0

yıllar sonra..kısa bir merhaba

öncelikle umarım herkes iyidir ve hersey yolundadır..

burayı boşladığımın ve unuttuğumun farkındayım çünkü hayat telaşesi nedeniyle ve ayrıca yaşamımda kişisel olarak bazı oturmayan konulardan ötürü..oluşan stres.. ayrıca dünyanın geçirdiği pandemi ve kısıtlamalar herşey üst üste gelince.. kendimle kalmak.. ve herseyi ertelemek..

her neyse.. şimdilik. geldim diyeyim..

başka zaman uzun uzun dünyanın halleri üzerine dertleşiriz ve yaşamımdan, hayata baktığım penceremden birşeyler damlar, belki.. yine yeniden

özlemişim de buraları ..

twitter adresime gelince.. bazı kafadan sorunu olanlar onu kapattırdı.. umarım hesabımı(tekrardan) geri alabilirim..

umarım..(olmazsa da yapacak bir şey yok.. ama şans dileyin..)

neyse..

görüşmek üzere..iyi günler^^

0

karışıklık. düzensizlik. lakaytlık …

ülkenin durumu aslında hep aynı. yani bu virüs belası gelmeden öncede işler hep bozuk ilerliyordu. geldi, hala aynı. değişen bir şey yok. sadece sokağa çıkma yasağı getirmeleri gerekiyor. bundan neden kaçındıklarını anlamıyorum. acilen eylem planı yapıp, uygulamaları şart. sokağaçıkmayasagıistiyoruz. bu kadar.

0

Corona/ virüsünün hatırlattıkları..

(“twitter hesabım askıya alındı.. açılır  mı, bilmiyorum? her neyse.. açılmazsa da yeni bir hesap açmayacağım.. çünkü ben ona baya bir emek vermiştim ve şuan için en azından içimden yeni bir sayfa açmak gelmiyor. açıkcası geri açılacağını düşünüyorum zaten. açılmazsa da yapacak bir şey yok.. biraz daha bekleyeceğim.. ve kararımı belirleyecek şey bu olacak. her neyse .. böyle bir giriş yapmak istemezdim ama bunu açıklamak istedim, niyeyse”..)

coronayaşam

*Bütün dünya gibi ülkemizde corona salgınıyla baş etmeye çalışıyor.. aslında bunda ne kadar başarılı ve/ya ne kadar başarısız tartışılır.. çünkü insanlar yeterince ciddiye almamışlar gibi.. ve ülkemizde her şey çok basite indirgeniyor.. bilinç yok ya da bir şekilde kendi yaşamları, öncelikleri sağlıklarından önde geliyor. mesela aids gibi. hiv gibi bulaşıcı hastalıklardan kaçınma-korunma  güdüsü pek yok.. ne olacakmış? kafasında oldukları gibi kendilerini izole etmeyi red ediyorlar. tamam bi şekilde yaşamın içinde olsunlar ama başkalarının hayatlarını da düşünmek zorundalar.. gerek hijyenleri.. gerek. davranışlarıyla: yediği içtiği, dokunduğu eşyalar gibi gibi..ve afedersiniz yattıkları kişilere kendilerinin durumlarını söylemeliler.. çünkü bu toplum olmanın, insan olmanın gerekliliği. diğeri egoizm. narsizm. faşizm. kapitalizm gibi geliyor. yani diğerkamlıktan vazgeçmek bütün bunların sonucudur. ya da cahillikten.kötülükten. önemsememekten vs vs.. bütün bu gariplikleri örneklendirdim çünkü tv de bir şey gördüm. bazı yabancı ülkelerde de benzer şeyler vardı.. kendine bulaşmışsa, herkese bulaşsın zalimliği.. polislere tüküren karantina altındaki hacıları gördüm.. oradan çıkmaya çalışıyorlar. nasıl bir ortam bekliyorlardı ki? öğrenciler o yurtlarda kalırken bunları dile getirmişler miydi? ve bence kendileri o öğrencilerin yurdunu ahıra çevirmiş gibi görünüyorlar.. hasta olan da, olmayanda kendini ve başkasını koruma güdüsü edinmeli. çünkü bir şekilde bu bir sarmal. dönüp dolaşıp kendini bulacak o mantıksızlık.. bulmasa bile karanlık bir eylem veya eylemsizlik hali. bütün olasılıkları düşünmek ve tedbirini alabilmek.. ve başkasını da kendin gibi görebilmek gerekir. bütün bu şeyleri düşünürken aklıma geçtiğim yaz okuduğum bir yazı geldi.. çünkü herşey birbiriyle iniltili. eşine-sevgilisine mikrop hastalık bulaştıran erkekler olduğu gibi kadınlarda var elbette.. birbirini aldatanlar.. hem ruhunu, hem bedenini ve hem de onurunu kirletenler.. işte böyle çirkinlikler yani masum insanları ummadıkları şeylerle tanıştıranlar. güvenleri, sevgileri, fedakarlıkları pç edilenlerin duaları duyuldu ve insanlar rahat uyuyamamanın ne demek olduğunu tecrübe ettiler. çünkü gözü arkada bırakmayacak şekilde hareket edip, sonra herşeyi berbat edenlerin bu dünyada yaşam sürmeleri elbette toprağında ağrına gidiyordu ve gitti de. ne diyordum. evet.. kadının biri yurt dışına gidiyor ve orada evlilik öncesi cinsel yaşam yaşıyor ve her türlü abuk sabuk şeyler yapıyor.. aynen uçkur sevdalısı erkekler  gibi.. neyse bu hastalanıp rahmini aldırınca(kanser olmuş) onu baştan düşünecekti ama herşeyin bi bedeli var. ve evlendiği adama çocuğunun olmadığını kendisinden bilmesini başarmış.. bunu anlatan-aktaran yazan kişi yaşanmış bir hikaye diyor.. şimdi bu masum adamın ne sucu var? herkes hak ettiği yaşamı bulmalı.. pis insanlar, pis insanlara. temiz insanlar, temiz insanlara gitmeli. bu ülkede ama bu mümkün değil. dünya da işler nasıl yürüyor bilmiyorum..işte böyle rezillikler. çocuk(kadın-erkek) tecavuzleri, ensestler. birbirini aldatanlar. escinsellik gibi şeyler.. katillik.. hırsızlık..cinsiyet değiştirenler. önce dünyayı, sonrada hormanlarını bozanlar..savaşlar. açlık. haksızlıklar. yalan. gıybet. iftira. haset ve aç gözlülük.. kibir.. iki yüzlülük? dünyada olan seyler bunlar. çok az iyi insan kaldı. toplamların çoğu düşkün ama iyiler hala var tabii.. şimdi bütün bunların yanında corona dediğimiz şey nedir ki?

hayvanlara yapılan vahsetler.. hak ihlalleri. sömürü düzeni. insan ilişkilerindeki vasatlık.. çıkarları uğruna birbirini satmaları vs.. vs..mal ve hizmet üretimindeki kalitesizlik. gdolu ürünler. toprağın. suyun. havanın zehirlenmesi. kötü alışkanlıklar. kötü yaşam tarzları. dengesiz beslenmek. fakirlikten dolayı. düzensiz uykuları olanlar. kötü müzikler dinleyenler. bankalar. iş yerleri. patronlar. kısaca herşey durdu ve hepsi resetleniyor. ama insanlarda bunlara bakıp kendini resetliyor mu yoksa aynen devam mı? benim yaşamımda zaten böyle saçmalıklar olmadığı için. sistemin alarm vermesi çok da mesele değil. önemli olan insanların. düşünceli olmaları.. artık.. mesela bugun ailem alışveriş için markete gitmişti ve hemen hemen herşey bitmiş.. bu çok mantıksız. kıtlık bilinci. diğerini düşünmeyecek kadar canavar ve barbar ruhlu olmak. bu dünya insanlarının, insanlarının içinde yatan saldırganlık hisleriyle alakalı. un kalmamış. ekmek bile beşer onar tane alıyorlarmış.. yuh diyorum ne yapıyorsunuz öyle? o kadar parayı nereden buluyorlar. hadi buldunuz nerede ve nasıl saklıyorsunuz, bozulmadan? zaten bir devlet var. başımızda ve herşeyi sağlamakla görevli..bir kaç parça bir şey dışında bir şeyler yığmak çok mantıksız geliyor. bunları sohbet eder gibi yazıyorum çünkü içimdekileri dökmek istedim.kusura bakmayın lütfen. ve tarihe de not düşmek adına bir şeyler karalıyorum burada.. ender zamanlardan geçiyoruz çünkü ve neler hissettiğimi anlatmak istiyorum. elbette marketlerde kalabalık ve oraya da cümbür cemaat gidilmemeli bunları da göz önüne almalı insanlar.. ve asansörler.. otobüsler gibi yerler.. en azından camları açsınlar..vs vs

