Onu zincirlere takarak göğüslerde taşıdılar. Alına dövme yaptırdılar. Sanatkârlar, onu bezeklere ve motiflere işlediler… Başka türlü nasıl olsun ki? Millî gelenekler, işte buradan geliyor.
…..
Her yerde Türklerin mânevî/rûhî kültüründe Tengri’nin eşkenar (dört kolu aynı uzunlukta) haçı vardı. Ona Şark’ta “vadjra” dediler…

Han Erke, inançların yayılmaları için güç kullanmaktan kaçınmadı. Şark kavimlerinin anılarında kalan hâdiseler… Büyük hâdiseler. Tengri’-nin haçları, o zamânın “Kuşan” hanlığı döneminin Türk şehirlerinin ve mâbetlerinin yıkıntıları, arkeologların gözlerinden kaçmadı, bunlar biliniyor.

Güneşli geyik de Tengri’nin bir işâreti idi; demek oluyor ki, Türk rûhî/mânevî kültürünün bir alâmet-i fârikası. O, Türklerde haçların ortaya çıkmalarından çok önceye işaret etmektedir.
….
Ermeniler, o sırada, haçın kurtarıcı gücüne henüz inanmıyorlardı; pagan idiler. Ama, buna karşılık, herkes, altında Kıpçakların savaştıkları haçlı bayrakları çok iyi hatırlıyordu. Hayret içerisinde kalmışlardı. Grigoriy, gök yüzünde tıpatıp böyle bir haç görmüştü! İlâhî bir işâret.
Onlar, “Türklere Gök Tanrı’ları yardım ediyor” diye düşündüler.
Hristiyanlar haçın gücünü bilmedikleri gibi, istavroz çıkarmayı da bilmiyorlardı. Bunu da Kıpçaklardan aldılar.

Ermenistan, Avrupa’daki ilk kilisenin, kendisindeki yeni Hristiyan kilisesi olduğunu iddiâ etti. Bu, 301 yılında olmuştu. Orada Tengri’yi ve onun haçını kabûl ettiler. Ermeniler, Türklerin âyin törenini benimsediler. (Hristiyanların kendi törenleri bile yoktu; onlar Yahûdî dîninin sinagoglarındaki kâidelere göre duâ ediyorlardı.)

………………………………………………………………………………………………………………………….

Hemen buraya bir not düşeyim. Yani bir Kıpçak videosu ekleyeyim; http://www.youtube.com/watch?v=K8m8iRYiwUo Bu bir savaş sahnesi. Ayrıca bir başka not; Bir ara Ermeniler ve Gregoryan Kıpçaklar hakkında yazmak istiyorum. Kaynak bulabilirsem. Bunu gerçekten istiyorum. 

…………………………………………………………………………………………………………………………..

TENGRİ SİMGESİ

Buraya kadar anlattıklarıma görsel destekler vererek devam etmek istiyorum. Zira tüm dünyada dağınık olarak bulunan ve her kültürün kendi anlayışı içinde yansıttığı ortak simgeleri bir bütün olarak bir arada görebilmek hem önemlidir hem de inandırıcıdır. Zaten bilimin de amacı farklı gibi sanılan olayları, olguları ve oluşumları
inceleyip tümel bir bakış sunabilmektir. Bu bakımdan size burada anlattıklarımı sadece sözel değil, aynı zamanda görsel görüntülerle destekleyince yaklaşımım daha tutarlı ve bilimsel olmaktadır.

İlk şekilde Hitit kültüründeki Tengri damgasını sundum. İlk anda çarpıcı ve şaşırtıcı gibi görünen bu yaklaşım ilginizi çekip ilerdeki açılımları beklemenizi sağlamak içindi. Şimdi artık 7. yazıda bu açılımlara girebiliriz. Hitit güneşinin kendisi Tengri simgesi olduğu gibi, 3 adet küçük boy Tengri damgası da Hitit kralını, kraliçesini ve baş rahibi simgeliyorlar. Onların da kutsal özelliklere sahip olduklarını belirtiyorlar.
Hitit inancında Tengri damgası o kadar önemli bir yer tutuyor ki duvarlara bu damgaların farklı görüntülerini defalarca çizmişlerdir.