herşey aslına, özüne/ köküne döner mi? insanlar sanayi insanı. dünya sömürü dünyası olmuş..bir kaç gün sokaklarda yürüyorum. hava bile daha temiz ve her yer daha sakin. huzurlu. dingin. içimde bir telaş.korku veya panik yok. ve gayet iyi bir şekilde uyuyorum.. ama uykuları kaçması gerekenler var. mesela devletleri yönetenler. mesela kimseyi önemsemeyenler. ve belkide kendilerini de önemsemeyenler..ve böylece tadımı kaçıracak tek şey bunlar oluyor. düşüncesiz insanlar. onun haricinde yaşama ve tanrıya güvenim tam. herşeyi olgunlukla karşılıyorum.. bu dünyada her zaman salgınlar olmuş..savaşlar. her türlü karanlık odaklar hiç boş durmamış.. önemli olan bu doğal bir durum mu yoksa insan eliyle mi yapıldı? biyolojik bir silah da olabilir.. insanlığı hedefledikleri pek çok şey gibi.. ama insanlarda az değiller. ne bulursa yiyen.. her türlü pisliği kendine yakıştıran hayvan altı kişiler.. ben sadece çin toplumuna bağlamıyorum bu yamyamlığı.. ve bütün çin halkını da negatif-kötü etiketlemiyorum. mutlaka içlerinde normal insanlar çok ve bu yapılanları yadırgayan kültürü gibi görmeyen vs vs ama bu türkiyede bile çıkabilir ve başka ülkelerde de..çünkü türkiyede adanalı bi suriyeli kasap fare eti satmıştı.. ve bu toplumu bunu yiyebilecek insanlar olarak görmüş olmalı.. ve insanlara bunları gizli şekilde yedirmeye calışması, açık şekilde pis şeyleri yiyenlerden daha ahlaksız bir durum olarak görüyorum. o yüzden türkiye hiç temizlik konusunda da sıfırdır.. yani her türlü pislik şeyleri insanlara yediriyorlar. kendileri de temiz değil ayrıca bu sadece palavra. temiz insanların ülkesi bk kokmaz bi kere.. elleri gtleri boş durmuyor. o yüzden geçen gazetede yazmışlar. suya sabuna dokunacağız diye.. buradan ne sonuç çıkıyor? dokunmadıkları.. üstelik üretilen her türlü mal gıda veya gıda dışı hep düşük çapta işler. veya hizmetler hep paraya endeskli? ki onu da alabilirse tabii

ben kapitalist batının yeterince önlem almamasına şaşırmıyorum ama insanların herşeyi önceden düşünüp, sonra uygulamaya geçtikleri bir coğrafyadaki rahatlık gözüme batmadı değil.. mantıksızlık illa bir yerden çıkacak. bir de pariste yüksek lisans yapan kızını karantina otobüsünden kaçırdığı iddaa edilen Mustafa Sofi isimli bir şahıs günümüz dünyasınının ya-da türkiyesinin özeti gibi.. özrü kabahatinden büyük olup suçluların bu şekilde mağduru oynaması tipik türkiye klasiği. ve tabikii kızı coronaya yakalansa bile sıradan insanlara göre kurtulma ihtimali kat kat fazla. hatta ölme ihtimali sıfıra yakın. yani kızı ve kendisi corona virüsünü umursamıyor bile olabilirler. ölebilecek olanlar yaşlılar(elbette gençler ölemez çıkarımı yanlış) + kendisi gibi özel muamele göremeyecek /zengin olmayanlar olacak zaten. durum böyle olunca sıradan insanlar ile/gibi devletin gösterdiği karantin yerinde 14 gün kalmasını mi bekliyordu bu kişiler..

biraz böyle bir yazı olsun bu da.. kaos günlerinde ne derece aklı başında bir şeyler yazılırsa o derece aklı başında bir metin..

 

 

 

 

 

 

 

0

dünya çok garip bir yer olmaya başladı.. ve zaten hep garipti. tanımsız/çözümsüz. kendi başına bir problem ve ipucu da içinde saklı.. yaşamın döngüsünde. fakat onu yitirdi insanlar ve ekosistem. işte bütün sorunlar buradan çıkıyor.

Ben açıkcası Sibirya’da ki Tayga ormanları ve Avustralya da ki bu yangınların paralel/yani hemen hemen aynı dönemlere geldiğini hatırlıyorum. o yüzden de bu büyük alanları kaplayacak şekilde dehşetcengiz bir yangın olmuş ve sonrada  haber bültenlerinde görmediğimden dolayı onların iyileştiğini. söndürdüklerini. yaraların sarılma aşamasına geldiğini düşünmüştüm..ve zaten Tayga böyle oldu yani oradaki yangınlar gerçekten de kontrol altına alınıp söndürüldü. o zamana kadar  geçen sürede pek çok yakıcı-yıkıcı etki bıraktı. her yer tahrip oldu. canlılar öldüler, sebepsiz ve acı çekerek.. ama nihayetinde bitmişti…bakın bundan bile emin değilim, olamıyorum çünkü ben aynı düşünceyle Avustralya da ki yangın içinde artık tükenme aşamasına girip, söndüğünü umuyordum. gel gör ki koca kıta aylardır. Eylül ayından beri yanıyormuş. hiç aralıksız ve fakat dünya gündeminde yer almıyor. ve/ya yeterince yer kaplamıyor. Oysa  bu yanan ormanlar. ekosistem bizim elimiz-kolumuz. ciğerlerimiz. damarımızda dolaşan kanlar.. yanan canlılar hiç mi kimsenin umurunda olmamış?

Bu beni gerçekten çok rahatsız ettiğinden en azından buraya içimdekileri aktararak. dünyadaki canlılardan. yaşamın kutsallığından. dünyanın vericiliğinden ona karsı bir şekilde suçlarımı dökerek-itiraf ederek. zihnimden-ruhumdan. ve benliğimden dışarı çıkmasını. içimde büyümesini engelleyip. sorumluluğumun farkındalığımın yeterince iyi olmadığını kendime hatırlatmak. özür dilemek. gibi bir amacı taşıyor. Avustralya’ için dünya ülkeleri ve insanoğlu neden dayanışma içinde değil? ya-da ülkeleri yönetenler niçin yardım talep etmiyorlar? bu dünyanın sorunu. herkesi ilgilendiriyor. ve öylece izlemek kötü bir duygu yaratıyor.

Dünyada 2019 yılında şu ana dek 16 milyon orman yangını meydana gelmiş. kaynak.: https://www.dw.com/tr/sadece-amazon-ormanlar%C4%B1-yanm%C4%B1yor/a-50228275 “sadece amazon ormanları yanmıyor” başlıklı haberden alıntı..

Her yerin betonlaşmaya başladığı bir süreçte.. bu yangınlar bize neyi ifade ediyor? insanların hatası mı? piknik vs yaparken mi yaktılar. dikkatli olmayıpda? yoksa egemenler mi yakıyor? bu satanist bir ayin mi? bana çok ürkütücü geliyor. buraya yazarken veya karsıma çıktığında okurken bile bu gerçek olamaz ve olmasın dediğim milyon canlılar ölmüş deniliyor.  bu demektir ki artık kıyamet başladı.. yani bir şeyler geri dönüşümsüz yitip gidiyor. bu bir satanist eylem gibi.. karanlık. korku yayıyor. acı ve öfke hissediyor bütün insanlık.. hayır bütün insanlık değil.. yaşam devam ediyor. oysa durması lazımdı. nasıl olur da bir yer yıkılırken diğer yer sağlam kalır? ruhen veya madden.. bu işte bir çarpıklık ve bozukluk var. insanlar sürü gibi işlerin ve yaşamın telaşına düşmüşken oralarda bir yerlerde canlılar ve yaşam yok oluyor. ve aklı-vicdanı olan insan elinden bir şey gelmiyor ve/yapmıyor. bugün savaşlar neden ve nasıl olmuş daha iyi anlamak gerek.. insanlara da acımazlar ve acımamışlar ve acımıyorlar..

 

 

 

0

ağaçlar, canlılar… (insanlar) yok oluyor. Avustralya-

2

ŞU GÖRÜNTÜLERİN ÜSTÜNE NE BİR ŞEYLER YAZILABİLİR. NE DE SÖZ SÖYLENEBİLİR. UZUN ZAMANDIR DEVAM EDEN KÖTÜ BİR KABUS.. İNSANLIK ÜSTÜNDE YAŞADIĞI DÜNYAYI SÖMÜRDÜ VE NİHAYET ONU TÜKETME NOKTASINA GELDİ.. AÇ GÖZLÜLÜK YAPTI. HIRSLARINA YENİK DÜŞTÜ VE KAZANAN  KENDİSİ OLMADI. KAYBEDEN DE DÜNYA DEĞİL.. BÜTÜN EVREN VE CANLILAR. DAĞ-TAŞ. TOPRAK. DENİZ. HAVA/ SU.. BUNLARIN HEPSİNİN ZEHİRLENMESİ.   KİRLENMESİ.. VE BOZULMASI DNALARINDA YIPRANMASINA. KAN HAFIZALARININ. RUHSAL KARMALARIN TORTULARDA KALAN O ESKİ GÜZEL GÜNLERİN, ATALARDAN MİRAS ALDIKLARI İYİLİĞİNDE DÖNÜŞÜP OKSİTLENMESİNE UĞRADI VE KENDİNİ, HÜCRELERİNİ. BİLİNCİNİ BİR KENE GİBİ KEMİRDİ… GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ GIDALARIN VÜCUDA ALINMASI.. AYNEN O YİYECEKLER GİBİ İNSANLARINDA BAŞKALAŞMASINA. CANAVARLAŞMASINA NEDEN OLDU… ARTIK İNSANLARDA HİBRİT TOHUM. KÖTÜ HAYVANSAL GIDA VE LEŞ OLDULAR… AYNEN KENDİNİ SÖMÜRDÜĞÜ VE KÖLELEŞTİRDİĞİ GİBİ..DÜNYAYI DA KENDİNE  HİZMET ETMESİ GEREKEN BİR ARAÇ OLARAK GÖRDÜ. ONU BİR EV VE YUVA GİBİ GÖRÜP KOLLAMADI. ONUN İÇİNE SÇTI.. YASAYAN TÜM CANLILARLA BAĞLANTIMIZ OLDUĞUNU İDRAK EDEMEDİ.. ONLAR OLMASAYDI BU MAVİ GEZEGEN ÇOK ISSIZ KALACAKTI. İNSANLAR DAHA ÇOK VAHŞİLECEKTİLER.. GERÇİ O MASUM CANLILARIN VAR OLMASI NE YAZIK Kİ İNSANLARIN EVRİMİNDE BİR BASAMAK ATLATACAĞINA, KİŞİLERİN KÖTÜLÜKLERİNİN HEDEFİ HALİNE GELDİLER. NE YAZIK Kİ…