                             Hitit Tengri Damgaları 
  Yandaki şekilde Anadolu Çatalhöyük bölgesinde bulunan bir Hitit tapınak duvarındaki Tengri damgaları görülüyor. İlk yazıda Amerika halklarının ürettikleri Tengri simgelerinden örnekler sundum. Hem kuzey Amerika halkları, hem de orta ve Güney Amerika halklarında Tengri simgelerini bulmak mümkündür. Maya kültüründe daire içindeki artı (+) işareti hem dört yönü hem de yönetici kutsal kişiyi simgeler. Böylece 
“dört yöne hakim olan yönetici” kavramı ortaya çıkar.

  Tengriden Türeyenler
Dördüncü yazımızın şeklinde Tengri damgasından T harfinin ortaya çıkışını ve Tengri’deki T harfi ile Teo’daki T harfinin ortak bir kök damgadan (kavramdan) türediğini görmekteyiz. Ayrıca Orhon abecesindeki T1 harfi ile kalın seslilerle birleşerek bir anlamlı hece oluşturan işaret olduğundan söz ettim. Böylece Ön-Türklerin neden at ile bütünleştiklerini ve neden bu hayvanla birlikte mezara girdiklerini daha iyi anlayabilmekteyiz.
Ayrıca, T1 işaretinin bir kare üzerinde veya bir daire üzerinde duran bir ok olması tesadüf değildir. Bununla anlatılmak istenen at üzerine binmiş yönetici kişi. Ok ile yönetici ve altındaki yuvarlak ile at simgeleniyor. Zira, eskiden Türklerin inandığı bir atasözü vardı: 
“Atı olmayanın adı da olamaz.” Yani, yönetici at sahibi olduğuna göre aynı zamanda adı ve sanı vardır. Burada “sanı” olmak saygın olmak anlamını taşır. Japonların saygın kişilere “san” dediklerini hatırlatırım.

  Tengri ile Ateş ilişkisi

  Yukarıdaki şekilde Tengri damgasından türeyen diğer simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.
Aynı şeklin sağ alt köşesinde OT yazdım. Çünkü hem O harfi hem de T harfi Tenri damgasından türemiştir. Üstelik bu iki harfin yan yana gelişi bir kök sözcük oluşturmaktadır. OT, Ön-Türkçe 
“ateş” demektir. Odun, sözü de “ateşe ait” anlamını taşır. Zamanla yanan küçük bitkilere ot denmiştir. Bu sadece bir anlam kaymasıdır. Böylece Tengri kavramının /ateş, güneş/ kavramları ile ilişkisi de ortaya çıkmış oluyor.

  Dünyadan Tengri Örnekleri
Şekilde dünyadan çeşitli Tengri örneklerini görmekteyiz. Budist gelenekte Tengri simgelerine Mandala denmiştir. Sol üst köşede görülen mağara resminde insan ve elinde kalkana benzer bir Tengri damgası görülüyor. Bu mağara resminin, kesin bir tarih olmasa da, yaklaşık 6,000 yıl önce, M.Ö. 4,000 yıllarında çizildiği tahmin ediliyor.

Sağda görülen Çin damgası da çok eskidir. M.Ö. 2,000 civarı olabilir. Dairesel bir güneş ve ortasındaki ok-yay tutan savaşçı Tengri’nin yer yüzündeki elçisi olarak düşünülmüş olabilir.
Sol alt köşedeki resim bir Tibet mandalasıdır. Küçük renkli taşlardan yapılmış olan bu Tengri simgesi mutluluk ve barış için oluşturulmuştur
Sağ alt köşedeki pişmiş topraktan yapılmış çömlek üzerindeki şekiller de aynı kavramı simgeliyorlar. Spiraller güneşi veya yıldızları, artı işareti ise kollarını iki yana açmış insanı simgeliyor. Böylece güneşe tapan veya gökteki yıldızlara bakan insan kavramı ortaya çıkmış oluyor. Bu çömlek yukarı Nil (bugünkü Sudan) bölgesinde bulunmuştur.

Görüyoruz ki, kadim kültürlerde sanat asla süs olarak algılanmamış ve dekor olarak görülmemiştir. Bugün sanat eseri olarak tanımladığımız örnekler aslında dini öğeler taşıyan mistik simgelerdi. İnsanlar sanat için sanat yapmıyorlardı,“inanç dünyalarını simgeleştirmek için” sanat yapıyorlardı. Yani, toplum için sanat yapıyorlardı. 

YAZI KAYNAK; http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k7.htm Bu sayfanın devamı var, bir kaç bölüm devam ediyor. İlgilenen olursa siteye uğrayıp baksın derim. Çünkü bir biriyle bağlantılı!

HALUK TARCAN ANLATIMIYLA; 

  • Ön-Türkçe tersine (L) harfı ÖG damgasıdır, anlamı felsefi- yüksek düşünce yani Tanrıya erişmek için gerekli düşünce demektir
  • Ön-atalarımız adet ÖG damgasını uçlarından bir haç şekli oluşturacak  şekilde birleştirmişlerdir.. 4 sayısı, Dört cihan demektir ki, bu şekil 4 cihanda Tanrıya erişme düşüncesine sahip olma demektir.
  • HAÇ diye görülen şekil ise, Ön-Türkçede, OQ damasıdır Günahsız olmayı ifade eder. İ.S.4’ncü yılda Vatikan tarafından kabul edilmiştir.
  • Aslında meydan gelen şekil HAÇ değil, UÇ damgasıdır, El işlerinde bu şekil  genelde 5 kollu olarak geçer ve adı yanar/ döner’dir. Çünkü şekil , dönme hissi  verir. Bu UÇ damgası Ruh’un dönerek Tanrıya erişmesini ifade eder.
  • Bu ön-Türkçe damgayı Kandıra hazinesindeki 123 parça Sikke üzerinde buluruz (prof.M.Tekin , Bizans  Sikkeleri, Yapı Kredi bankası) Araştırmacılarımız bu damganın “yeldeğirmeni” diye değerlendirmişlerdir.
  • İstanbul Arkeoloji müzesinde Bizans sikkesi denen ve 1numara ile kayıtlı olan sikke gene bu damgayı taşır(Prof. A.Alpay, İst. Archeo. Mus. A Turizm, 1995)
  • İ.Ö. 500 tarihi verilen bu sikkeler bu tarihte, İstanbul’da  Bizanslıların değil , Ön-Atalarımızın bulunduklarını gösterir.
  • Bu sikkelerin öteki yüzünde Ön-Türkçe OY-ÖGÜY ; yani düşünme yeteneği yazılıdır (K.Mirşan)
  • UÇ damgası şeklinde düzenlenmiş olan bu ÖG damgaları, Kilim, Hallarımızda mevcutturlar. Antalya Yat limanında bir evin tahta penceresi bu UÇ damgasıyla r.bir sanat şaheseri olarak süslenmiştir.( eğer ,hâlâ duruyorsa?)

Bizans Sikkesi üzerinde ÖG Tamgası ve “Düşünme Yeteneği” yazan ÖnTürkçe bir cümle. (Kazım Mirşan)

Sn. Haluk TARCAN

Dipçe:

Kişiler Tengri katında, Kozmoz da, renksiz, kokusuz, hareketsiz ve şekilsiz olarak  uyu usuq (uyuşuk) halde bulunurlar. Kişi Tengri’nin buyruğu ile OZ laşıp (Mana dan Maddeye geçip, şekil değiştirerek – Metamorfoz) AT ılıp UÇ arak (döne döne) yeryüzüne iner. VAR olur, CAN olur, KİŞİ olur. (CANlanır) Ön Türkler de > OK Kişisi olur ON Kişisi olur.  Öldüğünde ise kişi tekrar “OZ” laşarak, “AT” ılır, “UÇ” ar ve ” Tengri” ye geri döner.

OZ (sözde svastika ve gamalı haç) Tamgası’nın tarih öncesinden MU kökenli ve MU alametlerinden biri olduğuna, dünyaya da buradan yayıldığına dair bir düşünce de mevcuttur.

Kaşgar Türk Kilimi

Moğolistan Kubilay Han Heykeli

Grek Miğferi diye adlandırılan ve Yunanistandaki bir müzede bulunan miğfer

Roma’da bir mozaik

Günümüz Kamları

Camii ve Klise

Japon Samuray Giysisi

VE YİNE KONUYLA ALAKALI BİR VİDEO HAZIRLAMIŞLARhttps://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=NOXNQmXkP7s

sonuç; Şu an da kullanılan simgelerin geçmişte nerelerde, nasıl bir hâl alarak bugüne geldiğini okumak gerçekten çok heyecan verici ve güzel bir şey! En azından Simgelere “ÖCÜ” muamelesi yapanların yargıları kırılsa bile “kârdır.” Sevgiler…