İNSANLAR YOK OLUR.. TÜRLER ACI ÇEKER VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SONUCU BURASI HERCÜMERC OLUR.. YANİ HEPİMİZ BİR YERE SAVRULURUZ.. EKSİLİRİZ. TÜKENİRİZ. BİTERİZ.. AMA BU DÜNYADA YAŞAM DEVAM EDER…TAMAMEN KENDİNİ SIFIRLAYANA KADAR. ONUN NE ZAMAN YOK OLACAĞI DÜNYANIN KENDİ KALBİNDE SAKLI… BELKİDE DÜNYA, ÜSTÜNDE YAŞADIĞIMIZ BU NEGATİF ENERJİLERİ BU ŞEKİLDE BOŞALTIYOR VE KENDİNDEN DEF EDİYORDUR.. BU ÇOK YIPRATICI VE  BEDEL ÖDETİCİ OLSA BİLE… BİLEMİYORUM.. ONU KURTARMAYA ÇALIŞMAK İNSANLIK OLARAK ACİZ KALINAN BİR SEY. FAKAT İNSANLAR BUYUK EGOLARIYLA DÜNYAYI KURTARACAKLARINA İNANIYORLAR. ANCAK ONA IYI BAKARAK. VE ÖZEN GÖSTEREREK. SAYGI-SEVGİ DUYARAK. CANLILARINI KENDİNDEN AYIRMAYARAK. DOĞASINI BOZMAYARAK KORUYABİLİRSİN. AKSİ TAKTİRDE O YIKAR GEÇER.. SEL OLUR AKAR. YANGINLARINDAN KAÇMAK MÜMKÜN OLMAZ..& DEPREMLERİNDEN VS… O BİR ŞEKİLDE YENİDEN DOĞAR.. KÜLLERİNDEN.. AMA İNSANLIK ÖLÜP GİDER. İŞTE BU.

BU KAYIPLAR İÇİN YAS TUTALIM.. EVREN-DÜNYA BİR BÜTÜNDÜR. SAVAŞLAR VE DOĞAL FELAKETLER HERKESİ ETKİLER.. TIPKI İYİLİKLERİN BÜTÜN TOPRAKLARDA NEŞELENMESİ VE FİLİZLENMESİ GİBİ…

#prayforaustralia

 

 

0

anadoluda noel ve yeni yıl kutlamaları

Semeni

(Aslında yukarıdaki görsel Azerbaycan Türklerinin Nevruz da yaptıkları bir sunak benzeri adak.yani doğayı kutsamak için..İsmine “semeni” diyorlar. Ben Nevruz’u yeni yıl ile adlandırdığım/özdeştirdiğim için ve esasında gerçek yeni yılında baharda olması gerektiği inancını taşıdığım için doğaya ait olan bir imgeyi seçmek istedim.. o yüzden. başka bir amacı yok)gerçi kış vakti olan kutlamalarında kendine göre ayrı bir heyecanı ve umutları taşıdığını da belirtmeden geçemeyeceğim.. bütün mevsimleri kutlamalı.. belkide..:)bu kısa açıklamayı yapmak istedim. yoksa elbette o noelde veya yılbaşında yapılmıyor. Nevruz vaktinde yapılır ama benim tercihim bu yönde oldu, o yüzden. ve gerçek yaşamda böyle bir sey,yani buğday çimi bulamadığımdan fotografını eklemekle yetineceğim… 🙂 buraya anadoluda yapılan etkinlikleri eklemek istedim.. biraz yazı uzun olabilir. okursanız sevinirim^^ belki birbirinden alakasız olacak ama hepsini bir araya getirmek ve  gözümün önünde durmasını sağlamak istediğimden.. yılbaşını biz evde ailecek geçirmeyi seviyoruz. çünkü bu olayı o kadar abartıp-büyütmeyi abuk buluyoruz. güzel bir akşam yemeği bizim için yeni yılı karşılamanın en harika yollarından biri. evet konumuza geçelim şimdi…

İlk önce noel konusunu ele alalım. internetten bulduğum bir yazıya göre;

Anadolu Frig tanrısı Attis, 25 Aralık günü, insanları kurtarmak için dünyaya gelmiştir.  Attis’i bakire tanrıça Nana doğurmuştur. Attis’in doğum günü her yıl Anadolu’da bayram olarak kutlanır, şaraplar içilirdi..” böyle devam eden bir yazı.. noelin pagan köklerini belirtmek istediğim için bunu yazdım. çünkü hemen hemen aynı şeyler hristiyanlığın  doktrinini oluşturur.. bu konuda Türklerin bir tezi var ve öyle şöyle diyor:

yazı başlığı: noel ve nardugan kutlamaları:

“””Noel’e İskandinavya’da ‘jul’ denir. Okunuşu ‘yul…’ Eski zamanda ‘kış ortası bayramı”, ‘kış ortası kurbanı’ olarak kutlanırmış… Eski yılın karanlıkları uzuyor uzuyor, kışın ortasında aralık ocakta artık yeni yılın aydınlığı artıyor, yepyeni bir yıla giriliyor.

İşte adı üstünde biz Türkler de bu yeni geçilen zamana yeni “yıl” diyoruz… Diğer bir deyişle “yul” ile “yıl” aynı şey… Sadece şimdiye dek farkında değildik.

Kutlanma zamanı olarak Aralık ya da Ocak gösteriliyor… İngilizler “yule” diyorlar. Eski İngilizcede “geola” ya da “giuli.” Bu bayramın “Noel Baba”sı, yanında Türkler, Aslar ve Asyalılarla birlikte Turkland’dan (Türk ülkesi, Türkiya, Türkiye) dolaşa dolaşa İskandinavya’ya gelen “Oden” idi… Odin’in sekiz ayaklı atı Sleipner ile sürekli seyir halinde olduğu da sık sık dile getirilir. Bu konuya geniş girmeyeceğiz… “İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine” isimli kitabımızı okumanızı öneririm. Kısaca geçelim:

Oden’in ülkesi Turkland üzerine İskandinav sagalarında geçen üç seçenek var: 1. Merkezi Truva olan bir bölge. 2. Kuzey Karadeniz, Hazar Denizi civarı. 3. Merkezi Kaşgar olan Türkistan bölgesi…

TÜRK BAĞLANTISI

Asların da Türkistan’dan Ege kıyılarına dek izleri sürülüyor. İsveçli tarihçi yazar Åke Ohlmark’ın “Asar, vaner och vidunder (Aslar, Vanlar ve Canavarlar)” kitabında önce Trakya’nın ele geçirildiğini, sonra Karadeniz’in kuzeyinden Don Nehri’nin doğusunda, adını Aslardan alan, Asya’da yeni bir başkent, Asgard, inşa edildiğini sonra da Vanların yenilerek Asya içlerine uzanıldığını anlatıyor. Bu bize ünlü İsveçli araştırmacı yazar August Strindberg’in, “Türklerin önce Asya’ya sonra Anadolu’ya gelmiş olabilecekleri” savını akla getiriyor. İşte bu halkı kuzeye getiren gezin kimdir?

Oden kimdir?

Oden’in 200 kadar değişik adı vardır. OD: Bizdeki ateş. Od-en: Od’un belirli hali. En od: bir ateş. Oden’in ateşle ilgili diğer adları: Svidre: Yanan, Svidur: Yakan, Baleyg: Ateş gözlü… Oden herşeyin babasıdır: Allfader… Varoluşun tanrısıdır: Veratyr… Biner bir yerlere gider: Atrit… Uzun bıyıklıdır: Sidgrane… Uzun sakallıdır: Sidskâgg… Kır sakallıdır: Harbard… Yana yatık şapkalıdır: Sidhatt… Sevgilidir: Unn… Noel’in babasıdır: Jolföör (Julfader)… Noel tanrısıdır: Jolnir (Julens gud). Oden’in bu isimlerinden yola çıkınca Noel baba’yı anımsatmıyor mu?

ÖDEN ATA

Ayrıca Nizamettin Sami’nin, Zafername’sinde Türkistan’daki bir Öden Ata’dan söz edilmesi ilginçtir. Nardugan Noel mi?

Son günlerde Noelin yaklaşmasıyla gerek basınımızda, gerekse sosyal medyada Noel ile Nardugan ve olayın Türklerle Hıristiyan dünya arasındaki bağlarından söz edilmeye başlandı. Nardugan hakkında şu bilgiler veriliyor:

Nardugan (Yeniden Doğuş Bayramı) Roma’da Satürnalya, Antik Yunan’da ise Dionysos Şenlikleri olarak kutlanan, Türklerde “Güneş’in doğuşu” anlamına gelen ve Ön Türkler’deki atalar kültü döneminden günümüze kadar Orta Asya coğrafyasında Güneş kültü adına kutlanan bir bayramdır. Her yıl 22 Aralık’tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır. Bunun nedeni ise Türklerin eski inanışına göre, tıpkı Mısır mitolojisinde olduğu gibi gece ile gündüz sürekli savaşırlar ve 21 Aralık günü en uzun gecedir ve ardından Güneş daha çok görünmeye başlar, günler uzar. Bu yüzden Türklerce Ay yılı esasına dayalı olarak 22 Aralık gününü takiben ilk dolunayın çıktığı gün “Yeni Yılın” ilk günüdür.

NARDUGAN BAYRAMI

Nardugan Bayramı ne anlama geliyor?

20 Aralık 2018 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir yazıda şu bilgi yer aldı:

“Türklerin kutladığı diğer bayramlar olan Paktıgan ve Koçagan bayramlarıyla da uyumlu olan Nardugan’ın, gündönümüne dayalı bayramlarla birlikte üçlü bir yapının parçası olduğu görülmektedir. Nardugan, Moğol dilindeki Nar (Güneş), Türk dilindeki Tuqan (Doğan) sözcüklerinden oluşmuştur. Tatarlar bu bayrama Koyaş Tuğa yani Güneş Doğan günü derler. Başkurtlar, Udmurtlar Nardugan veya Mardugan, Mişer Tatarları Raştua, Çuvaşlar Nartavan ya da Nartukan, Zırizyalar Nardava, Mokşalar Nardvan adını verirler.” Gerek Noel gerekse Nardugan yeniden doğuş odaklıdır. Karanlıklar kısalacak, güneşli günler, bereket artacaktır. O nedenle “Yeniden doğuş” da denir. Merkezde ağaç süsleme yer alır. Bu ağaç da “Hayat ağacı” ya da “Dünya ağacı”dır. Yalnız Türklerde ya da İskandinavlarda değil, halkların çoğunda vardır. (Bkz Abdullah Gürgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, s.134.)

Bu ağaç yeraltından gökyüzüne, ölümlüler dünyasından ölümsüzler dünyasına uzanır. Halılarımızda, kilimlerimizde, çeşme, cami, kervansaray süslemelerimizde hayat ağacı motifi sık görülür… Bu ağacın en üstünde İskandinavya’da Oden Türklerde Ülgen oturur. Herkes güneşli bereketli günler için ona dualar eder.

GEYİKLİ BABA

Bazıları da giysileri ve geyiği nedeniyle Noel Baba diye Geyikli Baba’yı işaret ediyor. Oysa ki bugünkü Noel Baba 1930 yılında, Coca-cola şirketi için İsveçli ressam Haddon Sundblom tarafından yaratılmıştır. İsveçli ressamın bunu çizerken Geyikli Baba’dan ilham alıp almadığını bilmiyoruz.

ÇAM SÜSLEME, ÇAM KIRMA

Doğum yerim olan Muğla Milas’ın Bafa Köyünde çocukluğumda “çam kırma” geleneği vardı. Üç gün üç gece süren düğünlerin bir gününde çalgılarla birlikte tüm düğün alayı, neredeyse tüm köy en yakın ormana gidilir, güzel bir çam dalı kesilir, tüllerle, gelin telleriyle süslenip yine çalgılar eşliğinde oynaya zıplaya kız evine gelinirdi. Süslü çam dalı, evin en güzel odasına konur, dallarına halka şekerleri asılır, altına armağanlar konurdu. Bu çam ve dallarındaki halka şekerleri birlikteliği ve bereketi simgelerdi. Çalgılar çalınır, oynanır, maniler türküler söylenirdi… Uzun düğünler insanlarımızın ekonomik düzeyi düştüğü için tek bir geceye indirildi. Çamlar da artık kırılmıyor. Bir bakıma iyi de oldu. Çünkü ormanlarımız zaten yeterince tahrip ediliyor. Ama bir gelenek de yok oldu…

Eskiden Asya Türklerindeki çam süsleme geleneği işte aynı bu çam kırma geleneğimize benzerdi. Yapılan da bereket şöleniydi.

Noel Baba’ya her millet kendince sahip çıkar. Asya’da çekik gözlü, Afrika’da kara derili… İskandinavya’da sarışın, Türkiye’de benim gibidir… İster Noel Baba, ister Ülten Ata, ister Oden Ata, ister, Geyikli Baba, ister Aziz Nikola, St. Nikalaus, Santa Claus, Sinter Klaas, Ded Moroz, Joulua Pukki, Jöuluvana, Jultomte, Weihnachtsmann, Father Christmas, Pappa Noel olsun farketmez. O hepimizindir. Hepimizin sevgilisidir.

YENİ YULUNUZ = YENİ YILINIZ, Noel Bayramınız, Nardugan Bayramınız kutlu olsun, dostluk; sevgi, aşk, bereket getirsin. diye bitirmiş yazıyı.. abdullah gürgün’ün 29.12.2018’de Aydınlık gazetesinde yazdığı bir yazı.. kendisi Türkleri ön ata tutarak                 bu şekilde bir içerik paylaşmış. ben hiç yorum yapmıyorum.. sadece insanların fikirlerini buraya almak istediğim için…

noel baba.. Anadoluda doğmuş bir aziz ama tabii o zamanlar kendisine noel baba denilmiyordu. bu zamanla efsaneleşti.. kapitalist sistemin bir öğesi oldu. aynen örümcek adam misali.. insanlara karşılıksız yardım etmenin inceliğini anlatmaktır bunun ardındaki espri aslında.. fakat işte dediğim gibi kültür emperyalizmine dönüştü.. noel baba denilince insanın aklına sevimli tonton bir anadolulu gelmiyor-batılı bir hırsız                gibi sey.. sevimsizleştirmişlermiş açıkcası. eğer türklerin kültüründe ona benzer bir sey varmışsa ne mutluymuş o halde.. Ayaz Atadan bahsediyorlar.bu şekilde bir kişi.. onu benimsetebilir, isteyenler.. bu da burada dursun madem..asağıda aynı konuyu ınceleyen bir yazıdan alıntı:

(“Noel kutlamalarında sembol haline gelen “Noel Baba”nın Türkiye’de doğduğunu, mezarının Türkiye’de olduğunu anlatarak Türkiye’nin yaygın şekilde tanıtımını bugüne kadar beceremedik. Yabancıların, “Santa Claus” olarak adlandırdıkları Niko Efendi.
245 yılında bugünkü Fethiye kasabasının ötesindeki Patara şehrinde doğdu. O yılların en önemli devletlerinden Likya’nın başkenti “Xanthos”ta (bugünkü Kınık) eğitim gördü.
Hıristiyanlar arasındaki âdete uyarak Kudüs’e gidip döndü. Myra (bugünkü Demre) şehrine yerleşti. 326 yılında da burada öldü.
Niko Efendi din adamı değildi, ama papazlar onu Myra piskoposu seçince, Niko Efendi “St. Nicholas” olarak ünlendi. St. Nicholas yaşamı boyunca yaptığı iyiliklerle insanları mutlu kıldı. Demre’yi kıtlıktan, gemicileri kazalardan, masum insanları kötülüklerden kurtardı.

İyilik yapan unutulmuyor
Üç kızı olan adama yaptığı iyiliğe benzer iyilikler yaptı. Patara kasabasında, üç kızı olan son derece yoksul bir aile yaşıyordu. Üstelik üç kız da evlenmek istiyordu. Fakat düğün yapabilecek kadar paraları olmadığı için de hiçbiri evlenemiyordu. St. Nicholas ailenin durumunu öğrendi ve onlara yardım etmeye karar verdi.
Bir gece fakir adamın evine giderek bir kese altını pencereden içeri attı ve kimseye görünmeden uzaklaştı. Yoksul aile buna çok şaşırdı ve sevindi. Ancak St. Nicholas hediyesinin çok az olduğunu düşünerek üzülüyordu. Bundan dolayı ertesi gece bir kese altını daha pencereden atıp gene kimseye görünmeden uzaklaştı. Fakat henüz üç kızın da evlenmesi için yeterli altını verememişti.
Üçüncü gece, gene eve gitti. Ama pencereler kilitli olduğundan altın kesesini içeri atamadı. Dama tırmanarak altını bacadan içeri atmayı düşündü. O akşam erken saatlerde üç kız da çoraplarını yıkamış ve kurutmak için şöminenin yanına asmışlardı. St. Nicholas altını bacadan attığından çorapların birinin içine düştü. Bu altınlar sayesinde üç kız mutlu evlilikler yapabildiler ve çok iyi bir yaşam sürdürdüler.

Denizcinin koruyucusuydu
St. Nicholas ölünce denize yarım saat uzaklıkta olan “Kale” bucağının yakınındaki tiyatronun bulunduğu yere gömüldü. Ünü ölümünden sonra da yaşadı.
Likya’ya gelen denizciler bir âdet geliştirdi. Lahdin üzerinden dökülen şarap St. Nicholas’ın kemiklerini ıslatıp, mezarın altından süzülürken şişelere konuldu. Bu şarabın her derde deva olduğuna, gemicileri kazadan koruduğuna inanıldı.
1087 yılında Cenevizli korsanlar lahdi açtı. St. Nicholas’ın kemiklerini İtalya’ya taşıdı. Bari’de adına inşa edilen bir lahit, ziyaretgâh haline getirildi. (St. Nicholas’ın lahdindeki kemiklerinin bir bölümü halen Antalya Müzesi’nde teşhir olunuyor.)
St. Nicholas’ın namı bu tarihten sonra Batı’da yayılmaya başladı. Adına birçok kilise inşa edildi.
Niko Efendi’nin, sonraki isimleri ile St. Nicolas’ın , Santa Claus’ın ismini kullananlar, isminden yararlanarak dünya kadar para kazanıyor. Bizde Niko Efendi’nin Anadolu insanı olduğunu anlatarak Türkiye’yi tanıtmayı düşünen olmuyor)”bu da bir bakış açısı…internette buldum.. fakat yasayan azizle pek ilgisi yok. insanlar sonradan seyh uçmaz. mürid uçururmuş misali.. en azından kim olduğunu öğrenmiş olduk ve olayın aslını vs.. o yüzden burada dursun bakalım..

peki butün bunlardan sonra… bir de osmanlıya bakalım neler diyor:

başlık: Osmanlı’da yılbaşı kutlamaları nasıldı?  biraz abartmışlar osmanlılar.okuduklarımdan bunu anladım..tabii dini olarak kutlayanlar değil. diğer türlü, hoyratlığına yapanlardan bahsediyorum: neyse yazı aşağıda…

“”””Müslüman noel kutlar mı? Kutlamaz mı?

Yılbaşı kutlamak günah mı? Değil mi?

Her yılbaşında aynı kısır tartışmalar belli çevreler tarafından sürekli dillendiriliyor, insanlara yılbaşını kutlamayınız yoksa dinden çıkarsınız tarzında broşürler dağıtılıyor. Bu insanların kimler olduğunu hepimiz biliyoruz. Ne noelin 25 Aralık olduğundan, ne de yılbaşının 31 Aralık’ta kutlandığından haberleri yok. Her cahil gibi her şeyi bildiklerini sanıp aynı tartışmaları tekrar tekrar yapmaktan sıkılmıyorlar.

Ben bu kısır tartışmaya girmeyeceğim. Müslüman yılbaşı kutlar mı kutlamaz mı bu tartışmayla ilgilendirmiyor. İsteyen kutlasın istemeyen kutlamasın. Ben bugüne kadar pek konuşulmayanı anlatacağım. Osmanlı’daki yılbaşı kutlamalarını…

Evet yanlış okumadınız… Osmanlı zamanında da yılbaşı kutlanıyordu. Tabii ki günümüzde kutlandığı gibi değil… Çünkü Osmanlı döneminde miladi takvim yerine hicri takvim kullanılıyordu ama gerçek olan şu ki yılbaşı kutlamaları Osmanlı döneminde de vardı.  Acaba o dönemde de yılbaşı kutlamak haram diyenler olmuş mudur? Yobazlık her devirde olduğu için mutlaka olmuştur. Neyse yobazları kendi hallerine bırakıp Osmanlı’da yılbaşı nasıl kutlanırdı anlatmaya başlayalım.

Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın kullandığı takvim hicri takvimdi. Hicri takvimin birinci ayı ise Muharrem ayıdır. Muharrem ayı islamda Ramazan ayı gibi önemli aylardan biridir. Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağına inmesi, Hz. Yunus’un balığın karnından çıkması Muharrem ayında gerçekleşmiştir. Ayrıca Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin Muharrem ayının 10. günü öldürüldüğü için Muharrem demek yas demektir. Aleviler Muharrem ayının ilk 12 gününde yas orucu tutarlar. 12 gün boyunca su içilmez, eğlenilmez, et yenilmez, saç sakal traş edilmez. 12 gün sonunda ise hepimizin bildiği aşure yapılır ve yas orucu biter.

Muharrem ayının dini anlamları dışında önemi hicri takvimin ilk ayı olmasıdır. Bu nedenle Osmanlı döneminde hicri yılbaşı olması nedeniyle Muharrem ayında padişahlar, ”Muharremiye” adı verilen hediyeler dağıtırlardı. Osmanlı sultanları Muharremiye dışında çeşitli isimlerle tekke ve zaviyelere hediyeler dağıtmışlardır. Bu özel hediyelerden bazılarının isimleri şunlardır : Hırka baha, entâri baha, niyaz, kurbâniye, ramazaniye, ‘îdiye, nevrûziye

Osmanlı’da yılbaşı ilk ne zaman kutlandı kesin olarak bilmiyoruz ama vakanüvis Ahmet Lütfi efendinin kayıtlarına bakarsak Osmanlı’da ilk yılbaşı Lale devri padişahı 3. Ahmet döneminde kutlanmıştır.  Örneğin 1 Muharrem 1129 (17 Aralık 1716) tarihinde yeni yıl tebriki için şu beyit yazılıdır :

“Yazıldı hame-ı kudretle çarha bu tarih Mübârek ola şâhinşâha Mâh-ı sâl-ı cedîd’ (H.İpekten-M. Özergin, “Sultan Ahmed III. Devri Hâdiselerine Aid Tarih Manzumeleri”, İÜEF.Tarih Dergisi, X/14 1959 s. 138)

Vakanüvis Ahmet Lütfi’nin kaydettiği bazı yıllarla ilgili tarihler şöyledir:

1249 yılında Hoca Ayni efendi yılbaşı için şu beyiti takdim etmiştir :

Ömr-i Hân-ı Mahmûd’u etsin bin sene îzid hemân

Bârekallah bin iki yüz kırk dokuzdur sâlimiz (Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, Aktaran Yücel Demirel, İstanbul 1999, s.768)

1251 yılı için Zeynelabidin efendi ise yılbaşında padişaha şu beyiti takdim etmiştir :

“ Hüdâ nev-şâli mes’ûd eyleye Sultan Mahmûd’a”(Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, Aktaran Yücel Demirel, İstanbul 1999, s.849)

1263 yılı için Ahmet Lütfi efendinin beyiti şöyledir :

Tarih-i ferâh-fâlini

Nazm eyledi Lütfi kulu

Mes’ud ede nev-sâlini

Abdülmecîd Hân’a Allah (Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, Aktaran Yücel Demirel, İstanbul 1999, s.1237)

1271 yılı için ise Ticaret bakanı Mısırlı Kamil Paşa’nın beyiti şöyledir :

Verdi ricâl- gayb haber gûş-ı Kâmil’e

Tarih-i sal oldu fütuhat-ı şamile (Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 9, Aktaran Yücel Demirel, İstanbul 1999, s.107)

22

1292 yılı için Babıali Buhari-i Şerif Hocası Müderris İbrahim Refet’in sultan Abdülaziz’e yazdığı kaside

Yukarıda padişaha yazılan yılbaşı beyitler dışında yılbaşında bürokratlar, paşalar ve bazı itibar sahibi sivillerin padişahın gözüne girmek ve ödüllendirilmek için hediyeler verdiği bilinmektedir. Vakanüvis Lütfi efendi 1249 yılında padişaha yılbaşında hediyeler takdim edildiğini şöyle anlatmaktadır :

“ …beher sene Muharremü’l-haram duhûlünde ba’zı şuarâ li ecli’t-tebrik tevârih-i manzûme takdîmiyle tanzîm-i merâsîm-i ubûdiyyet eyledikleri …”(Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvis Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, Aktaran Yücel Demirel, İstanbul 1999, s.768)

Kendisine sunulan övgü dolu beyitlere ve hediyelere karşı padişahta kendisini ziyaret edenlere bir miktar para ve çeşitli hediyeler verirdi. İşte padişahın hicri yılbaşlarında dağıttığı bu hediyelere ”Muharremiye” denirdi.

Muharremiye dışında Osmanlı’da çam süsleme geleneği de yüzyıllar boyunca devam etmiştir.  Osmanlı’da noel ağacının karşılığı nahıldır.  Gelin ve sünnet alaylarında balmumundan hayvan, yemiş, çiçek figürleri, değerli taşlar, altın ve gümüş yapraklar, ipek mendiller ile çam ağaçları süslenirdi. Nahılların biçimi erkeklik gücünü, üzerlerindeki yemişler gelinin doğurganlığını süslemeler ise nahıl sahibinin zenginliğini simgelerdi.

1

II. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet düğününün anlatıldığı aynı zamanda 18. yüzyılın tüm esnaf loncaları ve eğlencelerini de belgeleyen Surname-i Vehbi’de Levni’nin çizdiği nahıllar

Şimdi bazıları Osmanlı noeli kutlamamıııış kiiiii diyecek biliyorum. Ben de Osmanlı noelde noel ağacı süslüyordu demiyorum zaten. Çam ağacına anlamlar yükleyerek süsleme geleneğinin Osmanlı dönemine kadar dayandığını anlatıyorum.  Müslümanlıkta çam ağacı süslemek yok diyenler önce Osmanlı’ya baksınlar

Osmanlı’da Miladi Takvime Göre Kutlanan İlk Yılbaşı

Tarihi kaynaklara göre III. Ahmet döneminden sonra Muharrem ayının başında hicri yılbaşı kutlanmaya başlanmıştır. 19. yüzyıla geldiğimizde ise miladi takvime göre de yılbaşı kutlanmıştır.  Çok şaşırtıcı değil mi? Hicri takvim kullanılan bir devlette miladi takvime göre yılbaşı kutlanıyor. Hem de imparatorluğun başkentinde…

1829 yılında İngiliz elçisi Haliç’te büyük bir gemide yılbaşı balosu düzenler ve baloya Osmanlı devlet adamları da davet edilir.  Davet edilen serasker Hüsrev paşa ve beraberindeki devlet adamları sandala binerek gemiye giderler ve sabaha kadar eğlenirler. Ertesi gün kazasker Yahya paşa, Hüsrev paşaya gecenin nasıl olduğunu sorar. Hüsrev paşa,  ”kafir işiydi ama katılmaya mecbur kaldık işte, çatal bıçak gibi mekruh şeyler de kullandık” diye anlatır ama sultan II. Mahmud’a baloyu öve öve bitiremez. Hatta elmaslı çatal bıçak takımı yaptırarak hediye etmiştir.

111

Sultan Abdülmecid’in  Sadrazam Koca Hüsrev Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’yi hicri yılbaşını kutlaması için huzuruna davet ettiği Hatt-ı Hümayun (4 Mart 1840)

Haliç’teki bu kutlamadan sonra Osmanlı’da özellikle 1853- 1856 yılları arasında İstanbul’daki yabancı askerler yılbaşını yaygınlaştırmışlardır ve her yıl Osmanlı aydınları, elitleri yılbaşını kutlamışlardır.  Hem de kızlı erkekli… Bakın Ahmet Rasim yılbaşı kutlamalarını nasıl anlatıyor :

 “Evvelleri biz Türkler yılbaşı günlerinde başımızı sokmadığımız yer kalmazdı… Galata, Beyoğlu, kısacası Ortodoks takvimini tutan milletlerin cümlesine kendimizi davet ettirir, sabahlara kadar eğlenirdik. O ne hovardalık rezaleti, ne sefahat gecesi idi! Aşağıda, yukarıda ne kadar genelev varsa, kapılar çekilir, her gazino, kahve, her koltuk (meyhanesi) bir kumarhane. Her sokakta çalgı, saz eğlencesi, çengi, köçek… Her evin odasında bir ziyafet sofrası… Üstünde hindiler, yemişler, rakılar, biralar, etrafında türlü türlü erkekler… Evin birinden çık ötekine gir… Kumarhanenin birinde yutul, ötekinde kazan!… Fuhuşa, sarhoşluğa ait hangi ve kaç türlü vasıta varsa hepsi ayakta, bildiğimiz karnavallar, yahut eski Roma’nın satürnalleri burada akşamleyin dirilir sabahleyin can çekişirdi…”  (Ahmet Rasim, “Evvelki Yılbaşılar,” (1926), Muharrir Bu Ya, Ankara 1969, s.249-250)

Refik Halit Karay ise o yıllardaki yılbaşı kutlamalarını şöyle anlatmaktadır :

“Mütareke yılbaşılarına kadar bizler saat alafranga on ikiyi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını yine o işgal senelerinde öğrenmiştik.” Bu yılbaşı kentin geleneksel yaşamında da değişimler getirmişti: “Tarihe mim koymamız lazım. Zira şehrin anane ve adetleri o yıldan itibaren sarsılmış, Haliç’in öte yakasındaki Müslüman İstanbul, yine bu tarihte Beyoğlu’na ayak alıştırmış ve nihayet Beyoğlu tarafına göç etmeye başlamıştır. Şişli’nin kesif şekilde Müslümanlaşması da bundan sonradır.” (Refik Halid Karay, “Eski ve Yeni Yılbaşı Geceleri,” Panorama, C.1, No.9 (Ocak 1955) s.4-5)

1902 doğumlu, eski milletvekillerinden Hasene Ilgaz ise yılbaşlarının nasıl geçtiğini şöyle anlatmıştır :

“Bizim neşelendiğimiz, sevindiğimiz günler, dinî bayramlardı. Bizim için yılbaşı diye bir olay yoktu. Yalnız, yılbaşının yaklaştığını, bizden olmayan dostlarımızın, ekalliyetlerin, yılbaşı için yaptığı hazırlıklardan ve evimize gönderilen hediyelerden anlardık. Kabukları renk renk boyanmış yumurtalar, yılbaşı çörekleri, kokular, lavanta çiçekleri, bu gönderilen hediyeler arasındaydı. Bu hediyeleri, ‘bizim bayramımız’ diyerek getirirlerdi. Biz de onlara lokum, yılbaşı tatlısı, gelincik şerbeti gibi ikramlarda bulunurduk.” (“İkincikânun Niçin ve Nasıl Yılbaşı Olmuştur?” Yarımay, No.46, 1 Ocak 1937)

Osmanlı döneminde halk yılbaşını böyle kutluyordu. Peki sarayda nasıl kutlanıyordu? Bunu öğrenmek için de Refik Halit’e kulak verelim.

“Muharremin birinci günü teşrifata dahil olan zevat davetname gelmemekle beraber Yıldız Sarayına gider, yüz yüze gelmeden Padişaha tebrikâtını arz ederdi. Bir defa babam beni de önüne katıp götürmüştü. Geniş bir pavyona girdik, içi tebrike gelen çoğu sakallı, pek azı matruş (sakalsız bıyıksız) yüzlü fakat belirgin bıyıklı insanlarla dolu. Herkes bekleme halinde. Nedir bekledikleri? Örendim nihayet; yan taraftan bir kapı açılırdı, redingotlu üç efendi göründü. Arkalarında da bir kaç kişi daha. Bu sonuncuların ellerinde ufacık torbacıklar var. İlk giren üç efendiden biri dolgun vüctlu. Bir noktaya daha dikkat edivermişim: Sırtındaki redingotun içi kürkle kaplı, kenarından görünüyor. O zat konuşmadı; yanındaki zayıf ve silik adam ise bir şeyler mırıldandı. Galiba Hünkârın (Padişah) selâm ve teşekkürünü tebliğ etmişti. Kalabalık uğuldadı. Derken torbalar açıldı. Yaklaşana çil çil birer çeyrek altın dağıtılıyordu. Babam yanaşmadı, tabiatıyla ben de alarga durdum. Merasimden boş çıktık. Dolgun zat baş mabeyinci Hacı Ali Paşa imiş zayıfı da adı ile, sanı ile Arap İzzet Paşa. Resmî ünvanı şu idi: Karîni Sanîi Hazreti Padişahî.” (Refik Halid Karay, “Eski ve Yeni Yılbaşı Geceleri,” Panorama, C.1, No.9 (Ocak 1955) s.4-5)

1

Osmanlı dönemindeki yılbaşı kartpostalları 

Osmanlı döneminde gazetelerde de yılbaşı kutlamaları haberleri yapılmıştır. Örneğin 21 Nisan 1901 tarihli İkdam Gazetesi  yılbaşını okuyucularına şöyle duyurmuştur :

“Sal-i Cedid- 1319-Bugün re’si sene-i hicriye olmak hasebiyle adat-ı kadime-i saltanat-ı seniyyeden olmak üzere bi’l-cümle vükela-yı feham ve vüzera-yı izam ve ulema-yı ilam ve rical-i kiram hazeratı Mabeyn-i Hümayun-u cenab-ı mülukane canib-i alisine bi’l-azime hak-i pay-i maeali ihtiva-yı velinimet-i azamiye  arz-ı tebrikat-ı sadıkane eyleyeceklerdir.”

1

1

21 Nisan 1901 tarihli İkdam Gazetesi

Aynı yıl Marmara Ereğlisi Liman Reisi Katib-i Fırkateyn Ahmed Tevfik, yılbaşı olması nedeniyle sultan II. Abdülhamit’e şu şiiri yazmıştır :

“Hazret-i Sultan “Hamid” Han-ı adalet-i pişeye

İşbu sal-i hicreti Hakk eylesün ıyd-i said

Din ü devlet asr-ı iclalinde şan aldı heman

Ömrünü, ikbalini efzun ede Rabbi’l-Mecid

İftihar eyler vücud-u akdesiyle milleti,

Nimet ve lufundan oldu halk-ı alem müstefid

Dua-yı hayrı tevfikin oldu bir tarih-i tam

Eylesün Mevla bu sal-i hicreti nevruz-u ıyd”

1

1

Sultan II. Abdülhamid’in yeni yılını tebrik eden çeşitli gazete ve şahıslara ait 30 adet şiir ve tebrik mesajının yayınladığı Servet gazetesi (30 Mart 1903)

Osmanlı’da 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan yılbaşı kutlamaları Cumhuriyet’in ilanından sonra da devam etmiştir. Miladi takvimin kabul edildiği 1926 yılını 1927 yılına bağlayan gece Cumhuriyet tarihinde ilk miladi yılbaşı kutlanmıştır. Elektriği 1 dakika söndürme geleneği de bu yıl başlamıştır

1

Gazi Mustafa Kemal, Hariciye Köşkü’nde yılbaşı balosunda, 31 Aralık 1929

Cumhuriyet tarihinin ilk özel yılbaşı piyangosu ise 1931 yılında düzenlenmiştir. O dönemde piyangodan elde edilen gelir Tayyare cemiyetine bağışlandığı için ismi Tayyare piyangosuydu

1

Tayyare piyangosu 1927 

11

Tayyare piyangosu afişi 

Osmanlı döneminde başlayan, Cumhuriyet döneminde devam eden yılbaşı kutlamaları 1935 yılından itibaren ”resmi tatil” ilan edilerek günümüze kadar gelmiştir. 18. yüzyılda başlayan Muharremiye geleneği, 19. yüzyıldaki miladi takvime göre yapılan kutlamalar, ve günümüzdeki yılbaşları…  Hala müslüman yılbaşı kutlar mı kutlamaz mı diye tartışıyor musunuz?””””)))

TIBBIYELİ HİKMET yazan kişi.. ben tartışmıyorum açıkcası.. sadece nedir neler yapılır. vs onu anlamaya çalışıyorum.. ve tarihide tanıklık etmesi için yanıma çağırıyorum hepsi bu..bir de piyango olayı var tabii.. bunu biz bir klasik olarak görüyoruz artık. pek çok insan gibi. kültleşmiş bir sey. bir rituel gibi. para çıksın çıkmasın. bunu kumar olarak değerlendirmiyorum çünkü zaten bir tane bilet alıyoruz parayı ona yatırmıyoruz ki? arada fark var.. ve zaten çıkarsa da                                                              hepsini kendimiz yiyecek kadar aç gözlü değiliz elbette kafamızda iyi planlar var..fakat boykot ediyoruz artık.. çünkü akp pek çok şey de olduğu gibi bunu da yandaşlarına çıkartır.. ondan güvenimiz kalmadı açıkcası..

 

 

GAĞAN NEDİR? KHALO GAĞAN KİMDİR?

“””(Khal Gağan : Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Dersim Gelenegi

Khal; ihtiyar,yaşli anlamina gelen Kirmancki / Zazaca bir kelimedir.
Gağan ise yine Kirmancki / Zazaca da Aralik ayina verilen isimdir.
Khal Gağan Dersim cografyasinda Alevi- Kirmanclar tarafindan kutlanan ( Sivas,
Tunceli,Erzincan,Bingöl,Muş ) günümüze kadar gelebilmiş eski bir gelenektir.
Gağan kelimesinin kökenine iliskin net bir bilgi olmasa da Kirmancki / Zazaca da yilin son ayina verilen bu ismin ghan (eski) üzerinde arastirma yapilmasi gerektigini düsünüyorum.Khal Gağan; eskinin uğurlanmasi ve yeni gelen yila merhaba anlami bu çagrisimi yapiyor.

Khal Gağan Aralik ayının üçüncü haftasında başlar ve Ocak ayının ilk haftasına kadar sürebilir.Sali gününden başlayip üç günlük oruç tutulur.Üc günlük orucun anlamlarindan biri de kişin çetin geçirilecek olan üc ayin haber verilmesidir.Pir,Mürşit ve Dedelerin olduğu yerler de Cemler bağlanir.
Çocuklar sabah erkenden kalkarlar, en güzel elbiselerini giyinerek Khal Khek ( Ihtiyar Adam) eşliginde hediye toplamaya giderler. Toplu bir şekilde , habersizce her evin kapısına giderek „Gağanê Sıma Bımbarek Bo“ (Gağanınız kutlu olsun) diye selamlar ve şarkılar eşliğinde Khal Khek oyununu oynarlar ve hediyelerini alırlar. Hediyeler daha çok badem çekirdeği, ceviz, kuru üzüm,kayisi kurusu,un ve benzeri şeyler olur.

Akşama kadar toplanan yiyecekler köyün bir evinde pişirilir, geri kalanlar da yoksul ailelere dağitilir.Genel de undan yapilan yemeklerdir. Zerfet adi verilen hamur,yağ ve sarmisakli ayrandan olusan yemek pişirilir ve yenir.
Evlerde ise Pesare (bir tür çörek) ve dane ( bugday) pişirilir.Dane bir kismi yenir ve çocuklara dağitilirbir kismi ise iplige geçirilerek hayvanlarin bulundugu ağilin direklerine asilir.

Uğranilan evlerde Khal Khek oyunu oynanir.Oyunun aktörleri yaşli adam kiliğina giren Khal,bayan elbiseleri giydirilmis gençlerden biri olan eşi Fadike ve onlari korumakla yükümlü yüzünü soba kurumu,isi ile siyaha boyamiş Araptir.Taninmayacak derece de kendilerini özenle giysi ve kostümlerle kamufule ederler.
Khal Khekin; koyun yada keçi kilindan yapilan ak ve uzun sakali,eski elbiselerden oluşan kostümü,omuzunda heybesi,elinde asasi ve tesbihi bulunur.
Khal Khekin eşi rolündeki Fadike; gözleri dişinda yine taninmayacak sekilde giydirilir.Etek ve eşarp giydirilerek taninmasini önlenir.
Arab / Arapta yüzünü sobalardan elde edilen kurum ile siyaha boyar ve elinde degnegi bulunur.„Arab“ olarak nitelenen korumaci kişinin görevi; uğradiklari evlerde gençleri kovalayip Fadikenin kaçirilmasini önlemek ve sonrasinda Fadikenin bulunmasina ve Khalo Khekin yanina getirilmesine yardimci olmaktir.Bulunduktan sonra hediyeler toplanir ve köy evlerinin ziyaretine devam edilir.

Evlerenerek gelin olarak ayrilan kizkardeş,hala,teyzeler ( Zeyi) ziyaret edilir ve onlara yaptiklari işlerden dolayi şükran duyulur.„Bara Zeyiu“ evden evlenerek ayrilan bayanlarin hakki anlamina gelir.Evlendiklerinde toprak gibi haklar istemeseler de bu gibi günler dealtin,hayvan vb. gibi degerli hediyeler kendilerine verilir.
Eski bir Dersim – Alevi gelenegi olan Khal Gağan bir paylasim törenidir ayni zamanda.
Yoksul olan aileler ve çocuklari mutlu etmek, dayanişma , paylaşim ve eski yili neşeli bir şekilde ugurlayip yeni yila güzel bir baslangic yapmak amaci taşir.

Gağanin Gağant,Nikolaus ve Noelle Ilişkilendirilmesi:

Cesitli kişi ve çevrelerce Hristiyanlarin Noeli,Nikolausu ve Ermenilerin yilbaşi kutlamasi olan Gağanti ile ilişkilendirilmeye çalişilsa da bu subjektif , gerçekle ilgisi olmayan bir yaklaşimdir.Elbette ayni cografyayi paylaşmis olan halklarin birbirinin kültürlerinden etkilenmesi,aliş-verişleri normaldir ve bu anlasilabilir.Fakat; bu tören ve kutlamalarin amaç ve şekillerine bakildiginda arasindaki farkliliklar kolayca kendini göstermektedir. Ayni dönemlere denk gelmesi ve benzerlikler ayni şeyler olduklari anlamini çikarmaz.
Öncelikle hristiyanlarin Noeline bakalim: Sacred Origins of Profound Things adli kitapta ; ” Mesih’in dogumundan sonraki iki yüzyil boyunca, onun tam olarak hangi günde dogdugunu kimse bilmiyordu, bu konuyla ilgilenen de yoktu” denilmektedir. Kutsal kitaplarinda dahi Isanin hangi gün doğduguna dair de bir tarih bulunmamaktadir.
25 Aralik Iran cografyasinda oluşan ve gelisen Mitraizm inancindaki tanri Mitranin doğum günü olarak kutlanan bir festivaldir.Isanin doğum günü olarak kabül edilen 25 Aralik tarihi MS. 353-354 yillarindan sonra dini bir tören olarak Roma’li Papa Liberius tarafindan batiya tasinmis ve Hristiyanlarca kabül edilmistir.Yine Hristiyanlarca kutlanan Noel bir bayram degil yas buna karsin Khal Gağan bir şenlik havasinda gecmektedir.

Hristiyanlikta Nikolaus olarak bilinen ve çocuklara hediyeler dağitan kişiliginde kökeninin Anadolu olduğu bugün hem Hristiyanlar hem de diger dinlere mensup insanlar tarafindan bilinmekte ve kabül edilmektedir.Khal Gağan ile arasindaki en önemli fark ise;Nikolaus her yil Miladi takvim ile Aralik ayinin 6.nci günü kutlanmaktadir.Miladi takvime göre 6 Aralik ise Dersimlilerin kullandigi takvime göre henüz Gağan (Aralik ) ayindan bir hafta öncesine denk düşmektedir.Yani hristiyanlar Nikolausu kutladiklarinda henüz eski takvimi kullanan Dersim cografyasinin hesabina göre Aralik ayi başlamamistir.Nikolausdan bir hafta sonra Aralik ayi başlayacaktir.

Ermenilerin Gağant olarak adlandirdiklari gün ise; Miladi takvim ile yilbaşina denk gelen tek bir günden ibarettir. Isim olarak benzerligi bulunsa da (Gağan , Gağant yada Gağand ) etimolojik olarak ayni orjinden geldigini ve ayni kavramdan bahsedildigini düşünmüyorum.Oruç,kutlama ve Khalo Khek gibi uygulamalar Ermeniler de bulunmamaktadir.

Sonuç olarak; Khal Gağan kutlamasi Dersim Alevilerinin eski dönemlerden beri kutladigi bir uygulama olup günümüze kadar gelmiş bir gelenektir.”””))

zaten bu ermeniler neye sahip çıkmıyor ki bunun da üstüne yatmasın ama hiç onlarla alakası olmayan bir sey. bir kere amacı ve konuları farklı. ele alınışı ve işlenişi.. ermeniler dersim alevilerden çok etkilenmişler. yazılı ve sözlü kültür olarak. gelenek-anane vs..aynen türklerden çalıntıladıkları gibi..ve komşu oldukları her halktan iran veya suriyelilerden. kafkasyadan etkilendikleri gibi. orjinsiz bir topluluk..
gağan1-1-768x427
diğer pek çok şeyde olduğu gibi Gağan da dini bir alt yapısı olan gelenek

“””(Gağan-l: 1)Elde edilen hasat’ın erzak kutlamasıdır. 2)Gıda yardımı ve sosyal dayanışma etkinliğidir. 3)Gelecek hasat
ve üretim dönemi için ön hazırlıktır.

Gağan-ll: Raa Heqé (Hakk yolu: Alevi felsefesi) takviminin 10’uncu ayı olup 30 gündür.

Gağan ayının 1’inci günü 22 Aralığa, 30’uncu günüde 20 Ocağa denk gelir. Ayrıca Gağan ayının birinde Kış mevsimine girilir.

Hakk yolu takvimi, Anadolu’da Halk takvimi adıyla bilinip en hassas takvimlerdendir.

Hakk yolu takviminde yeni yıl Ateş ayının birinde başlar. Ateş ayının biri, Miladi takviminde Mart ayının yirmi biridir.

Gağan kutlaması:

Alevi felsefesinde cana, tabiata, rızka, aydınlığa, paylaşmaya, dostluğa, barışa, hak ve hukuka saygı duyulup tüm
insani değerler koruma altına alınıp yaşatılır. Değerler adına cemler, sosyal dayanışma etkinlikleri yapılıp kutlanılır.

Gağan ayına kadar ekilip biçilen ekinlerin hasadı harmanlanmış, kış mevsimine erzak yapılmış olur.

Gağan bayram kutlamasının eksiksiz yapılması ve toplumunun esenliği için gerekli hazırlıklar yapılır.

Hasattan elde edilen erzak için, Gağan ayında bayram yapılıp coşkuyla kutlanılır. Sosyal yardımlaşma etkinliklerinde ve Birlik cemlerinde, hasat sezonunu verimsiz geçiren kimselere erzak yardımı yapılır. Yardım yapan kimseler, kendi gönül rızasıyla erzak yardımı yaparlar. Erzak toplama etkinliği düzenlenir; bir heyet öncülüğünde yardım edecek kimselerin gönül rızalığı alınarak, çalgılarla bayram havasında erzak yardımı kabul edilir. Hakk yolu cemlerinden
Birlik cemi, sosyal yardımlaşma, dayanışma cemidir.

Gağan ayı boyunca bayram kutlamaları, etkinliği devam eder. Gelecek ekin, hasat sezonu içinde etkinlikler yapılır. Cemlerde, Jiar ve Diyarlarda (Ziyaretlerde) gülbenkler okunup lokmalar dağıtılır. Hakktan rızık, sağlık, esenlik istenilir.

“Jiar ve Diyarlar Alevi felsefesi kıyıma uğramadan önce birer bilim merkezleriydi; ama günümüzde Ziyaret olarak kabul ediliyor. Bu durum Alevi felsefesinin ne kadar örselendiğinin kanıtıdır.”

Gağan bayramına yüksek derecede saygı duyulup Hakk yolu felsefesine mensup her kişi tarafından önemsenir.

Gağan bayramı için hanelerde özenli temizlik yapılır, çıralar yakılır, gülbenkler okunur, lokmalar dağıtılır. Hakk’ın her hane halkına rızkı, esenliği kendisine verdiği kabul edilir.

Hedik: Rızık sembolüdür
Gağan bayramı etkiliğinde rızık için buğday, çavdar, mısır ve benzeri tahıllar kaynatılarak hedik yapılır. Pişirilip hazırlanan hedik, üreme döneminde hayvanların üreyip çoğalması, gelecek hasat döneminin verimli geçmesi
için lokma olarak dağıtılır. Hayvanlarda birer can olduğu için, pişirilen hedik hayvanlara da pay edilip yedirilir.

İpe hedik dizilmesi: Ahırdaki hayvan nüfusundan bir kat fazlası hedik ipe dizilip ahıra asılır; gelecek üreme döne-
minde hayvanların sayısı iki kat artıp verimlilik, rızık iyi olsun diye.

Örnek: Bir kimsenin ahırında on hayvan var ise, o kimse yirmi hedik ipe dizip Hakka gönül devri daim eder ve sonra ipe dizdiği hediği ahırına asar.

Bacadan su haneye dökülmesi:

Su dört elementinden biri olup yaşamın parçası, rızık, esenlik, ferin simgesidir; ayrıca Jiar ve Diyarların suyu teberik(doğal derman) olarak kabul edilir. Alevi halkı, her çeşme yapısına çıra yakma yeri yapar.

Gağan bayramı kutlaması etkinliği içinde bacadan haneye su dökülür. Bacadan haneye dökülecek suyun, Jiar ve Diyarların suyu olmasına önem verilir; eğer bacadan haneye su dökecek yerleşim sakinlerinin yakınında Jiar ve Diyar yok ise, bir çeşmeden veya bir pınardan temiz su alınıp hane bacasından haneye dökülür. Bacadan haneye su
dökecek kimseler gülbenkler okuyup, gönüllerini Hakka devri daim ettikten sonra bacandan haneye suyu dökerler.

“Hakk’ın döngüsü bütünlüğünde kendi hane halkına rızık, esenlik, sağlık yaşam olsun diye yapılır”

Sosyal yardımlaşma:
Paylaşım, bölüşüm, birlik, dirlik için halkın içinden gönüllü heyet oluşturulur. Heyet kutlamalar eşliğinde gönül rızalığı ile verilen yardımları, ihtiyacı olan kimselere dağıtır.

Rızık ve Rençberlik sembollük nişanı:
Gağan bayramı için kuru yemek pişirilip yemeğin içine nişanlanmış iki çubuk parçası konulur; bu çubuk parçalarından birine rızık nişanı belirlenir, bir diğerinede rençberlik nişanı belirlenir.

Yemek pişirilip sofraya konulduktan sonra, hane halkı hep birlikte sofraya konulmuş tabaktan yemek yemeye başlar. Nişanı belirlenmiş iki ağaç parçasından her biri, bir kimsenin kaşığına denk gelir; eğer bir kimsenin kaşığına dek gelen
rızık veya rençberlik nişanı ise hasat döneminde o kimsenin rızkı veya rençberliği iyi olacağı sembol olarak kabul görür.

Gağan bayramı yemeği yenildikten sonra, rızık nişanı için belirlenen çubuk parçası gıda çuvalının içine konulur. Rençberlik nişanı için belirlenen çubuk parçası da ahıra konulur.

Gağan bayramı için verilen lokma:
Gağan bayramı süresi içinde, Gağın’ın anlamını ve toplumsal değerleri yaşamak ve yaşatmak için perşembe günleri cem yapılır, Jiar ve Diyarlar ziyaret edilir. “Cemlere, Jiar ve Diyarlara lokma götürülür, çıralar yakılır, gönül rızalığı alınıp verilir.”””””))

 

yeni yıl yeni başlangıçlar. eskiyi kabul. yılın değerlendirilmesi. kayıplar. sevinçler.. gibi olayların en güzel değerlendirildiği bir dönem.. yeni yılda tıpkı noelin ruhu ve paylaşımı misali aile yemekleri diğer pek çok şeyden daha manalı ve tutarlı.. klasik bir şekilde sakince ve huzurla yılı karşılamayı seviyorum..herkesin farklı tercihleri var. pek çok orta doğu ülkesinde yılbaşı ve noel sorun değil..burada asıl amaç insanların bunu manyak bir havada ve kafada ağırlamaması.. çünkü sonuçta bu bir doğa kutlaması.. materyalizm değil. ruhsallık istiyor…umarım herkese iyi bir yıl olur. güzellikler ve esenlikler hepimizi kucaklar. tüm canlılar, evren. doğa.. bütün insanlık ve ülkemiz. halkımız için…sevgiyle..

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın